Tarihte neden kadın filozof yok -3

Düşünmeye, ifade etmeye ve gerçekleştirmeye inananlar

Üçüncü sayımızdan merhaba. Hildegard’ın ardından heyecanla devamında bahsetmek istediğim trajedinin, başarının, belki de düşlere olan inancın, Ortaçağ’da düşünmeye, ifade etmeye inanan ve kendilerini gerçekleştirmeye çabalamış kadınlarımız dünyasından seslenmeye devam ediyorum. İyi okumalar sevgilerimle… 

1200’lü yılların başında Avrupa’nın birçok kentinde kilisenin soylu kadınları hem kendi bünyelerinde hem de kendi katı kurallarının içerisinde oradan oraya savuran sorgulamalar ve susturmalarından bahsetmiştik . Ortaçağ’ın kadın filozoflarına Magdeburglu Mechthild ile devam ediyoruz. 

Magdeburglu Mechthild 1207

Onun dünya hayatı hakkında çok az bilgi vardır ve bunların tümü ancak eserinden elde edilebilir. Muhtemelen asil ebeveynlerden gelen Mechthild, iyi bir eğitim aldı. 12 yaşında ilk mistik deneyimini yaşadı. Yalnızken, Kutsal Ruh tarafından “Kendimi asla büyük bir günlük günaha adayamayacağım” diyerek son derece mutlu bir akışla karşılandı. Muhtemelen 20 yaşlarında Magdeburg’a taşındı, burada 40 yıl ‘beguine’ olarak yaşadı. İtirafçısı Dominik Heinrich von Halle’nin teşvikiyle 1250 civarlarında mistik deneyimleri hakkında yazmaya başladı. Heinrich von Halle, orta düşük Almanca’yla yazılmış notlarını, Godhead’in Akan Işığı’nın toplam yedi kitabının ilk altısında derledi. Bu yazıyla yarattığı sansasyon ve gerçek dini hayata, kiliseye ve dünyaya yönelik çağdaş eleştirisi, muhtemelen onu hayatının son yıllarını Gertrud von Hackeborn yönetiminde bir altın çağını yaşayan Cistercian manastırı Helfta’da inzivada geçirmeye teşvik etti. Orada genç Gertrud von Helfta ile tanıştı. Mechthild von Magdeburg, manastırda 12 yıl daha yaşadı ve bu süre zarfında notlarına yedinci bir kitap ekledi.

Mechthild von Magdeburg, 20 yıl boyunca vücudunu şiddetli bir şekilde aşağıladı: “Gençliğim boyunca her zaman çok korkmak zorunda kaldım ve vücuduma şiddetli savunma darbeleriyle vurdum. Bunlar iç çekme, ağlama, günah çıkarma, oruç tutma, gece nöbeti, değnek dövülme ve daimi tapınmaydı.

Mechthild hiçbir zaman aziz ilan edilmemesine rağmen, bazı ansiklopediler onu yanlışlıkla bir aziz olarak listeliyor. 1869’da Vahiy Kitabı’nın ilk yayınlanmasından önce, Begine bilinmediği kadar iyiydi, diğer şeylerin yanı sıra, 20’nci yüzyılın feminist Ortaçağ çalışmaları onu, çalışmalarının yüksek şiirsel kalitesiyle haklı çıkararak kadın mistisizminin bir simgesi haline getirdi. Ayrıca onun Ortaçağ görüntüleri de yoktur. (Bazen bahsedilen Würzburg kabartması, İmparator II. Heinrich hakkındaki vizyoner bir efsaneye atıfta bulunur).

Mistik kadın filozoflar ortaçağında şimdide tek objektifi Fransa’ya çevirmek isterim ki bu tarihin kadına ve düşsel felsefeye toplumun acımasızca davranışlarının artık bir sahne şovuna dönüştüğü akıl almaz olayları da anlatmaktaydı. Azizelikten kazıklara ateşlerde diri diri yakılmalara giden bu yolda ilk olarak karşımıza bir isim çıkıyor ki kendisinin tek bir eser bırakmış olmasına rağmen yaşadıkları günümüze eserlerce ışık tutuyor. Marguerite Porete’den bahsetmek isterim .

MARGUERİTE PORETE, 1248-1310

 

Porete, Fransa’da ünlü bir beguine idi. Beguine hiçbir yemin etmeksizin manastıra kapananlara, münzevilere verilen isimdir. Bir çeşit kız kardeşlik tarikatı olarak görülebilir. Fransa’da o dönemlerde din sapkınları olarak görülerek ciddi tahribatlara uğramışlardır. 

Porete’nin kitabı, Tanrı ile birleşen ve O’nun iradesinden başka iradesi olmayan basit ruhlara atıfla yazılmıştır. Kitabın orijinali eski Fransızca yazılmış ancak Latince’ye ve diğer dillere tercüme edilip yayılmıştı. Kitap, Porete’nin kendisi tarafından, Tanrı’da yok olmaya ulaşmış ‘basit ruhlar’ için yazılmış bir rehber olarak sunulmaktadır. Bunu ancak böyle bir yok oluşa ulaşmış olanlar anlayabilirdi. Kitap elist bir yapıya sahiptir. Birçok yönden kitap, ikinci yüzyılın Gnostik İncillerine benziyor.

Çalışmaları Bingenli Hildegard ya da Magdeburglu Mechthild gibi görümlere dayanmaz ancak ruhun kendisini tamamen Tanrı’nın idaresine bıraktığı ve artık kendi iradesine sahip olmadığı bir içsel diyalog olarak gösterilir. Hem Tanrı hem de Ruh kitap yazarları olarak gösterildi.

Porete, saf sevginin mistisizmini öğretti. Tanrı sevgidir ve sevgi kendisinden sıyrılmış ruhun ulaşabileceği ve onunla kaynaşabileceği Tanrı’dır. Terk edilmiş ruh kendini boşluğa akıtan bir nehir gibi kimliğini kaybetmiştir. Aslında söylemek istediği, Tanrı-Ruh denkleminde aracılık eden kilisenin varlığının bir birleştirici etkiden öteye gitmediği. Aşkın Ruh ile Tanrı arasında yaşandığı, bunun mistik bir bağlantı olduğunu savunur. Tabii ki bu dönemin piskoposları için durum çok yanlıştır, özellikle bir kadının mistisizmden bahsederek Tanrı’nın kişiyle direkt iletişimde olduğunu savunuyor olması hiç de kabul edilebilir değildi. 

Kitapta Porete aynı zamanda Ruh’un Üçlü Birlik imajını, kendi hiçliğinin bilince varacak bir yalınlıkla, ayrımla ve yoksullukla iyileşmesi gerektiğini öğretiyordu. Akıl aşkın karşıtıdır. Akıl, Ruh, Tanrı’ya erişirse ölmesi gereken bir beceridir ki bu da kendi kendini yok etmesidir.

Kitapta iki türlü diyalog vardır. İlk diyalog Tanrı ve Ruh’un arasındadır. Mesih’in kendisi önemli ölçüde konuşmaz. Ruh bazen Porete’nin kendisi tarafından farklı görülür, bazen Porete ve Ruh birdir. İkinci diyalog ise aşk ve akıl arasındadır. Ancak aklın ölmesi gerekir, böylece hayata dönüşmüş olarak geri dönebilir. 

Ancak tüm bu bilgilerin zamanının piskoposluğuna karşı bir duruş sergilemesinden dolayı bir piskopos Porete’ye dava açtı ve tüm kitaplarını yasaklattı ve toplattı. 1300 yılına gelindiğinde tüm kitapları yakılarak imha edildi. Porete kendisinin bu şekilde susturulmasını kabul edemedi, metnini her yerde okumaya devam etti. Daha çok okumaya ve kendini, düşlerini ve içselliğini kendi felsefe dilince ifade etmeye devam etti. Bunun üzerine susturmak için iyi niyet temsili bir davranışla zindana atıldı, artık okuması ve düşündüklerini konuşması tamamen engellenmişti. Bakın bu bir iyi niyet davranışıydı. Konuşmamalıydı ve düşünmemeliydi. Görüşlerinden dönmesi istenmiş ancak bunu reddetmiştir. Kendisini suçlayan keşiş kitabındaki bazı ifadeler hakkında görüş almak için metinleri Paris Üniversitesi’ne göndermiştir. Gelen yanıtta Porete’nin iflah olmaz bir sapkın olduğu bildirilmişti. 1310 yılına gelindiğinde yazdıklarından ve düşündüklerinden dolayı sapkınlıkla suçlanıp bir kazığa bağlanarak diri diri yakılarak öldürüldü. Porete artık susmuştu ama bize bıraktığı tek eser hâlâ günümüz mistisizminin sorularını dönemsel olarak yanıtlamaya devam etmektedir. 

Porete’nin yaşamı ile ilgili kayıtlar onu sapkınlıkla suçlayıp kazıkta yakılmaya mahkûm edenlerce tutulduğundan büyük ihtimalle önyargı ve eksiklikler içerecektir. Beguine hareketiyle ilişkili olan Porete, 1946 yılına kadar ‘Mirror’ adlı eserin yazarı olarak bilinmemekteydi.

Porete’nin ilişkili olduğu dindar kadınlar teşkilatı Beguine hareketi, 1170-1180’de Hollanda’da başlamış ve Fransa, Almanya ve Latin ülkelerine yayılmıştı. 

Beguine kelimesinin kökeni kesin olmamakla birlikte Felemenkçe ‘dua etmek’ anlamına geldiği veya kız kardeşlik teşkilatı kuran ve yaklaşık 1187’lerde ölen Liège’li rahip Lambert le Bègue’in adından geldiği veya Katharların diğer bir adı olan ve Toulouse’in kuzeydoğusundaki Albiga şehrine atıfla söylenen Albigensian’dan geldiği iddia edilmiştir. Beguineler kilise tarafından kabul görmemişlerdi. Papa V. Clement onları Hıristiyanlık’a uymayan davranışlarda bulunmakla suçluyordu. Beguineler manastır yemini etmeden kendilerini Tanrı’ya adayan kadınlardı. Hareketin Beghardlar denilen erkek kolu da olduğu ancak 15’inci yüzyıl ortalarına kadar yayılmasının durduğu da belirtilmiştir.

Teolojik nedenler nelerdi?

Geleneksel olarak Hıristiyan mistikleri sevgiden ruh ve Tanrı arasındaki birlik olarak bahseder ve Porete’nin bahsettiği gibi kaynaşma ya da yok olma anlamında değildir. Hıristiyanlık’ta sevgi, sevdiğin kişinin görünmez olması değil tam tersine onu bağlantılı ve artık soyutlanmamış yapmaktadır.

Engizisyon mahkemesi ayrıca mistik deneyim ve Tanrı deneyimi ile arasındaki mevcut karışıklığı da kınadı. Engizisyon mahkemesi için Porete yanlış bir şekilde Tanrı deneyimini mistik deneyimine indirgiyordu. Gerçekten de kilise öğretileri kadar sakrementler de Porete tarafından önemsenmemiştir. 

Porete ayrıca ruhun Tanrı’da yok olmayacağını, mükemmel hale geldiğini, bu nedenle de günah işlemeyeceğini öne sürüyordu. Bu kilisenin her zaman suçlu bulduğu bir şeydi. Hıristiyan öğretisine göre bu hayatta Mesih’in mükemmelliğine ulaşmak ve günah işlemekten aciz olmak mümkün değildir. 

Kilise otoritesine açıkça itiraz etmesi

Engizisyon mahkemesi Porete’nin Kilise’yi ve dini hiyerarşiyi küçümsediği iddiasında bulunmuştu. Porete, ruhun temel özgürlüğü ve böyle bir özgürlüğün yerleşik dini kurumların gücüne ve bilge kişilerin otoritesine tehdit olarak görüldüğünü anlattı. Gerçekten Porete de kitabında Hıristiyan din adamlarına şu şekilde sesleniyordu: “Teologlar ve ruhban sınıfının diğer üyeleri sizler eğer alçakgönüllülükle onunla karşılaşmazsanız ki bu şekilde akıl evinin efendileri olan sevgi ve inanç sizi akla üstün kılacaktır, ne kadar parlak kavrayışınız olursa olsun bu kitabı anlamayacaksınız.”

Gerçek suçu, otorite olarak görülen kişilere öğretmeyi sevmesi ve onlara tamamen boyun eğmeyen bir kadın olarak zamanından birkaç yüzyıl ötesinde yaşamış olmasıydı. 

SİENALI KATHARİNA 1347-1380

Ailesinin karşı çıkmasına rağmen yapmak istediklerinden vazgeçmeyen rahibe, teolog ve filozof olan Katharina’nın felsefesinin özünü şu cümlesiyle ifade edebiliriz:

“Tanrı’yı seven insan ancak komşusunu da sevdiği zaman gerçekten sever.”

O, insanların kaderinin önceden belirlenmiş olduğuna değil, insanın özgür iradesinin varlığına ve karar verebilme mekanizmasına inanmıştır. The Dialogue of Divine Providence isimli yapıtında mistik görüşlerini dile getirmiştir.

CHRİSTİNE DE PİZAN 1364-1430

Christine de Pizan 1364’te Venedik’te doğmuştur. Şair, tıp bilgini, müneccim ve Venedik meclis üyesi Tommaso di Benvenuto da Pizzano’nun kız kardeşidir. Ailenin Pizzano unvanı, ülkenin kuzey doğusunda bulunan Bologna’nın Pizzano kasabasından gelmektedir. Aile buradan taşınarak Venedik’e yerleşmiştir. Onun doğumunu takip eden süre içerisinde, Thomas de Pizan, V. Charles sarayına tayin edilmiş ve burada krala bağlı olarak müneccimlik, simya ve tıp üzerine çalışmalar yapmıştır. Bu koşullar, de Pizan’ın entelektüel birikimini artırabileceği bir ortam yaratmıştır. O da kendini dili kullanma konusundaki yeteneğini geliştirmeye adamıştır. Yeniden keşfedilmiş özellikle Yunan estetiği ve Aydınlanma Çağı hümanizminden etkilenmiştir, ayrıca V. Charles’ın kraliyet arşivinde bulunan el yazmaları de Pisan’ın gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Ancak de Pisan’nın edebi yeteneklerini sergileyebilmesi 24 yaşında dul kalmasından sonraya rastlamaktadır. 

Christine de Pizan, 15 yaşındayken kraliyet sarayı sekreteri Etienne du Castel ile evlenmiştir. Bu evlilikten üç çocuğu olmuştur. Marie 1397’de Poissy’de bulunan Dominikan Manastırı’nda doğmuş ve kralın kızı ile arkadaş olarak yetişmiştir. Oğlu Jean’dır, ayrıca bir çocuğu da küçükken ölmüştür. De Pizan’nın aile hayatı 1390’da, kralın verdiği bir görevi yerine getirirken kocasının aniden bir salgın sonucunda ölümüyle sarsılmıştır. Castel’in ölümünden sonra, yeğeni ve iki çocuğuyla birlikte annesinin yanına yerleşmiştir. Kocasının ölümünden sonra ondan kalan taşınmazları üzerine alabilmek için birçok karmaşık davayla karşı karşıya kalmıştır. Tüm bunların yanında ailesinin ve kendisinin geçimini sağlayabilmek için yazmaya yönelen şair, 1393’te aşk konulu baladlarını yazmaya başlamıştır. Bu yapıtlar, bir kadın tarafından yazılması ve romantik ögeler içermesi nedeniyle saray çevresindeki varlıklı insanların dikkatini çekmiştir. Bu dönem onun oldukça üretken olduğu bir zaman olup, 1393-1412 yılları arasında 300’ün üzerinde balad ve birçok kısa şiir kaleme almıştır.

1401-1402 arasında yaşanan edebi bir kavga de Pizan’nın saray çevresindeki ününü bu yüksek zümrenin dışına da duyurmasını sağlamıştır. Böylece o, kadının toplumsal konumunu toplumsal bir düzlemde tartışmaya açmıştır. Bu yıllarda dahil olduğu bu büyük edebi tartışmanın adı ‘Querelle du Roman de la Rose’dir. Bu tartışma Jean de Meun’un gül romantizmini tartışmaya açmasıyla başlamıştır. 13’üncü yüzyıl yazılarında, maddi aşkın tasvirlerinde yüksek zümrenin kullandığı sevgili ve gül benzetmeleri eleştirinin temel kaynağını oluşturmuştur. De Pizan, Jean de Meun’un özellikle alegorik şiirlerinde kullandığı kaba ifadeleri eleştirmiştir. O bu tür terimlerin insan cinselliğinin düzgün ve doğal işlevini aşağıladığını iddia etmiştir. Ancak söz konusu bu dil dönemin birçok yazarı için bir tezat oluşturmamıştır. De Pizan’a göre, soylu kadınlar dili en güzel biçimde kullanmalı ve onların tasviri estetik biçimde edebiyat içinde yer almalıdır. Jean de Meun’a yaptığı eleştiri de kadınlara ait metinlerin kasıtlı olarak tartışılmaya açılması ve kadın düşmanlığının artırılmasıdır.

Tartışma bir süre devam ettikten sonra boyut değiştirmiş ve Jean de Meun’un edebi yeteneklerinin sorgulanmasına neden olmuştur. Tartışmanın daha sonraki evresini ise kadınların yazınsal metinlerin içerisinde haksız yere karalandığının savunulması olmuştur. Bu tartışma de Pizan’ı kadınların haksız yere karalanmasına karşı koyan bir kadın entelektüel olarak ortaya çıkarmış ve şairin saygınlığını korumasına yardım etmiştir.

 

Ortaçağ sonlarına dek geldik. Rönesans dönemi kadın entelektüeller, kabul görmüş felsefeciler ve düşünürlerle gelecek sayıda buluşmak üzere…

ELÇİN SÜMER
Latest posts by ELÇİN SÜMER (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER