Ve Yine Yaşayacağız…

Birçok emeği barındıran bu derginin birinci yaşı için, benim hayalimin birinci yılı için çok ama çok farklı cümlelerim olduğunu düşünüyorum yağmurlu havada bindiğim taksinin içinde. Radyoda bir baba önce evladına, sonra bir gün önce ailece bir arada olduğu akrabalarına ağlıyor, hangi enkazın başına yetişeceğini şaşırmış, çaresiz; bağırmaktan çatlamış sesi, yaşadığının farkında olmadığı ruhu ile… Bu ses koskocaman bölgeden, onlarca şehirden, yüzlerce kasabadan ve köyden, yüzbinlerce insandan sadece bir tanesi. Camı açıyorum, yüzüme yağmur çarparken sigaramdan derin nefes çekiyorum. 24 saat önce beynine iki pıhtı atmış babamın hayati tehlikeyi atlatmasına şükredip kendimden bile gizli gizli seviniyorum… Çünkü kendimden utanıyorum bu sevinç için bile. Çünkü 06 Şubat 2023 hepimizin yüreğine kazındı. Çünkü böyle büyük bir olaya şahit olmakla hiçbirimiz o saniye öncesi ile aynı olmayacağız.

Ben böyle bir tarihe tanıklık etmek istemiyorum!

Hem dünyada hem ülkemde hem ailemde hem de özel hayatımda daha ne yaşayabilirim diye soruyorum kendime, isyana girecek diye de tövbe ederek. Canından can gitmeden, canının canı tehlikeye girmeden elimizdeki en basit saydığımız, aslında artık içinde bulunduğumuz koşullarda lükse girecek şeyleri nasıl görmezden gelebildiğimize şaşırıyorum. Varlığımızın kaynağı, Rabbimizin emaneti nefes almaktan bile utanırmış insan, bunu da öğrendim. Eskiler içlerindeki acı dinsin diye, kalpleri kavrulurken kül yerlermiş. Yetmez ki! Kalbine, beynine, yüreğine, ruhuna kazınmış o acıyı külün acı tadı bastırmaya yeter mi? Dünyanın, yaşamın ciddi dönüşümlerini öğrenmek, deneyimlemek ve onlarla yaşamaya devam etmenin gerekliliklerini yaşıyorum, yaşıyoruz kuşak olarak. Bunların hepsi mikrodan makroya birleşerek bir gün ‘tarih’ olarak adlandırılacak. Ancak ben böyle bir tarihe tanıklık etmek istemiyorum. Her acı ile kanayıp, kabuk bağlayıp; o kabuk dökülünce dönüşmüş olmak istemiyorum. Biliyorum isyan değil şükretmek lazım. Da “Hırsızın hiç mi suçu yok be usta?”

Unutmak Yok Aslında

Hayatta yaşadığımız hiçbir şeyi unutmuyoruz aslında, sadece hatırlamamız değişiyor, alışıyoruz onca şey ile yaşamaya. Albert Camus bunu anlatır: Aslında hiçbir şeyi unutmuyoruz, sadece hızlanıyoruz. Unutmak istediğimiz ya da unutmak zorunda olduğumuz/bırakıldığımız nesne, kişi ve duyguları aslında asla unutamıyor, onlardan sadece uzaklaşarak hızlanıyoruz. Kendimizi işimize gücümüze veriyor, hayatımızı idame ettirmek için gereken şeylerle meşgul oluyor ve hızlanıyoruz. Ve ansızın bir frenle yavaşlıyoruz. Her saniye hatırladığımız az önceki an (yani ‘şimdi’) yok oluyor ve kendimizi boşluğa bakarken buluyoruz. Kendisinden uzaklaşmaya çalıştığımız o hatıra yetişiyor bize yeniden. ‘Nostalji’ dediğimiz şey de bu değil midir zaten? Kaldı ki sözcüğün Yunancadaki etimolojisi bile mahiyetini ifşa ediyor. Nostos, ‘geri dönmek’ ve algos da ‘acı çekmek’ demek. O yüzden hatırlamaktan kaçıyoruz. O yüzden de sürekli yenilere boğar olduk kendimizi; yeni olan her şeyle aldanıyoruz belki de… Belki de bu yüzden bu kadar ‘tüketen’ varlık oldu ‘insan’ dediğimiz nadide varlık. Tüketiyoruz hem de hızla; kendimizi, ruhumuzu, bedenimizi, sağlığımızı; sevgiyi, saygıyı, düşünmeyi, konuşmayı, üretmeyi, keşfetmeyi, yaşamayı… 

Bugünlerde Karmakarışığım, Küskünüm

Bugünlerde evet karmakarışığım, durup uzaktan kendime bakıyorum. Benim gözlerim böyle donuk, kahkahalarım böylesine sessiz, cümlelerim böyle keskin değildi. Özümde bunlar var ancak biliyorum ki küstüler. Ben hayatta kalmak değil yaşamak, elimdekilerin farkında olup, şükrederek yaşamak istiyorum. Yaptıklarımı, yapacaklarımı bir robot gibi hissiz, duygusuz yapmak, böyle yaşamak istemiyorum. Her şeye rağmen biliyorum ki geçecek, derler ya “Bu da geçer Ya Hu”…

İnsana Ölümün Verilişi

Yine kendimi ayağa kaldıracağım, üstümü başımı temizleyip yine yollara düşeceğim; içimden kendime insana ölümün verilişini anlatarak. “Allah ölümü önce dağlara vermiş. Dağlar bu acıyı taşıyamamış, yıkılmış. Ardından nehirlere vermiş, nehirler ağlamaktan kurumuş. Almış rüzgârlara vermiş, rüzgârlar da hiç durmadan esip tüketmiş kendini. Sonunda hepsi bir olup; ‘Allah’ım al bu acıyı bizden, biz buna dayanamıyoruz’ demişler. Ve daha sonra ölüm Allah tarafından insana verilmiş. İnsan ilk anda ölümün verdiği acı ile ağlamaktan helak olmuş. Ama aynı anda yakınında olan başka bir şeye de gülümseyivermiş. Aradan biraz zaman geçince acısı sürse de hayatına devam etmiş. İşte o zaman anlaşılmış ki, ölümü insandan başka hiçbir varlık kaldıramaz.

Ölümle birlikte her şey biter ve bedenimiz toprağın altında çürürken yok olur gideriz. Hayat bu kadardır işte ve hayatın hiçbir anlamı falan yoktur. Yaşanan, yapılan, hissedilen her şey boşunadır. Ölüm her şeyi alıp götürür. Ama yine de tüm bunları düşünüyor olmamıza rağmen, yaşarken hep bir telaşımız vardır. Ölmeden yapacak bir sürü şey sıralarız ve her durumda yapacaklarımız bitmemiş gibi gelir. Malum son için daha çok erken diye düşünür, ölüm korkusu ile yaşayıp dururuz. Aslında biz bir bedene sahip, sonsuz ve sınırsız, ölümsüz olan ruhuz. Her birimizin hayatta olmasının bir sebebi var, bir sorumluluğumuz, bir amacımız var. Sahip olduğumuz her şey bizim o amaca ulaşmamız için bize verilmiş araçlar. Hiçbir şeyin sahibi değiliz, sadece zamanı geldiğinde bir başkasına bırakmak üzere onlara bekçilik ediyoruz. Bu yüzden de ruh ölmekten korkmaz, çünkü ölümsüzdür. Onun için olan sadece, bedeni terk etmek ve sonsuz bir varlık olarak sonsuz yaşamına devam etmektir. 

Hz. Mevlana’nın dediği gibi: “Hayat bir uykudur, ölünce uyanır insan. Sen erken davran, ölmeden önce uyan.” 

 

 

 

 

 

 

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER