Yazılmışlardan yazılan

Bu gece kitap okurken kendimce bir oyun yarattım: Yazılmışlardan Yazmak. Eğlenceli ancak sert… Çünkü bitince bakıyorsun ki kendinle yüzleşiyor, bilinçaltına ittiklerini gün yüzüne çıkartıyorsun. Benim için bir terapi oldu, buyurunuz…

Anka Kuşu

Son günlerde her sabaha Mevlana’nın “Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. ‘Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir’ diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” sözünü kendime söyleyerek başlıyorum.
“Kendini yakmak istemelisin kendi ateşinde: Nasıl yeniden doğmak isteyebilirsin ki önce kül olmadan?” Ne güzel bir tanımdır, ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ kitabında altını çizdiklerimdendir. Sevdiklerimi, beni sevdiğini sandıklarımı teker teker kaybediyorum. Kimi bir anda ölüp gidiyor; kimi umursamazlık abidesi olarak yoluna devam ediyor; kimi ben böyleyim işime gelmedi diyor; kimi bir gün önce canım derken bir sonraki gün üçüncü şahıs olarak yaftalayıp darmadağın edip gidiyor. Kimi ise kalbi (fiziksel bir nedeni olmadan) sürekli kesintisiz bir ağrı ve acıya sokuyor. Bu hâl içindeyken hayat devam ediyor diyorum. Derler ya -mış gibi yap, yalan bile olsa bir süre sonra inanırsın diye. Olmadı, ben ise bu gerçeğin içinde hâlâ kendimi yalan ile kandırmaya devam ediyorum. Diyorum ki, – Şimdi bu an içinde şöyle bir tanım doğru olurdu, “Kadın dönüyordu, girdaplar oluşturuyordu ruhu. Kadın kayboluyordu, kül oluyordu. Bir Anka Kuşu konmuştu savrulan küllerine. Kadın onunla birlikte yeniden var oluyordu. Yeni çıplaklığında bir kadın, omzunda bir Anka Kuşu.” İşte böyle yalan söylüyorum kendime göz göre göre. Külün mucizesidir Anka Kuşu, diyorum. Bir umut işte. Gerçek ise güneş gibi parlıyor, ruhum “yıllar süren duygusal uyuşukluktan sonra bir anda beni kül eden bir ateşe yakalanmıştım… Ben, sen olmuştum ve seni terk etmek, kusursuz bir intihar olurdu” diye mırıldanıp duruyor. Mecburi istikamete yönlendirildim. Olası her yoldan çabalayan, sesimi duyurmaya çabalayan bir kelebek gibiydim. Lambanın ışığında kendinden geçmiş sevgilinin aşkıyla dönüp dolaşan ve en sonunda ışıkta yanıp kül olan bir kelebek. Kül olup, bittiğim yerde dururum derken, hayat denen bu döngü orada da koymadı beni, aldı paldır küldür kendi yoluma bırakıverdi beni…

 

Kirletmeyin benim “an”larımı

An dedik ya; sonra düştüm “an” nedirin peşine, sahi nedir bu an dedikleri? Buyurunuz o halde “Dem bu demdir”e…

An noktası, hem zamanın hem de dairenin merkezidir. Her şey o merkezde birleşir. O halde an ve zaman bir pergelin iki bacağı gibidir. Bir ayağı merkezde, yani anda durur, diğer ayağı ise hareketlidir ve zamanı gösterir. Sema yapanların bir ayaklarını sabit tutup diğer bacaklarıyla bu sabit duran ayaklarının etrafında dönmeleri an-zaman ilişkisini sembolize eder. An gönül alemidir, akıl alemidir. Zamansa, bu dünya alemindeki yaşamımızdır. Biz insan olarak zaman açısından kulluğa, an açısındansa uluhiyete bağlanmış durumdayız. Zamanda geçmiş ve gelecek adeta birbirinden ayrılıp ayrı anlamlar kazanmıştır. Andaysa bunların hepsi bir noktada toplanmıştır. Böyle olduğu için de zamanda yaşayan biz, anda olanları bilemeyiz. Burada çok incelikler vardır. Ana geliş insan noktasıdır. Bu gelişte insan, kainattaki her şeyi kendinde toplamış ve kendisi an, kainat zaman olmuştur. Tasavvuf öğretisinde “Kainat insan etrafında döner” denmesinin nedeni budur. Teknik olarak iki harf bir kelime olan “an” havsalamızın ötesine varan bir derinlikte… Demem o ki, “Bir parça ekmeğim var, biraz aklım, az buçuk da zevkim”, kirletmeyin benim “an”larımı…

Gönül gözü ile görmek

Anların kıymetini bilmek gönül gözünde geçer, kendine ve etrafına öyle bakmayı öğrenmek gerekir. Bakmak bir eylemdir. Göz organının işlevi olarak ifade edilir. Ancak görmek başka bir derinlik gerektirir. Görebilmek için deneyimler, duygular, düşünceler gibi birçok unsur devreye girer. Görebilmek için iyi bir analiz gerekir. Bunu planlayarak, hesaplar yaparak, strateji geliştirerek yapamazsınız. Sesler, sözler, söylenenler, söylenceler yanıltır insanı. Derler ya gözünle görmediysen inanma… Dikkat edin bakmak üzerine değildir erdemli sözler, hep görebilmeye vurgu yapılır. Bence ihtiyaç olacak en değerli şey görebilmek için “kalp gözü”dür. Sadece bakıyorsanız inanın görmüyorsunuz! Beni görebilenlere ve görebildiğim her şeye şükür olsun.

Maskeler 

Gönül gözünüzü maskelerle hapsetmeyin. Maskenin tarihi, neredeyse insanlık tarihi kadar eski; sanattan sağlığa kadar birçok amaç için kullanılmış. Korunmak için, ritüeller için, saklanmak için… Ama bence sanat eseri olarak çok güzeller, hikâyeleri güzel, mistik dünya olan halleri çok güzel, efsaneleri çok güzel. Öyle de kalsınlar. Yaşam dediğimiz bu dünyada, dünyevi kalıplara uygun maskeler takıyoruz, hepimiz yapıyoruz bunu. Öyle yorucu ki!.. Öğrenilmiş çaresizliklerin maskeleri, korkuların maskeleri, acıların maskeleri, egoların maskeleri… Fark etmeden kocaman bir maske gardırobumuz oluyor. Maskelerin modasını yaratıyoruz. Hangi role hangi maske olmalı derdine düşüyoruz. Ve her bir seferinde en büyük hazinemiz, ruhumuzu unutuyor, görmezden geliyoruz. O ise her seferinde biraz daha küsüyor, kaçıyor, saklanıyor, yaralanıyor. Kendi kendimize en büyük işkenceyi işte böyle yapıyoruz. Ruhlarımız onların ardına saklanmayı hiç hak etmiyor. Ne zaman ki onlardan özgürleşip ruha teslim olduğumuzda pırıl pırıl parladığımız eşi benzeri olmayan asıl yüzümüz ortaya çıkıyor. Yakın maske gardırobunuzu, basit, sade, yalın, biricik ve en özel olan asıl yüzünüz çıksın ortaya…

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER