Teknolojide kadın oranı yüzde 50 olmalı, NOKTA

Tijen Hanım, sohbetimize hoş geldiniz. Sizin gibi başarılı kadınları özellikle de ‘cam tavan’ı kıran ve kadınlara yol açan birini Dişi Business dergisinde ağırlamak memnuniyet verici. İlham vermesi açısından, yolda başınıza neler geldi, üstesinden nasıl geldiniz, ‘haddinizi’ bilmediğiniz anlar hangileri oldu bunları merak ediyoruz. Nasıl bir ailede büyüdünüz, nasıl bir çocukluk yaşadınız, buradan başlayalım isterseniz? Sütü hiç sevmediğinizi de buraya not edelim, nedenini de sizden dinleyelim?

Şimdiki çocuklarla kıyasladığımda ne kadar mutlu bir çocukluk geçirdiğimi çok net görüyorum. Ben şeker fabrikalarında büyüdüm. Ortaokul son sınıfa kadar hep fabrikaların lojmanlarında oturduk. Ormanlık bir alanda kapalı, güvenli bir ortamda bir dolu arkadaşımla anne babalarımızın sevgisi hiç eksik olmadan, bol bol bahçelerde oyun oynayarak çok keyifli bir çocukluk geçirdim. Bugünkü gibi sınav, rekabet, ezber stresi hiç yaşamadan okudum.

Evet, süt sevmediğimi tespit etmişsiniz, gerçekten sütü sevmezdim. Çünkü birçok sebze, meyve gibi süt ve peynir, tereyağı gibi süt ürünleri de bizim fabrikalarda var olan çiftliklerde üretilirdi. Bize sürekli taze yumurta ve damacanalarla süt gelir, o süt evde kaynatılır ve öyle kötü kokardı ki ben o sütün kokusundan çok rahatsız olurdum. Şimdi de kahve haricinde hakikaten hiç süt içmiyorum, çocuklarımı da ‘Süt için’ diye hiç zorlamadım ama onlar sütü çok severler.

İlk ve orta öğretimi bitirene kadar 7 okul değiştirmişsiniz. Bunun sizin üzerinizdeki etkisi ne oldu? Hangi yönlerinizi güçlendirdi?

Evet, üniversiteyi de sayarsak, eğitim hayatımda tam 7 okul değiştirdim. Belki de çocukluktaki tek problemim sürekli yer değiştirmekti. Ben iki tane ilkokulda iki tane ortaokulda ve iki tane lisede okudum. Sırasıyla Ankara, Erzurum, Kayseri, Adapazarı, Kastamonu ve tekrar Ankara illerinde şeker fabrikalarında oturduk. Değişim zamanları zor gelirdi, ağlardım ama yeni şehre gittiğimde yeni ortamı tanıyıp, onun da güzelliklerini görüp çok hızlı adapte olurdum. Galiba bu benim değişime kucak açma, hatta değişimi sevme, heyecanla değişimi kucaklama becerimi geliştirdi.

Pazarlama kadar aslında sanat yeteneğiniz de var: Resim. Bir ödül almışlığınız bile var. Bunu anlatır mısınız? Ve bu yönde ilerlemediğiniz için pişman mısınız?

Çok eskilere götürdünüz şimdi beni. Orta sondayken o zamanlar büyük sorun olan hava kirliliği temalı, pastel boya bir resim yapmıştım. O zamanlar Türkiye’nin en yüksek binası Gima’yı ve Kızılay’ı gece kirli havası ile resmetmiştim. Ben de öyle bir yarışma heyecanı yok, heyecan öğretmende. Ha bire bana “Git biraz daha araba koy, insan koy, ışık koy” deyip 4-5 kere resmi eve gönderip birazcık daha üzerinde çalışmamı istemişti. Sonra “Tamam, ben şimdi bunu yarışmaya gönderiyorum” demişti. Ankara Kız Lisesi’ne başladım. Derken bir gün dediler ki müdür seni çağırıyor, ben korku içinde müdüre gittim. Asık suratla bana, “Kızım, sen bir yarışmaya girmişsin” dedi. Aklıma gelen yarışma güzellik yarışması, panik oldum, “Hocam hayır, ben öyle bir yarışmaya falan girmedim” diye savunmaya geçtim. O da ısrarla “Girmişsin girmişsin” diyor. Sonunda anlaşıldı ki ortaokuldaki resim yarışmasında benim resim UNİCEF’in dünya çocuklar arası resim yarışmasına gönderilmiş ve ben birinci olmuş altın madalya almışım.  Madalyamı dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in elinden almıştım. Sonrasında onun üzerine biraz gittim ama hobiden öteye geçemedi. Ama bugün hiç pişman değilim, mühendis olduğuma çok memnunum. 

Kadınlara karşı oluşturulan duvarlarla, önyargılarla ilk ne zaman tanıştınız? Kadınlar için oluşturulan duvar ya da önyargılar, çocukluktan itibaren ufak ufak döşenen bir şey mi?

Cam tavan veya önyargılar, evet, aslında maalesef çocukluktan başlıyor. Alınan oyuncaklar, teşvik edilen oyunlar… Hatta dışarı çıkma izinleri… Benim erkek kardeşim var, o akşam istediği saatte gelebilirdi ama benim belli bir saatim vardı. Ayırım buralardan başlıyor tabii ki. Ama ben şanslıydım, ailem kariyer konusunda kız-erkek hiç ayırmadı bizi. 

Ben ilk cam tavanla, enteresandır, yurtdışında karşılaştım. 1994 yılında NCR’da çalışırken bir yurtdışı görevine atandım. Doğu ve Orta Avrupa bölgesinde finans sektöründe satış pazarlama müdürü olarak görevlendirildim. 30 yaşındayım, iki oğlum vardı,  küçüğü bir, diğeri altı yaşında. Atandığım bölge doğu blokundan yeni kopmuş, her sene mantar gibi ülke sayısı artıyor. Böyle bir ortamda şirketim beni bu göreve layık gördü, bana güvendi. Bu müthiş bir şeydi, ben de yapamam demedim, cesaretle kabul ettim. Ancak Almanya’da yapılan daha ilk tanıştırma toplantısında 50 yaşlarında 15 erkeğin olduğu ve tek kadın olarak benim onların satış müdürü olacağımın anons edildiği ortamda. Birisi kalktı  “Nasıl yani, bir Türk ve bir kadın bizim bölgemizde asla başarılı olamaz. Ona da yazık bize de yazık”  deyiverdi. Yani cam tavanın en sertine çaktım bir anda. Cam tavanı yıkmak çok kolay olmadı ama 4-5 ay içerisinde Polonya’da bir başarı hikâyesi yakaladım, ondan sonra gerisi çorap söküğü gibi geldi. Kadın ve Türk olduğum unutuldu, dört sene çok keyifle bölgede NCR’ın finans sektöründe büyümesine hatta tüketici bankacılığının gelişimine ciddi katkıda bulundum. Bu dört sene benim liderlik tarzımın olgunlaşmasını ve değişmesini sağladı. Bugün ‘Servant lider’ deniyor ya, biraz öyle bir liderlik tarzım oldu ve daha sonraki yıllarda da hep bu devam etti. Bugün özellikle pandemi sonrası çok duymaya başladığımız pozitif liderlik diye anlatılan liderlik tarzı benim o günlerde edindiğim bir beceri oldu.

Başarınızda, Boğaziçi Üniversitesi’nin size kattığı çok yönlü gelişimin etkisi olduğunu söylemiştiniz. Çok yönlü gelişimi, gençlere örnek olması açısından açar mısınız? Folklor Kulübü sadece folklor kulübü değildi sanıyorum. 

En zor bölümde, elektrik mühendisliğinde okudum. Ama bir taraftan da çok farklı kulüplerde çalışma ve kendi yeteneklerimi, hobilerimi keşfetme fırsatı buldum. Siz de soruyorsunuz ya, folklor kulübü benim için önemliydi. Çünkü dans etmeyi çok seviyordum, hâlâ da çok seviyorum. Folklor kulübünde yaptıklarım gerçekten hayatın küçük bir modeliydi. Kulübü sanki bir devlet veya şirket yönetir gibi yönetirdik. Bakanlıklarımız, departmanlarımız vardı. Halkoyunları kurulu, kıyafet kurulu, finans kurulu gibi ve bu kurullar bütün bir sene boyunca çalışırlardı. Çok güzel seyahatler yaptım foklar kulübüyle. Avrupa’da 2 kez 1 ay süren yolculuklarla festivallere gittik. 30-35 kişi otobüslerle çıkardık yola ve Fransa’ya, İspanya’ya festivallere giderdik. Ama 10 günde gider 10 günde gelirdik ve yol boyunca ve festivaller sırasında yapacaklarımızı öyle bir planlardık ki herkesin bir rolü olurdu. Yani otobüsteki 30 kişinin hepsi bir görev üstlenirdi. Gençlerimize tavsiyem, “Çok yoğun çalışıyorum, vaktim yok” demeden, hayatlarına keyif aldıkları şeylere vakit ayırmaya daha eğitim yıllarında başlamaları.

Pazarlama ve özellikle perakende sektöründe kadınlar daha etkinken teknolojide bu oran çok çok düşük. Ancak siz 1998-2003 yıllarında Apple-Bilkom’da Genel Müdürlük yaptınız. Bir kadın olarak hangi zorluklarla karşılaştınız?

Benim Bilkom’da genel müdür olduğum yıllar gerçekten kadınların teknolojide daha az yer aldığı yıllardı. İşin enteresan tarafı, benim Boğaziçi Elektrik Mühendisliği sınıfımda neredeyse sınıfın yüzde 50’si kadındı ama gelin görün çalışma hayatına atılma sayımıza baktığımızda maalesef aktif çalışmayan arkadaşlarımız oldu. Bugün de teknoloji ve sayısal konularda çalışan kadın sayısı çok az, özellikle de yeni dijital dünyada kadınların çok daha hızla yerlerini almaları gerekiyor. Bugün teknoloji alanında çalışanların sadece yüzde 10’u kadın, teknoloji konusunda girişimcilerin de sadece yüzde 5’i. Bu sayı mutlaka yüzde 50 olması gerekiyor NOKTA. 

Bilkom yıllarına gelecek olursak, o yıllar Apple’ın çok zorlandığı yıllardı. Benim de belki iş hayatındaki en zorlu yıllarımdı. Hani derler ya, doğru zamanda doğru yerde olmak, benimki pek öyle olmadı. Steve Jobs, Apple’a daha yeni dönmüştü, henüz iMac’ler bile yoktu ve Apple sadece mimarların, kreatif ajansların bilgisayarıydı. Bayilerimiz çok zorlanıyorlardı. Bilkom o dönem Komili’nin bir şirketiydi ve Apple’ın zorluklarının yanı sıra finansal sorunlarımız da zirvedeydi. Komili iflasın eşiğinde Bilkom’un kısıtlı kaynaklarını da kullanmak zorunda kalıyordu. İlk 3 senem ekibi motive edecek projeler bulmak ve finansal olarak ayakta kalmaya çalışarak geçti. O dönem bir liderin ekibine ‘umut vermesinin’ motive edecek projeler yaratmanın ve ekip ruhunu yaratmanın ne kadar önemli olduğunu bizzat yaşadım. 2000 yılında Koç Grubu Bilkom’u satın aldı. Bugün unutulmuş olabilir ama o zaman Koç Grubu’nun Bilkom’u satın almasının nedeni bizim Türkiye’deki  ilk uzaktan eğitim sitesi olan ‘Elma’ sitesini yaratmış olmamızdı. Koç döneminde de finansal zorluklar maalesef 2001 kriziyle birlikte devam etti ama benim bir başka sorunum daha oldu. Gerçek cam tavanla karşılaştım. Koç Grubu’nun 110 şirketinin sadece 3’ünün genel müdürü kadındı ve kadın yönetici olmanın zorluğunu çok hissettim. Benim yönetim biçimim için ‘çok duygusal’ denmişti. Nedense o dönem çok üzülmüştüm bu tip yorumlara. Halbuki bugün aranan liderlik şekli tam da bu.

Şimdiye kadar yapmış olduğunuz ve size çok büyük mutluluk veren sosyal sorumluluk projesi hangisiydi? 

Şimdiye kadar içinde bulunmaktan en çok keyif aldığım, liderlik yapmaktan gurur duyduğum sosyal sorumluluk projesi 2005 yılında Milliyet’te operasyondan sorumlu icra kurulu üyesi olarak başlattığım Baba Beni Okula Gönder kampanyasıdır. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ve onun çok değerli başkanı Türkan Saylan’la birlikte yürüttüğümüz proje kapsamında beş yıl gibi bir sürede, özellikle de doğu illerinde 40’a yakın kız yurdu yaptık. 15 bine yakın kız çocuğuna burs sağladık. Birçok köye okul yaptık. Ama Ergenekon soruşturması kapsamında ÇYDD’ye soruşturmalar açıldı, hesaplarına el konuldu. Bizim güzelim kız yurtlarının hemen hepsi imam hatip liselerinin yurtları haline getirildi ve çoğunda da erkek öğrenciler var şu anda. Gerçekten yüreğim sızlıyor.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Yönetim Kurulu Üyesi olarak, genç kızlar için şu an hangi projeleri yürütüyorsunuz? 

Son dört senedir ÇYDD’nin merkez yönetim kurulu üyesiyim. ÇYDD her sene 20 bin civarı dezavantajlı öğrenciye burs veriyor ve onların eğitimlerine devam etmeleri için 120 şubesiyle birlikte çok çaba harcıyor. Yönetime katıldığımdan itibaren, özellikle 21’inci yüzyıl yetkinlikleri ve STEM konularında bursiyerlerimize destek olmamız gerektiğini savunuyordum, pandemi bana yardım etti. Türkiye’nin her yerinden 600 ortaokul öğrencimize  Bilimin Çakıl Taşları, 950 lise öğrencimize Genç Deniz Yıldızı adı altında teknolojiyi, bilimi merkeze alarak analitik düşünme, takım olma, öğrenmeyi öğrenme gibi birçok disiplini çocuklarımıza anlatmaya çalışıyoruz.

Beni çok heyecanlandıran diğer proje de Mentorluk projemiz. Her sene eşleşme sayımız artıyor. Bu sene 11’inci senemiz ve 1.200 eşleşme hedefliyoruz. Herhalde Türkiye’de en büyük Mentorluk projesi olacak. Bu sene ayrıca ilk kez mentorluk ve eğitim projelerimiz için etki analizini yapmayı da programımıza aldık. Gençlerimizin hayatlarına ne kadar dokunuyoruz, davranışlarında nasıl değişiklik oluyor, bunu ölçmek üzere bir sistem kuruyoruz.

Araştırmalara göre kadınların liderlik becerileri erkeklerden daha fazla. Kadınların kendilerine güven noktasında endişeleri oluyor mu? Kendinize güvenemediğiniz için reddettiğiniz çok önemli bir iş oldu mu? Kadınlar güven sorununu aşmak için ne yapmalılar?

Evet, HBR’ın 2019 araştırması bu konuda çok ilginç sonuçlar sergiliyor. Bir lider için önemli olan, değişime adaptasyon, iletişim becerileri gibi 19 yetkinlikte kadınlar daha iyi çıkmış.  Ama kadınlar 25 yaşlarında bunun farkında değil, kendilerini daha altta hissediyor. Aynı yaşlarda erkeklerde ise özgüven tavanda. Bir erkek bir işe başvururken istenen özelliklerin yüzde 70’ine sahipse hemen başvuruyor, kadın ise ancak yüzde 100’üne sahipse başvuruyor. Düşünün, 25’ler kariyer basamaklarının henüz başı ve kadında özgüven sorunu var. Ancak 40 yaşlarında kadınların ve erkeklerin yetkinlikleri konusunda farkındalıkları aynı oluyor ama 40’lı yaşlar artık kariyerde bir yerlere gelmek için geç olabiliyor.  İş mülakatında kadınlara ne zaman çocuk yapacağı dahi soruluyor, bunları duyuyoruz. İşin garibi hem kadınların hem erkeklerin yüzde 70’i erkek yönetici ile çalışmak istiyor.

Benim kendime güvenmediğim için reddettiğim bir iş olmadı ama kendime yeteri kadar güvenmediğim ve savaş vermediğim için kaybettiğim işler oldu. Bugün bu yaşımda geriye baktığımda o zaman kaybettiğim o pozisyonlarda olan kişilerle kendimi değerlendirdiğimde çok daha iyi yapabileceğimi görüyorum ama HBR araştırmasında ortaya çıkan gerçek benim de sorunum olmuş. O zamanlar kendime bugünkü kadar güvenmiyordum.

Ergenekon operasyonlarında siz de gözaltına alınıp 3 gün tutuklu kaldınız. Bırakıldıktan sonra, birçok kişinin başına gelenler gibi, iş bulamadınız. Bundan sonra mı girişimci olmaya karar verdiniz?

2009’da ÇYDD şube yöneticileriyle birlikte ben de gözaltına alındım. Nedeni o gurur duyduğum Baba Beni Okula Gönder Kampanyası. İnsan bilse ki 3 gün sonra serbest bırakılacak, farklı bir deneyim der ortamı gözler, ama girip ne zaman çıkacağını bilmeyince gerçekten o 3 gün hayatımın en zor 3 günüydü. 3 günde 3kilo verdim. Ama sonrasında çok büyük bir sevgi seliyle karşılaştım. Doğan Grubu başta Aydın Bey ve kızları bana kol kanat gerdi. AİHM’ye gittik ve olaydan tam 6 sene sonra davayı kazandık. Ama ilerleyen süreçte Doğan Grubu’nun başına gelenler ve sektörde dijitalleşme sonucu gereken değişimlerle Doğan Grubu ile yollarım ayrılınca profesyonel hayata devam etmek istedim. İki önemli çok üst düzey görüşmede devletle işleri olduğu ve benim o noktada problemim olacağını duyunca artık iş aramamaya karar verdim. Ve yine her şerde bir hayır vardır, bu vesileyle kendi şirketimi kurdum.

Power Of Happiness Platformu kurdunuz. Çalışan mutluluğu için çalıştığınızı belirtiyorsunuz. Mutluluğun tarifini yapabilir misiniz? Ve çalışanların mutluluğu için neler yapıyorsunuz?

Power of Happiness Platformu kurumların verimlilik ve olumluluk eksenlerinde daha iyiye ulaşmaları için hizmet veriyor. Çeşitli atölyeler, etkinlikler ve danışmanlık hizmetleri ile 2014’ten beri hizmet veriyoruz. Bu kısa söyleşide mutluluk için neler yapılacağını anlatmamız zor ama şöyle bir tarif yapabilirim. Beklentilerimiz ile gerçekleşenler arasında fark ne kadar az ise ve bu hayatımızda ne kadar çok tekrarlanıyorsa o kadar çok kendimizi iyi hissediyoruz. Öyle sürekli ve daimi mutlu olma diye bir şey yok. İyi olma hali var. Önemli olan yaşantımızın günümüzün daha çoğu zamanında iyi hissediyor olmak.

Mücadeleyle geçen yolculuğunuzda hiç ‘haddinizi’ bilmemişsiniz. Kadınlara haddini bildirmeye çalışan, sınır koyanlara mesajınızla sohbetimizi bitirelim. Ve tabii ki kadın kahraman ya da kahramanlarınız kim, onu da paylaşırsanız seviniriz…

Hayat mücadeleleri, zorlukları, değişimleri ile güzeldir. Önemli olan hedefe giden bir yol olduğunun farkında olmak ve o yolu mümkün olduğunca farkındalıkla yaşamak ve o yolda gerçekleşen olumlu noktaları görebilmek. 

Koç Grubu’nda çalıştığım dönemde bana “çok duygusal” demeleri gerçekten içime oturmuştur. Pandemi dönemini nispeten başarılı yöneten ülkelere bir bakalım, çoğu kadın liderlerin olduğu ülkeler. O duygusallık ve empati belki de şu anda dünyanın en çok ihtiyacı olan duygular. Dünyanın daha az savaş, daha iyi hizmet için daha fazla kadın lidere ihtiyacı var. Kadınlara da Brene Brown’un çağrısını hatırlatmak isterim: “Arenaya çıkma cesareti gösterin, eğer eleştiren olursa bakın bakalım onlar arenada mı? Değilse söylediklerini hiç dikkate almayın.”

Benim rol modelim Türkan Saylan oldu. Enerjisine, her ne olursa olsun pozitifliğine, sakin iletişimine ve herkesi kucaklamasına hayran kaldım. Beş sene çok yakın çalışma fırsatı buldum. Bazen şu ülkede 10 tane Türkan Saylan olsaydı farklı bir yerlerde olur muyduk diye düşünüyorum.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER