Tarihte neden kadın filozof yok-5 Kadınların payına düşen giyotin ya da bir kurşun

Günümüz kadınlarına yaklaşırken bu yazıyla tarihe yön veren birçok kadını taçlandırdık. Şimdiyse beni ben yapan kadınlığıma gurur katan, tarihin zorlu yollarında bizlerin gününe ışık tutan tüm kadınlara teşekkür etmek isterim huzurlarınızda. 

Yüzyıllarca gelen tüm yaşanmışlıkların şimdi son perdesindeyiz diyebiliriz.

MARY ASTELL 1666-1731

“Kadınlar, daha bebekliklerinden beri, eksikliğiyle sonradan kınandıkları bu avantajlardan mahrum kalmışlar ve bundan sonra kendilerine azarlanacak olan kötülüklerle beslenmişlerdir.” -Hanımlara Ciddi Bir Teklif, pt. I (2. baskı, 1695)

Günümüzün bilimsel bağlamında, Mary Astell çoğunlukla İngiltere’nin ilk feministi olarak hatırlanır. Gerçekten de eserlerinden bazıları -özellikle Hanımlara Ciddi Bir Teklif ve Evlilik Üzerine Bazı Düşünceler- kadın ve erkeklerin temel entelektüel eşitliği için güçlü bir şekilde ve büyük bir dikkatle tartışır. Astell’in biyografisini yazan Ruth Perry, filozofun eserlerinin, ‘bluestocking’ denilen tanınmış edebi kadınlar da dahil olmak üzere, sonraki ‘eğitimli hanımlar’ neslini nasıl etkilediğini gösteriyor. Hiç evlenmedi ve yakın kişisel bağlantılarının ezici çoğunluğu kadınlarlaydı. 1700’lerin başlarında halkın gözünden çekildikten sonra, Astell kendini kızlar için bir yardım okulu planlama ve yönetmeye adadı ve kadınların eğitimi davasına olan inancını kanıtladı. Yine de ikincil literatürün çoğu, Astell’in diğer entelektüel taahhütleri, bugün anladığımız şekliyle feminizmle çatışıyor gibi göründüğü için, ‘ilk İngiliz feminist’ unvanının bu doğrudan atanmasında gerginlik buluyor.

Astell’in geleneksel toplumsal düzene olan inancı ile, şimdi açıkça feminizm aromalı olarak kabul ettiğimiz, kendi dönemi için oldukça radikal olan kavramları güçlü bir şekilde benimsemesi arasındaki karşıtlıktan vazgeçmek kolaydır. Bununla birlikte, çağdaş bilim adamları Mary Astell’in feminist bir analizinden vazgeçmek yerine, Astell’in yetiştirilmesi, siyasi değişim deneyimi ve sosyo-tarihsel ortam gibi onun bir filozof olarak çalışmalarını etkilemiş olabilecek faktörleri anlamaya çalıştılar. Göreceğimiz gibi bu yaklaşım, dikkatli bir okuyucu, canlı ve esprili bir yazar, tutkulu bir Hıristiyan, tutarlı bir filozof ve son derece bireysel bir düşünür olan Mary Astell’i ortaya çıkarmaya başlar.

MARY WOLLSTONECRAFT 1759-1797

İngiliz yazar, filozof ve kadın hakları savunucusu. Kısa kariyeri süresince romanlar, felsefi inceleme yazılarının yanı sıra bir seyahatname, bir davranış kitabı, bir çocuk kitabı ve bir Fransız devrimi tarihçesi de yazmıştır. Wollstonecraft, en çok kadınların erkeklerden yaratılış icabı daha değersiz olmadığını ancak eğitimsiz oldukları için daha değersiz göründüklerini savunduğu, 1792 yılında yayımlanan Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi (A Vindication of the Rights of Woman) kitabıyla tanınır. Hem erkeklerin hem de kadınların akıl ve muhakeme sahibi varlıklar olarak kabul edilmelerini önerirken mantık üzerine kurulu bir toplumsal düzen tahayyül eder.

20’nci yüzyılın sonlarına kadar alışılmamış ve görenek dışı kişisel ilişkileri nedeniyle Wollstonecraft’ın yaşamı yazılarından daha çok ilgi gördü. Henry Fuseli ve Gilbert Imlay ile yaşadığı bahtsız ilişkilerinden sonra Wollstonecraft anarşist hareketin fikir babalarından biri olan filozof William Godwin ile evlendi. Imlay ile olan ilişkisinden bir kız çocuğu sahibi olan Wollstonecraft, Godwin ile olan evliliğinden olan kızının doğumundan on gün sonra öldüğünde ardında tamamlanmamış çok sayıda el yazması bıraktı. İkinci kızı olan Mary Wollstonecraft Godwin, annesi gibi başarılı bir yazar oldu ve Frankenstein eseri ile Mary Shelley adıyla tanındı.

Dul eşi Godwin, Wollstonecraft’ın sıra dışı yaşam tarzını açığa çıkaran biyografisini 1798’de yayımladı. Bu biyografi istemeden de olsa bir yüzyıl boyunca eşinin itibarının bozulmasına neden oldu. Ancak 20’nci yüzyılın başında feminist hareketin ortaya çıkmasıyla birlikte Wollstonecraft’ın kadınların eşitliğini savunduğu ve geleneksel kadınlık kavramını eleştirdiği yazıları giderek daha da önem kazandı. Günümüzde Wollstonecraft feminist felsefenin kurucularından biri olarak görülmekte ve feministler onun yaşamının ve eserlerinin üzerlerinde büyük bir etkisi olduğunu belirtmektedirler.

Wollstonecraft, Elizabeth Dixon ve Edward John Wollstonecraft’ın yedi çocuğunun ikincisi olarak 27 Nisan 1759’da Londra’da Spitalfields’ta doğdu. Çocukken ailesi müreffeh bir gelire sahipse de babası zamanla servetini spekülatif projelerle yitirdi. Bunun sonucunda ailenin ekonomik durumunun kötüleşmesi nedeniyle Wollstonecraft gençliğinde sürekli taşınmak zorunda kaldı. Ailesinin ekonomik durumu öyle kötüleşti ki babası Wollstonecraft’ın erişkin olduğunda eline geçecek olan mirası da vermeye zorladı. Üstelik babası sarhoş iken eşini döven zorba bir adam haline geldi. Wollstonecraft annesini korumak için yatak odasının önünde uyumaya başlamıştı. Wollstonecraft yaşamı boyunca kız kardeşleri Everina ve Eliza için de benzer bir annelik rolünde bulunmuştur. Örneğin 1784 yılında muhtemelen doğum sonrası depresyondan muzdarip kardeşi Eliza’yı kocasını ve çocuğunu terk etmeye ikna etti. Eliza’nın kaçışı için tüm ayarlamaları yapan Wollstonecraft toplumsal normlara meydan okumaya yönelik istekliliğini gösterdi. Ancak bu olayın bedeli kız kardeşi için ağır oldu: Sosyal dışlanmaya maruz kalan Eliza yeniden evlenemediği için yoksulluk ve zor koşullar altında yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. 

Wollstonecraft’ın gençliğinde iki arkadaşlığının önemli etkisi oldu. Bunların ilki Beverley’de Jane Arden ile olan arkadaşlığıdır. Sık sık birlikte kitap okuyan iki arkadaş, kendi kendini yetiştirmiş bir filozof ve bilim insanı olan Arden’in babasının verdiği derslere katıldı. Ardenlerin evinde gördüğü entelektüel atmosferden oldukça büyük zevk alan Wollstonecraft, Arden ile olan arkadaşlığına zaman zaman aşırı sahiplenmeye varacak kadar çok önem verdi. Wollstonecraft, Arden’e şöyle yazmıştır: “Arkadaşlık hakkında romantik fikirlere sahibim; sevgi ve arkadaşlık konusunda fikirlerim biraz bireyci; ya ilk sırada olmalıyım ya da hiç görüşmeyelim.” Wollstonecraft’ın Arden’e yazdığı mektuplarda daha sonra yaşamı boyunca görülecek olan değişken ve depresif duygular izlenebilmektedir. 

İkinci ve daha önemli olan arkadaşlığı, Hoxton’da yaşayan ve Wollstonecraft için manevi ebeveyn olmuş Clare ailesi tarafından tanıştırıldığı Fanny (Frances) Blood ile olan arkadaşlığıdır. Wollstonecraft zihnini Blood ile olan arkadaşlığının açtığını söyler. Ailesi ile olan yaşantısından memnun olmayan Wollstonecraft, Bath’ta yaşayan Sarah Dawson adlı dul bir kadının yanında ‘lady’s companion’ işini kabul ederek 1778 yılında ailesinin yanından ayrıldı. Ancak Wollstonecraft bu asabi kadınla geçinmekte güçlük yaşadı ve bu deneyimini 1787 yılında yayımlanan ilk ‘Thoughts on the Education of Daughters’ adlı ilk kitabında aktardı. 1780 yılında ölmek üzere olan annesine bakmak için çağrıldığı evine geri döndü. Annesinin ölümünden sonra Dawson’ın yanına dönmek yerine Blood ailesinin yanına taşındı. Burada geçirdiği iki yıl boyunca kusursuz diye gördüğü Blood’un aslında geleneksel kadınlık değerlerine bağlı olduğunu anladı ancak yine de yaşamı boyunca hem Blood’a hem de ailesine olan bağlılığını sürdürdü. Örneğin Blood’un erkek kardeşine sık sık parasal yardımda bulundu. 

Wollstonecraft, Blood ile kadınlara mahsus bir ütopyada yaşamayı tahayyül ediyordu; birlikte yaşayacak bir yer kiralamak ve birbirlerini hem duygusal hem de finansal olarak desteklemek üzere planlar yaptılar ancak ekonomik gerçeklikler nedeniyle bu planları suya düştü. Geçimlerini sağlayabilmek için Wollstonecraft kız kardeşleri ve Blood ile bir Dissenter cemaati olan Newington Green’de bir okul açtılar. Kısa süre sonra nişanlanan Blood evlendikten sonra eşi ile sağlık durumunun düzelmesi için Portekiz’de Lizbon’a gitti. Mekân değişikliğine rağmen Blood’ın sağlığı hamile kaldıktan sonra daha da kötüleşti ve 1785’te Wollstonecraft okulu geride bırakarak Blood’a bakmak için Lizbon’a gitti. Wollstonecraft’ın okulu bırakmasından sonra okul kapanmak zorunda kaldı. Blood’ın ölümünün Wollstonecraft üzerinde büyük etkisi oldu ve bu olay 1788’de yayımlanan ‘Mary: A Fiction’ adlı ilk romanına esin kaynağı oldu. 

Blood’ın ölümünden sonra arkadaşlarının yardımıyla İrlanda’da Kingsborough ailesinin kızlarına mürebbiyelik yapmak üzere iş buldu. Her ne kadar Lady Kingsborough ile iyi geçinemese de çocuklar onu ilham verici bir eğitmen olarak gördü; Margaret Kingsborough, Wollstoncraft’ın ‘zihnini tüm batıl inançlardan arındırdığını’ söylemiştir. Wollstonecraft mürebbiyeliği sırasında yaşadığı deneyimlerin bazılarını ‘Original Stories from Real Life’ adlı 1788’de yayımlanan tek çocuk kitabında aktardı. 

Saygıdeğer ancak yoksul kadınlara açık kariyer seçeneklerinin sınırlı olmasından hayal kırıklığı duyarak yalnızca bir yıl mürebbiyelik yaptıktan sonra yazar olarak yaşamını sürdürmeye karar verdi. O zamanlar çok az sayıda kadının geçimini yazarlıkla sağlayabildiği göz önüne alındığında bu kararı oldukça radikaldi. Kız kardeşi Everina’ya 1787’de yazdığı mektubunda belirttiği gibi ‘yeni bir türün ilki’ olmaya çalışıyordu. Londra’ya taşındı ve liberal yayıncı Joseph Johnson’ın yardımıyla yaşayacak ve çalışacak bir yer bularak geçimini sağlamaya başladı. Fransızca ve Almanca öğrendikten sonra yapmaya başladığı çeviriler arasında Jacques Necker’den yaptığı ‘Of the Importance of Religious Opinions’ (Dini Kanaatlerin Önemi Hakkında) ile Christian Gotthilf Salzmann’dan yaptığı ‘Elements of Morality, for the Use of Children’ (Çocuklar İçin Ahlak Unsurları) metinleri dikkati çeker. Aynı zamanda Johnson’ın süreli yayını ‘Analytical Review’ için asıl olarak romanlar üzerine olmak üzere eleştiri yazıları da yazdı. Bu süre zarfında Wollstonecraft’ın entelektüel evreni yalnızca eleştiri yazıları için okudukları sayesinde değil aynı zamanda birlikte olduğu kişiler sayesinde de genişledi. Johnson’un ünlü akşam yemeklerinde Thomas Paine ve William Godwin gibi kişilerle tanıştı. Godwin ile Wollstonecraft ilk tanıştıklarında birbirlerinden pek hoşlanmamışlardı. Godwin akşam yemeğine Paine’i dinlemek için gelmişti ancak Wollstonecraft tüm gece boyunca onu meşgul ederek hemen hemen her konuda Godwin ile fikir ayrılığına düşmüştü. Johnson’ı arkadaştan daha öte gören Wollstonecraft bir mektubunda ondan bir baba ve ağabey gibi bahseder. 

Londra’da bulunduğu sırada, evli olmasına rağmen ressam Henry Fuseli ile ilişkisi oldu. Fuseli’nin dehasından, ruhunun yüceliğinden, anlayışının çabukluğundan ve sevecen sempatikliğinden etkilendiğini yazmıştır. Fuseli ve eşi ile yaşamayı teklif etti ancak eşinin bu teklif karşısında dehşete kapılmasından sonra Fuseli, Wollstonecraft ile olan ilişkisini bitirdi. Fuseli’nin terk etmesinden sonra olayın mahcubiyetiyle Wollstonecraft Fransa’ya gitmeye ve 1790’da yayımlanan ‘Vindication of the Rights of Men’ metni ile kutladığı devrime katılmaya karar verdi. Rights of Men metnini Edmund Burke’ün Fransız Devrimi’ni eleştirdiği muhafazakâr yazısı Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler’e karşı cevap olarak yazmıştı ki bu metin ile kısa sürede tanındı. Joseph Priestley ve Burke’ün yazısına karşı verilen cevaplar arasında en popüler olanını yazmış olan Thomas Paine ile kıyaslandı. Rights of Men yazısında kaleme aldığı fikirleri en tanınmış ve en etkileyici olacak olan eseri Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’nde genişletti. Wollstonecraft Londra’dan 1792 Aralık ayında Paris’e gitmek için ayrıldı ve XVI. Louis’nin giyotin ile infazından yaklaşık bir ay önce Paris’e vardı. Fransa kargaşa içindeydi. Helen Maria Williams gibi diğer İngiliz ziyaretçileri aradı ve şehirde onlarla kalmaya başladı. Kadın Hakları’nı yeni yazmıştı ve fikirlerini gerçek hayata uygulamaya kararlıydı. Fransız Devrimi’nin yarattığı teşvikkâr atmosferde o zamana kadar yaşadığı en deneyimsel romantik ilişkisine, tanışır tanışmaz aşık olduğu Amerikalı maceraperest Gilbert Imlay ile girişti. Imlay’in evlenmek gibi bir niyeti yoktu ve Wollstonecraft ise Imlay’in hayalinde canlandırdığı ideal portresine aşık olmuştu. Wollstonecraft, Kadın Hakları’nda ilişkilerin cinsel bileşenini reddetmesine rağmen Imlay onun tutkularının açığa çıkmasını sağlayarak sekse olan ilgisini artırdı. Kısa sürede hamile kaldı ve ilk çocuğunu 14 Mayıs 1794’te doğurdu. Çocuğuna en yakın arkadaşının adını verdi: Fanny. Hamileliğinin ve yabancı bir ülkede yeni doğmuş çocuğuyla yaşamanın getirdiği zorlukların yanı sıra Fransız Devrimi’nin getirdiği kargaşaya rağmen büyük bir hevesle yazmaya devam etti. Fransa’nın kuzeyinde Le Havre şehrinde iken Londra’da 1794 yılının aralık ayında yayımlanacak olan ‘An Historical and Moral View of the French Revolution’ (Fransız Devrimi üzerine Tarihi ve Ahlaki Bir Mütalaa) adlı devrimin ilk tarihçelerinden birini yazdı. 

Siyasi durumun kötüleşmesiyle birlikte Büyük Britanya, Fransa’ya savaş ilan etti. Bu savaş ilanı Fransa’da yaşayan Britanya uyrukluları önemli ölçüde tehlikeye sokuyordu. Wollstonecraft’ı korumak amacıyla Imlay, evlenmemiş olmalarına rağmen 1793’te onu karısı olarak kaydettirdi. Arkadaşlarının çoğu Wollstonecraft gibi şanslı değildi, Thomas Paine gibi çoğu tutuklandı ve hatta bazıları giyotine gönderildi. Wollstonecraft’ın kız kardeşleri onun da hapse atıldığını sanmaktaydılar. Fransa’dan ayrıldıktan sonra bile çocuğunun meşruluğunu sağlamak adına kendinden ‘Mrs. Imlay’ olarak bahsetmeye devam etti. 

“Kadının ufkunu genişleterek güçlendirin aklını; körü körüne itaat sona erecektir, ancak, iktidar her zaman körü körüne itaate ihtiyaç duyduğundandır ki zorbalar ve şehvet düşkünleri, haklı olarak karanlıkta tutmaya çalışırlar kadını; çünkü bunlardan birincisinin tek istediği bir köledir, ikincisinin istediği ise elinde tutacağı bir oyuncak.”

Daha önce de böyle düşünen pek çok kadın olsa da bu ve daha pek çok görüşü Kadın Hakları’nın savunulmasında bu kadar açık ve dolaysız bir şekilde ve daha da önemlisi yüksek sesle söyleme cesaretini ilk defa Wollstonecraft göstermiştir.

1795’te yayımcısı aracılığıyla tanıştığı ve dönemin çok satan kitaplarından olan ‘Siyasi Adalet’in yazarı William Godwin’le evlendi ve 39 yaşında, ikinci kızının (Frankenstein’nın yazarı Mary Shelley) doğumundan 10 gün sonra öldü.

Kitaplarından bazıları şunlardır:

  • Kız Çocuklarının Eğitimi Hakkında Düşünceler
  • Kadın Haklarının Savunulması
  • Fransız Devrimi Hakkında Tarihsel ve Ahlaksal Görüşler

OLYMPE DE GOUGES 1748-1793

1748 yılında Fransa’nın güneyindeki Montauban şehrinde (günümüzdeki Tarn-et-Garonne) doğmuştur. Küçük burjuva bir aileden geliyordu; babası kasaplık, annesi ise çamaşırcılıkla uğraşmaktaydı. Kimi söylentilere göre gerçek babası Aydınlanma hareketinin önemli isimlerinden Jean-Jacques Lefranch de Pompignan’dır. Ailesi ona ‘Marie Gouze’ ismini verdi. 

1765 yılında Louis Aubry adlı kendinden yaşça büyük ve sevmediği biriyle evlendi; ertesi yıl oğlu Pierre dünyaya geldi. Oğlunun doğumundan birkaç ay sonra kocasını kaybedince Olympe de Gouges adını aldı. 

1770’lerde Paris’e taşınan Olympe de Gouges, dini evliliğe karşıydı; cinsel özgürlüğü savunuyordu. Ekonomik destek için metres ilişkileri yaşadı. Sanatçılardan, yazarlardan, siyasetçilerden oluşan bir çevre edindi.

1784’te kendi yazarlık kariyerine başladı ve yaşamının son dokuz yılında romanlar, politik yazılar, manifestolar, edebi incelemeler ve sosyal bilince sahip önemli konulara odaklanmış oyunlar yazdı. Okuma yazma bilmediği ve okul eğitimi görmediği düşünülürse, bu çalışmalarının çoğunu okuma yazma bilen bir kişinin yardımıyla başarmış olmalıdır.

Bir tiyatro grubu oluşturan Olympe de Gouges, ilk oyunu kölelik karşıtı ‘L’Esclavage des Nègres’i 1784’te kaleme aldı. Kadın oluşu ve oyununun konusu nedeniyle oyunu 1789 Fransız Devrimi’nin başlangıcına kadar basılmamıştır.

Fransız Devrimi’ni sevinçle ve umutla karşılamasına rağmen kısa süre sonra eşit hakların sadece erkeklere verildiğini, kadınların erkeklerle eşit statüye getirilmediğini gözlemleyince Fransız Devrimi’ne olan inancını ve umutlarını yitirdi. 1791 yılında kadınlar için eşit politik ve yasal hakları talep eden bir dernek olan Cercle Social’e katıldı. Cercle Social dönemin ünlü kadın hakları savunucusu Sophie de Condorcet’in evinde buluşurdu. Daha sonra ünlenecek “Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır” sözünü ilk kez bu sıralarda söylemiştir. Bu sözü, 1791 Anayasası’nın yayımlanmasından birkaç gün sonra kaleme aldığı Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin de 10’uncu maddesini oluşturmuştur. Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (Déclaration des droits de la Femme et de la Citoyenne) o yıl (1791) meclis tarafından yayımlanmış olan Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne (La Déclaration des droits de l’Homme et du citoyen) bir cevap niteliği taşıyordu ve aslında meclisin bildirisinin bir kopyasıydı. Gouges, yalnızca insan sözcüğü yerine kadın sözcüğünü koymuştu. Bildiriyi, kadın sorunlarını yine bir kadın çözebilir düşüncesiyle, XVI. Louis’nin eşi Marie Antoinette’ye ithaf etti. Bildiri, yayımlandığı zaman pek önemsenmedi. 

Olympe de Gouge, aynı yıl Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne karşılık kendi toplum sözleşmesini kaleme aldı. Toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savundu.

İnandığı her şeyin uğrunda sonuna kadar direnen, tutkulu ve heyecanlı bir kişiliği vardı. Dönemin kaotik ortamında adaletsiz olarak tanımladığı her işe karşı çıkmıştır. Karşı çıktığı konulardan biri de devrilen Fransa kralı 16’ncı Louis’nin idam edilmesiydi. Bu idama karşı çıkmasının nedeni tam olarak bilinmese de, başlı başına idam cezasına karşıydı ve ona göre siyasi strateji açısından da en iyisi kralın öldürülmemesiydi.

Fransız Devrimi sırasında yer alan adaletsiz ve vahşi olarak tanımlanabilecek birçok olay ve bu olayları önleyemeyişi onda büyük bir rahatsızlık uyandırıyordu. Bu rahatsızlığı nedeniyle yazımı sertleşti ve meselelere çok daha şiddetli eleştiriler getirmeye başladı. Sonunda ‘Le trois urnes, ou le salut de la Patrie, par un voyageur aérien’ isimli eseri nedeniyle Temmuz 1793’te tutuklandı. Bu eserde memleketin kurtuluşu şu üç seçeneği değerlendirmek üzere bir halk oylamasına gidilmesini talep etmekteydi: Bölünmez bir cumhuriyet, federal bir hükümet ya da anayasal monarşi.

Üç ay tutuklu kaldı. Avukat tutma hakkı verilmediği için kendi savunmasını kendisi yaptı. Hapisteyken yazdığı, kendi savunması denilebilecek iki metin arkadaşları vasıtasıyla yayımlandı.

İdamdan kurtulmak için hamile olduğunu iddia etti ama yapılan kontrolde bunun gerçek olmadığı ortaya çıktı. 3 Kasım 1793 tarihinde giyotinle idam edildi.

CLARA ZETKİN 1857-1933

Clara Zetkin, Saksonya eyaletinde dünyaya geldi. Öğretmenlik eğitimi aldı, 1874’ten itibaren Almanya’daki kadın hareketi ve işçi hareketi ile ilişki içerisinde bulunmaya başladı. 1878’de Almanya Sosyalist İşçi Partisi’ne (SAP) katıldı.

Bismarck’ın 1878’de sosyalist hareketi yasaklaması üzerine, 1882’de Zürih’e, daha sonra Paris’e sürgüne gitti. Clara Eissner, 1889’da ölen sevgilisi Ossip Zetkin’in (çiftin iki erkek çocuğu bulunuyordu) soyadını edindi. 1899’da bir kere daha evlendi ve 1928’e kadar 19 yıl evli kaldı.

Clara Zetkin, SPD’den yakın arkadaşı Rosa Luxemburg ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer aldı. Revizyonizm tartışmasında Luxemburg ile birlikte Eduard Bernstein’i eleştirdi.

Zetkin kadınların oy hakkı ve fırsat eşitliği gibi konularda kadın politikasına da eğildi. Sosyal demokrat kadın hareketini geliştirmeye çalıştı, 1891’den 1917’ye kadar SDP’nin kadın gazetesi Die Gleichheit’in editörlüğünü yaptı. 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

Clara Zetkin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg ve diğer etkili SDP politikacılarıyla birlikte partinin Burgfrieden politikasına, savaş döneminde grev yapılmayacağına ve hükümetin ve savaşın eleştirilmeyeceğine dair geçici bir barış anlaşması denebilir, karşı çıktı. Savaş karşıtı görüşlerinden dolayı defalarca tutuklandı, yine de Berlin’de 1915 yılında savaş karşıtı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nı düzenledi.

Ocak 1919’da Almanya Komünist Partisi kuruldu. Zetkin partiyi 1920-1933 arası Reichstag’da temsil etti. Sovyetler Birliği’nin kurucusu Lenin ile 1920’de ‘Kadın Sorunu’ üzerine bir görüşme gerçekleştirdi. 1924’e kadar KPD’nin merkez ofis üyesi, 1927’den 1929’a kadar partinin merkez komitesi üyesi oldu. 1921’den 1933’e kadar Komintern’in idari komitesinde yer aldı. Ağustos 1932’de kıdeminden dolayı başkanı olduğu Reichstag’da nasyonal sosyalizm ile savaşılması gerektiği çağrısında bulundu.

Adolf Hitler’in Almanya Komünist Partisi’ni Reichstag yangınından sonra yasaklamasıyla Zetkin ömrünün son yıllarını Sovyetler Birliği’nde sürgünde geçirdi, 1933’te Moskova’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti ve burada defnedildi.

Birleşene kadar Doğu Almanya’nın 10 Mark banknotlarının üstünde fotoğrafı yer aldı.

ROSA LUXEMBURG 1871-1919

1871 yılının (bazı kaynaklara göre 1870) 5 Mart’ında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Polonya’da doğdu. Daha genç yaşlarında sosyalizmle tanıştı ve dönemin solcu gruplarında yer aldı. Daha 18 yaşındayken içinde bulunduğu gruplar ve politik görüşü yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kaldı. 1889’da Zürih Üniversitesi’ne girdi. Burada felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik öğrenimi gördü, hayatında büyük etki bırakacak isimlerle tanıştı.

1890 yılında Bismarck’ın sosyal demokrasiyi yasaklayan kanunun lağvedilmesi ardından, sosyalist parlamentoya girdi. Parlamentoya giriş, dönemin sosyal demokratlarının devrimci uçtan uzaklaşmasına ve parlamentoda daha etkin olabilmek için çalışmasına neden oldu. Bu, Rosa Luxemburg’un da dahil olduğu devrimci görüş çizgisindekileri rahatsız etmekteydi. Bu sırada Zürih’te öğrenim görmeye devam eden Rosa, 1898 yılında doktorasını tamamladı. Özgür bir Polonya için çalışmalarına devam etse de, onun kafasındaki tabloda Almanya, Avusturya ve Rusya’da devrim gerçekleştiği takdirde Polonya özgür olabilirdi. Bu tablo milliyetçi bir çizgi çizen Polonyalı sosyalist grupların ve Polonya Sosyalist Partisi’nin ondan daha da uzaklaşmasına neden oldu. Daha sonra bu görüşleri Rus sosyalist çevrelerle de ilişkisinin bozulmasına yol açacaktı.

1898 yılında Gustav Lübeck ile evlenerek Berlin’e taşındı, Alman vatandaşlığı kazandı. SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi oldu. 1900 yılına gelindiğinde Luxemburg’un fikirleri tüm Avrupa’da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmakta, yazdığı makaleler ilgi görmekteydi. Özellikle Eduard Bernstein’in düşüncelerine getirdiği eleştiriler ile öne çıkıyordu. Alman militarizminin yükselen değer olması Luxemburg’u ziyadesiyle rahatsız ediyordu, bu konuda partiyle de ters düşmüştü. 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri nedeniyle üç kez hapse girdi. Aldığı hapis cezaları onu yıldırmadı, faaliyetlerine devam etti. SPD’nin eğitim merkezlerinde ekonomi ve Marksizm öğretmeye başladı.

Savaşın başlamasıyla esen milliyetçi rüzgâr SPD’nin de milliyetçi eğilime yönelmesine neden oldu, ki bu Luxemburg’un fikirleri ile tamamen tezatlık oluşturuyordu. Bu sebeple partiyle olan tüm ilişkisini kesti. 5 Ağustos 1914’te Karl Liebknecht ile beraber Internationale grubunu kurdu. 1 Ocak 1916’da grubun adı Spartaküs Birliği oldu. Luxemburg, Bolşevik önder Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıkmasını destekleyerek tüm halkların emperyalist hükümetlerine kaşı mücadele etmesi gerektiğini savundu. Almanya’da grubun devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916’da Luxemburg hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste geçirdiği yıllarda birçok makale kaleme aldı. Özellikle Rus devrimi üzerine yazdıkları ve Bolşeviklere getirdiği eleştiriler çarpıcıdır.

1918 Kasım’ında Luxemburg hapisten çıktı. Faaliyetlerine devam etti ve Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Parti’sini kurdu. 15 Ocak 1919’da Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck, Freikorps tarafından tutuklandılar, Pieck kaçmayı başarırken Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybettiler. Berlin, 15 Ocak 1919 gecesi. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, tutuldukları Eden otelinden çıkarıldılar. Luxemburg, er Otto Runge tarafından tüfeğin dipçiği ile başına vuruldu, arabaya taşındı. Araç Landwehr kanalına doğru yola çıktı, ardından Teğmen Kurt Vogel ya da Teğmen Hermann Souchon tarafından başından vuruldu. Cesedi Berlin’in Landwehr kanalına bir köprüden atılmıştı. Liebknecht ise Tiergarten’de vuruldu, cesedi isimsiz olarak morga getirildi ve ölü vücudu nehre atılmış Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştü.

Ve FATMA ALİYE HANIM 1862-1936 

Türk tarihinin ilk kadın filozofu Fatma Hanım’ın okur yazarlığı, hayatı ve düşünceleriyle gelecek sayıda görüşmek üzere.

ELÇİN SÜMER
Latest posts by ELÇİN SÜMER (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER