Tarihte neden kadın filozof yok-4 /Rönesans döneminde de değişen bir şey yok

Rönesans deyince herkesin aklına gelen birçok yeni dönem efsanesi varken, yazı dizimizin geri kalanında, önceki yazılarda da bahsi geçtiği üzere ‘Neden kadın filozof yok?’ mitiyle Rönesans filozoflarının insanlık ve dişilik savaşını anlatan biyografik öyküleriyle günümüze hızla yaklaşmaya devam ediyoruz. 

Rönesans’ın dünyadaki etkisinde kadınların sözlerini, varlıklarını kabul ettirmiş olduğu ve günümüze dek etkilerini efsaneleriyle ışığımızı büyüten bu kadınları sizlerle paylaşmak istedim. Toplumun dayatmalarına rağmen savaşan kadınlardan bahsediyorum. Rönesans’ın ilk çeyreğinde kanıtlanabilir tarihin tozlu sayfalarından izleyebileceğimiz Nogarola, d’Aragona, Terasa ve niceleriyle keyifli okumalar dilerim. 

ISOTTA NOGAROLA 1418-1466

Isotta Nogarola,1418–1466 yılları arasında İtalya’da yaşamış olan Rönesans dönemi yazar ve entelektüellerindendir.

İtalya’da iyi bir ailede doğan Nogarola, 10 kardeşten biridir ve yaşadığı hayat İtalyan Rönesans’ı dönemine tekabül etmiştir. İtalyan Rönesans’ı süresince, yani antikçağ kültür geleneğinin ‘yeniden doğuşu’ ile 14’üncü ve 15’inci yüzyıllarda yeni bir kadın tipi, ‘Virago’ kültürlü ‘erkek kadın’ tipi ortaya çıkmıştır. Bu dönem, felsefe tarihi bakımından hiçbir yeni sistemin ortaya çıkmadığı bir geçiş dönemi sayılmaktadır. Antikçağın düşünce dağarcığının yeniden doğuşu, bu çağın kadın düşmanı düşüncelerinin de değişmeye başlamasına neden olmuştur. Sanat, eğitim ve kültürel zenginliklerin aristokrat ailelere ait olduğu bu dönemde, İtalya şehir devletlerine bölünmüş durumdaydı ve en ünlü şehirler Cenova, Floransa ve Venedik’ti. Siyasi alanda kadınlara yer bulunmuyordu ve erkek egemen bir toplum vardı. Bu dönemde zengin ve aristokrat ailelerin çocukları iyi eğitim almış, Roma ve Antik Yunan eserleri bu eğitimlerde önem arz etmiş ve hümanist eğitim ön plana çıkmıştır. Nogarola, bu dönemde ortaya çıkan bir aydın olarak okullarda verilen şiir, gramer, retorik, tarih ve ahlak felsefesi derslerini de almış, o zamanların en iyi öğretmenlerinden eğitim almıştır. İlk öğretmenleri hümanist düşünürlerdendir. Nogarola ve kız kardeşleri; erkeklerin egemen olduğu İtalya’da kamusal hayata katılımın imkânsız olmasına rağmen bir kadının alabileceği tüm teorik eğitimleri almışlardır. Isotta Nogarola, Latince olarak aldığı eğitiminde, yetenekli bir öğrenci olduğunu kanıtlamış ve saygı uyandırmıştır. Isotta Nogarola, kendi kişisel gelişimine büyük önem vermiş ve hayatı boyunca bilim ve aydınlanma uğruna çalışmış; yalnız bir hayatı tercih ederek hiç evlenmemiştir. Isotta Nogarola 1466 yılında, 48 yaşında ölmüştür. Isotta Nogarola’nın ‘Adem ve Havva Üzerine Diyalog’ isimli eseri günümüze kadar süregelen cinsiyet kimliği ve kadın doğası tartışmalarının başlangıcını oluşturmuştur. Isotta Nogarola, ardılları olan düşünür ve sanatçılar için ilham kaynağı olan önemli bir aydındır. Adem ve Havva Üzerine Diyalog eserinde, Adem ile Havva’nın göreli günahkârlığını bilimsel olarak tartışmış; dogmatizme bilimsel bir isyan gerçekleştirmiş, henüz Avrupa’da aydınlanma fırtınalarının esmediği erken dönemde ilk entelektüel kadınlardan olmuştur. Isotta Nogarola, “Eğer teolojinin öğrettiği gibi Havva’nın doğal olarak düşünme gücü ve dayanıklılığı daha azsa; o zaman onun sorumluluğu da daha az olacaktır” demiştir. 

TULLIA D’ARAGONA 1510-1556

Kadınları hem cinsel nitelikleri hem de akıllarıyla erkeklerle eşit seviyede tutan ve kadın-erkek eşitliğini savunan Tullia d’Aragona, bu anlamda Avrupa aydınlanması öncesi önemli düşünürlerinden biridir.

Rönesans dönemi kadın yazarlarından olan Tullia d’Aragona, 1510 yılında İtalya’da doğmuş bir filozoftur. ‘Aşkın Sonsuzluğu Üstüne Diyaloglar’ isimli eserinde, Platoncu bir yaklaşımla sonsuz aşk üzerine düşüncelerini dile getiren d’Aragona’nın metinleri, kadınların özgürleşmesinin tarihçelerinden sayılır. İyi bir eğitim alan d’Aragona, cadı ve benzeri suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır. 

Yaşamı boyunca, zamanının en iyi kadın yazar, şair ve filozoflarından biri olarak görülür. Dönemindeki ve ardılları olan ünlü erkek filozoflardan birçoğunu etkileyen Tullia d’Aragona’nın çalışmaları, kadınların erkeklerle eşit olmasını sağlar. Şöhreti ve başarısı onu Rönesans’ın önemli şairlerinden biri haline getirmiştir. Yaptığı çalışmaları, yazdıkları edebi eserleri sayesinde ünlü şairlerle arkadaşlık etme fırsatını yakalamıştır. 

Kitabı, türünün ilk örneğidir

Tullia d’Aragona, ‘Aşkın Sonsuzluğu Hakkında Diyaloglar’ isimli eserini 1547 yılında yazar. Neo-Platoncu bir kadının, cinsel ve duygusal özerklik iddiası olarak başlangıçta İtalya’nın Venedik kentinde yayınlanan bu roman, Rinaldina Russell ve Bruce Merry tarafından 1997 yılında İngilizce olarak tercüme edilir. Bu felsefe kitabı, türünün ilk örneğidir. Bu çalışma, Rönesans’ın yükselişi sırasında kadınlara kısmi bir özgürlük alanı sağlanmasının ve kadınların elde ettiği bu küçük özerkliğin var olduğu dönemde ortaya çıkar.

Erken dönem İtalya Rönesansı’nın yazarlarından olan İsotta Nogarola‘dan sonra İtalya’da ortaya çıkan en önemli düşünürlerdendir. Tullia d’Aragona’nın yaşamı boyunca, her türlü şehvetli deneyimlerin kutsal sayıldığı düşünülüyordu ancak Tullia, çalışmalarında tüm cinsel güçlerin kontrol edilemez ve kusursuz olduğunu, manevi ihtiyaçlarla birleştirildiğinde ahlaksız sevgiyi yarattığını savunur.

Tullia, kadınları hem cinsel nitelikleri hem de akıllarıyla erkeklerle eşit seviyede tutar ve erkek kadın eşitliğini savunur. Bu anlamda Avrupa aydınlanması öncesi önemli düşünürlerinden olur.

Tullia d’Aragona, Venedik ve Floransa’dan sonra doğmuş olduğu şehir olan Roma’ya dönmüş ve 1556 yılında burada ölmüştür. Ölümünden sonra, eserleri 1552, 1694, 1864, 1912, 1974, 1975 ve 1980 yıllarında İtalyanca olarak yayınlanır. Tullia d’Aragona’nın çalışmaları, Chicago Üniversitesi’nde ‘Erken Modern Avrupa’daki Diğer Sesler’ başlığıyla ele alınır.

AVILALI TERESA 1515-1582

Teolojik otoriteye ve doktrinlere karşı düşünceleri farklı yorumlayan ve sapkın akımlara karşı eleştirel bir tutum içinde olan kilisenin menfi yaklaşımına hedef gösterildiği ve Trent Konsili’ni takiben kadın tarikatlarındaki yenilik girişimlerinin Roma’nın güçlü muhalefetiyle karşılaştığı XVI’ncı yüzyıl Katolik İspanya toplumunda kimliği, hayatı, faaliyetleri ve hakikat yolculuğundaki tekamülünün izdüşümü olan öğretileri, Avilalı Teresa’yı Katolik mistisizminin ve reformasyon sürecinin en etkin simalarından biri yapmaktadır. Onun tefekkür yoluyla benliğin Tanrı’yla bütünleşmesi biçiminde ortaya koyduğu ve Kilise’nin ‘zahiri’ öğretisinin batıni esaslarına vurgu yapan mistisizmi, bireysel ve Kutsal Kitap’a yönelik imanı savunan ‘Protestanlık’ın dini kurumlarda etkili hale gelmesinin önüne geçtiği gibi, karşı reform hareketi içinde Katolik Kilisesi’nin kabul ettiği, etkin bir figür olmasını da sağlamıştır. Zamana karşı kaygısızlıktan/kayıtsızlıktan başka bir şey duymayan Teresa, sadece ‘ebedi hayat’ı aramış ve benliğin İsa Mesih aracılığıyla ‘ilahi öz’ bütünleşmesini amaçlamıştır. Ona göre ruhun bu seyirde ilerlemesi ve ‘ilahi aşk’ın zirvesi olan ‘mistik birlik’e erişebilmesi, ruhun Tanrı’ya deruni bir aşkla teslim olması ve iradenin bu aşk içinde erimesi suretiyle gerçekleşir. Onun Ortaçağ Hıristiyan mistisizmine yeni bir atılım kazandırarak ortaya koyduğu mistik doktrini, kendinden sonra gelen mistiklerin hemen hepsini etkilemiştir.

MARIE LE JARS DE GOURNAY 1565-1645

Marie Le Jars de Gournay, 6 Ekim 1565’te Paris’te varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir. Babasının 1577 yılında ani ölümünün ardından Gournay-sur-Aronde’e taşınan Marie, burada beşeri bilimler okur ve kendi kendine Latince öğrenir. Çalışmaları onu Michel de Montaigne eserlerini keşfetmeye yöneltir. Onunla 1588 yılında şans eseri Paris’te tanışan Marie, Montaigne’in ‘manevi kızı’ olur. İlk kitabı ‘Le Promenoir de Monsieur de Montaigne’i 1594 yılında yayınlayan Marie’nin, Montaigne’in yakın arkadaşı, editörü ve yorumcusu olarak beraber çalışmalar yürütmesi, düşünsel dünyasında ve yaşamının akışında önemli bir etkisi olur.

Montaigne’in ölümünden sonra eşi Françoise de la Chassaigne, Marie’ye yayınlanmamış denemelerin bir kopyasını verir ve o da gereken düzenlemeleri yaparak yayınlar. Düşüncelerini özgürce dile getirme olanağını Montaigne ile yaptığı çalışmalar sırasında bulan Marie, dilin önemi üzerine bir dizi yazılar yazar.

Yazarak geçimini sağlamakta kararlı olan Marie, bir süre sonra Paris’e yerleşir. 1608 yılında Bienvenue à Monseigneur le Duc d’Anjou’da çocukların eğitimi üzerine bir tartışma yayınlayan Marie, bu çalışmayla Paris entelektüelleri arasında daha geniş bir ilgi görür. 1610 yılında Adieu de l’ame du Roy de France et de Navarre gazetesinde çıkan bir yazı gerekçe gösterilerek hedef haline gelen Marie, hakkında basılan broşürlerde cinsiyetçi saldırılara uğrar. 

Kadınların eğitim hakkını savunan Marie, 1622 yılında yayınlanan Égalité des Hommes et des Femmes (Erkek ve Kadınların Eşitliği) ve 1626 yılında yayınlanan Grief des Dames (Kadınların Şikâyeti) adlı iki incelemesinde bu konudaki görüşlerine yer verir. “Erkeklerin erdemi ile kadınların erdemi aynı şeydir, çünkü Tanrı onlara aynı yaratılışı ve aynı şerefi verdi” diyen Marie, ‘Erkek ve Kadın Eşitliği’ eserinde, kadınların öğrenme yeteneğini göstermek için geçmişin büyük kadınlarının profillerini ortaya çıkarır. 

Marie, erkeklerle aynı fırsatlar, ayrıcalıklar ve eğitim hakkı tanındığında, kadınların başarılarının erkeklerin başarılarına eşit olabileceğini savunurken, kadınların mülk sahibi olma, özgürlüklerini kullanma ve devlet dairelerine erişim haklarının engellenmesini ise eleştirir.

1641 yılında ‘Les Advis, ou les Presens de la Demoiselle de Gournay’ adlı kendi eserlerinden oluşan bir koleksiyon yayınlar Marie. Ve Fransız akademisinin kurulmasına yardım eder.

Marie, 13 Temmuz 1645’te yaşamını yitirir ve Paris’teki Saint-Eustache Kilisesi’nde toprağa verilir.

Marie, Fransa’da edebiyat eleştirisine katkıda bulunan ilk kadın ve kadın-erkek eşitliğini savunan ilk kadınlardan biri olarak biliniyor. 

Rönesans’la kadınların üzerindeki baskının derecesinin bir nebze bile değiştiğini söylemek bu hikâyelerde mümkün değil. Toplum değişir gelişir ve kadın, sesinin yeniliğini, ileriye olan aşkını, zenginleştirme duygusunu, doğurganlığını ve rengarenkliliğini hâlâ şimdiki zamanda da yaşanılan gibi büyük çabalarla ortaya koymaya çalışır. Gelecek sayıda, günümüze yaklaşırken yaşanan güzelliklerin, trajik ömürlerin fakat aynı zamanda duruşun, inancın ve gerçekliğin günümüze yansımalarını seyretmeye kaldığımız yerden devam etmek üzere sevgilerimle…

ELÇİN SÜMER
Latest posts by ELÇİN SÜMER (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER