Tarihte Neden Kadın Filozof Yok? -2

‘Tarihte neden hiç kadın filozof yok?’ sorusunun yanlış bir soru olduğunu göstermek adına tarih boyunca yaşayan kadın filozofları derleyen yazı dizsinin ikinci bölümünde Ortaçağ’da yaşamış kadın filozoflardan söz etmek isterim. Başlığımızın amacı da, ilk yazıda bahsi geldiği üzere, tarihteki kadın filozoflara dikkat çekmek üzerine bilinmeyenin anlatımı.

Aslına bakarsanız bu kişilerden söz ederken ‘KADIN filozof’ seklinde bir tarif kullanmaktan hoşnut değilim. Ama diğer filozoflardan da bahsederken erkek filozof demediğim için bir cinsiyetçi ayrıma gitmediğimi, dergimizin bir kadın başaranları dergisi olduğundan ötürü böyle bir sözgelimi ile ifade ettiğimi de belirtmek isterim. 

Neden kadın filozof yok sorusu, çok tartışmalar doğuran bilgi azlığının kişilerin yorumlarına göre değişkenlik gösteren bir sorudur. İlk yazımın başlığı olan bu popüler başlık, birçok kişiden okuma öncesi, ne demek canım yok illaki var, gibi birçok tepkiyi de almama engel olamadı… Fakat yazı sonrası okuyucuların bu konudaki devamını bekleyiş heyecanları beni de çok motive eden başka bir heyecan oldu. Şimdiden herkese bu diziler boyunca benimle oldukları için teşekkür ediyorum. 

Önceki yazıda bu kadınların neden tarih sahnesinden silindiği ve neden bu kadınların çalışmalarının bugüne kalmadığı ya da neden onlara bu alanda yer verilemediğini yazmıştık. 

Ortaçağ’da kilisenin otoritesi ne oranda güçlendiyse toplumsal hayatta kadının rolü bir o kadar bastırıldı. Aslına bakarsanız, felsefenin hali de Antik Yunan’daki halinden büyük ölçüde değişti. Felsefe giderek teolojiye yardımcı bir bilim haline dönüştü. Kilisenin inanç öğretilerini destekleyici bu dini argümanların altını sağlamlaştıracak bir akıl yürütme aracına döndü. Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde felsefeyle uğraşan kadınlar hakkında pek de bir bilgi yoktur. 

Aslına bakarsanız bu ilginç bir durumdur. Nitekim soylu kadınlar evlenmedikleri takdirde bir manastıra kapanırlardı ve bu manastırlar hayatları boyunca onların bilgisini kültürünü artırıcı bir yer olurdu. İlk olarak yüksek Ortaçağ’ın da başlangıcı olarak kabul edilen 11 yüzyıldan itibaren bazı kadın filozofların eserleri ve isimleri diğer nesillere aktarılacak kadar kabul gördü, bu dönemde kadınlar eskisine oranla daha fazla iş kolunda çalışabiliyorlardı. Örneğin, kadın tüccar ve yazmanlar vardı. Kadın yazmanların görevi önemli eserlerin kopyalarını çıkartmaktı. Zaten kadınların yazmak dışında da duygularını ve düşüncelerini aktarabilecekleri pek bir olanakları bulunmuyordu. Nitekim kilisenin talimatıyla kadınların kamusal alanda konuşmaları yasaklanmıştı.

Dönemin önemli filozoflarından Akinalı Tomas ve Albertos Magnus bile kadının her anlamda erkekten aşağı olduğu görüşünü paylaşıyordu. Akinolu Tomas’ın temsilcisi olduğu okul, önceki yazıdan bildiğiniz gibi skolastisizim idi. Skolastisizimin görevi dini dogmalara akılcı çözümler bulmaktı. Bu açıdan da Aristoteles felsefesine temellenmişti. Kadınların yoğun bir şekilde İncil ile teoloji ile ya da felsefeyle ilgilenmesine engel olunduğu için kadın skolastikçi tanımamaktayız. Ancak Ortaçağ’daki kadın düşünürlerin kendilerini skolastisizim dışında yer bulabildikleri başka bir alan vardı, oda MİSTİSİZİM. 

Mistik kelimesi eski Yunanca’da ‘myein’ kökünden türer ve gözlerini kapatmak anlamına gelir. Bu açıdan akla odaklanmış skolastisizme karşı bir hareket olarak nitelendirilir. Mistik, kendine açık ruhun gizemli felsefesi olarak görülüyordu. Mistikler için önemli olan akla kulak vermek değil Tanrı’nın bize içtenlikle söyleyeceklerine kulak vermeye önem vermekti. Tabii ki Tanrı’nın bu içten sesinin duyulmasının da bazı koşulları vardır. Öncelikli başlığı ise kişisel çıkarlardan soyutlanmak yani ‘ben’in unutulmasının zorunluluğu. Tanrı’nın sözüne teslim olmak, onu duyabilmenin yegâne kuralıydı. 

Alman mistik hareketini başlatan ilk isim BİNGENLİ HİLDEGARD’tır. 

Alman felsefesinin başlangıcında da yer almasına rağmen uzun süre dikkate alınmamıştır. İlk Alman gizemci olarak Hochheim’li üstat Eckhart tanınmaktaydı. Böyle kabul görülmesine rağmen Eckhart bile Hildegard’a yazılarında açıkça atıfta bulunmuştur. Bu durumda araştırmalara konu edilmemesini ataerkil bir yaklaşımın sonucu olarak da çıkarımda bulunabiliriz. 

Dönemde tüm bu ataerkil bakış açısına rağmen, kadınların mistik algılara sahip olduklarına dair bir görüş de süregelmekte. Bu durumun özetinde ise toplumda, kadın zihninin daha basit bir algı ve yetersiz bir düşünce kapasitesine sahip olduğu için mistisizme daha yakın olabilecekleri kabul görür. Gelişkin bir mantık gelişmemiş bir mantığın yanında bu tip deneyimlere daha açık oldukları kabul görüyordur yani. Düşünsenize, Tanrı’nın evi olarak kabul edilen kutsal kiliseler bile Tanrı’ya ulaşmayı arayarak ve Tanrı’nın söylemlerini duyabilmek üzerine bir farkındalık yaratırken bile bunu yapabilenin kadınların yetersiz akıl durumu ve ruhani saflık derecesinde kadının Tanrı’ya ulaşmasını nitelendirmişlerdir. Kadını bir kategoriye koymak adına kadını bir araç olarak düşünürlerken yeni bir algıya ulaşan yükseliş olarak kabul etmemiştir. İroninin başladığı geleneksel doğru kuramı da diyebiliriz buna. 

Hildegard’ın içindeki zenginliği de sizlerle paylaşmak isterim:

Multidisipliner yeteneklere sahip olan Hildegard şair, besteci, felsefeyle ilgili, el sanatlarının birçoğuyla uğraşıyor, bilimle uğraşıyor ve nitelik bakımından bir yetenek demeti diyebileceğimiz bir zihne sahip olduğunu görmemek mümkün değil. 

İlham verici bir kadın ve dünya tarihinde birçok alanda verdiği düşünce arketipinin yanında daha tartışmalı bir yanı da vardır ki dünyadaki ilk feministlerden olduğu da iddiaların başında gelir. Fakat bu konu gelen yıllarda daha çok toplumu onun hakkındaki görüşlerde ikiye ayırmaktaydı. Kimileri feminizm hareketinin ilk temsillerini vererek topluma bu duyguyu yansıttığını savunurken bir yandan da eril bir dile sahip bu duruşun bir feminizm duruşu olamayacağını da savunur. Bu tartışmaların her biri bir yana, toplumsal bir gerçeklik var ki o da Hildegard’ın kendi manastırını kurmuş olması.

Peki bu açıdan baktığımızda ilginç gelmiyor bize. 12’nci yüzyıl kadınlarının manastırı, erkeklerin manastırının hem koruması hem de sorumluluğu altında olabiliyordu. Fakat 1158 yılında Hildegard’ın kurduğu manastır, ilk bağımsız manastır olarak tarihe geçti ve bir bağımsız kadın hareketinin başlangıcı olarak kabul gördü. Böyle olunca kendi rahibelerinin erkek keşişlerle eşitliğini kabul ettirdi. Artık tarihte ilk kez rahibeler erkeklerle aynı sırada oturabiliyor ve ilahi söyleyebiliyorlardı. Bu, neresinden bakarsanız bakın, dönem için büyük, günümüze yansımış devrimci bir eylemdir. 

Bu kilisenin başardığı ikinci devrim niteliği ise vaaz verme meselesiydi. Sadece kadınların bu dönemde kamusal alanlarda konuşma–düşündüklerini ya da yeteneklerini sergileme yasağı olduğundan bahsetmiştik. Şimdi ise Hildegard’ın bu tutumla kilise vaazlarında, toplum önünde istisnai olarak dönemin papasının onayını almasından bahsetmek isterim, bu önemli bir ikinci devrimdir tüm insanlık tarihinde.

1147 yılında dönemin papası 3’üncü Yuijen tüm papalar gibi mistisizmin yaşanması ve açıklanabilir olması için, yani kâhinlerin papalıktan onay alması gerekirdi. Yuijen ilk kez bir kadın kâhinin onayını veren ilk papa oluyor diyebiliriz. 

Kahramanımız Hildegard, bu yetkiyle sık sık vaaz gezilerine çıkıyordu. Bu vaaz gezilerinde bir kadın olduğu için şaşkınlıkla karşılanıyordu çünkü toplumun kadına bakış açısı ve kuralları belli ve belirleyiciydi. Toplumda düşünür olarak konuşan, kitlelere seslenen ilk kadın oldu. 

Hildegard’ın diğer büyük adımı ise ikinci kilisesini kurmasıyla devam etti ve bu manastıra bu defa sadece soylu kadınları değil, soylu zengin evlenmeyen kızların da katılmasını sağladı. Aslında hedefi kadınların eğitimi, gelişimi ve toplumsal bilincinin artmasıydı. Başka bir görüşe, duruşa daha yer verilmesinden, toplumun zengin düşünebilmesi, gelişebilmesi için uzun yıllar birçok alanda dik durmaya çok çalıştı. Kadının toplumdaki yerini düşünceleriyle de belirlemesini sağladı. Bu süreç hiç de kolay olmadı, birçok dogmatik düşünceyle savaşlar vermiş ve hayatını bu duruşu tutmak, geliştirmek ve genişletmek için harcamıştır. Ölümünden sonra bile yaşadığı sorunlar ve tartışmalar sürmeye devam etti. 

Ancak 15’inci yüzyıla gelindiğinde Hildegard’la barışıldı, hatta bu defa kendisi azize ilan edildi. 

Hildegard’dan önce, kadınlar tarafından kadınları ve fikirlerini ifade eden metinler yazılmamıştı. Yaşadığı her şeyi kaleme alan Hildegard, bunun ilk örneğiydi. Fakat o öldükten sonra bir süre daha kadınların yazarlık hayatı kısıtlandı.

1148 yılında papa tarafından Hildegard’ın vizyonları (görebilme gücü ve kehanet yeteneği) kabul edildi ve bunları yazabileceğine dair izin verildi. Böylece 1151’de ‘Scivias’ isimli kitabını, 1163’te ise ‘Liber Vitae Meritorum’ ve ‘Liber Divinorum Operum’ kitaplarını yazdı. Üçleme şeklinde olan bu kitaplarda vizyonlarını aktardı ve yorumladı. Adına çıkarılan bu izin aynı zamanda birçok ünlü isimle tanışmasına ve şöhret kazanmasına imkân sağladı.

Daha sonra ‘The Causes and Cures’ adlı eserini yazdı ve bu kitapta sayısı 200’ü geçen hastalığın tanımını yaptı, sebeplerini ve tedavi yöntemlerini anlattı. Yine bu zaman diliminde, günümüzde hâlâ çözümlenememiş olan ‘Lingua Ignota’ adında yeni bir alfabe üretti.

Hayatı boyunca manastırda gördüğü yoğun eğitimin yanında kendini geliştirmekten vazgeçmedi. Zamanla şiire ve müziğe de merak saldı. ‘Ordo Virtutum’ olarak bilinen tarihin ilk müzikli dramasını besteledi ve ilk kadın besteci olarak tarihe geçti.

Öncü olduğu işler bunlarla sınırlı kalmadı. Eczacılık ve ilaçlar konusunda da yazılar yazdı ve ilk kadın farmakolog unvanını aldı. Aynı zamanda kutsal kitabın tefsirini yapan ilk kadındı. Hildegard, yaşamı boyunca doğayı, canlı ve cansız varlıkları inceledi ve not ettiği gözlemleriyle ilk bilim insanı unvanını da üstlendi.

Yazdıkları ve besteleriyle ün kazanan Hildegard, geniş kitlelere vaazlar vermeye başladı. Hıristiyanlık tarihinde kadınların halka açık şekilde vaaz vermesi alışılmamış bir durumdu fakat o dönemde bazı kurallar çerçevesinde buna izin veriliyordu. Hildegard da bu hakkını kullandı ve çeşitli vaazlarda rahiplerin davranışlarını eleştirme cesaretini gösterdi.

Hildegard’ın günümüze kadar ulaşan eserleri arasında papadan imparatorlara kadar önemli kişilerle yazışmalarından oluşan 400’e yakın mektup bulunuyor. Yazdığı tüm eserler günümüzde Hıristiyan mistisizminin önemli eserleri arasında sayılıyor.

HİLDEGARD ADINA YAPILANLAR

Hildegard’ın yaşadığı dönemde rahipler Gottfried ve Theoderich tarafından biyografisi yazıldı ve bu eser günümüzde Hildegard’ın hayatı hakkında önemli bir kaynak haline geldi. Ölümünden kısa bir süre sonra Hıristiyanlık tarihinde çok az görülen bir olay yaşanarak Bingenli Hildegard hakkında azizelik süreci başlatıldı. Fakat hakkında yeterli bilgi bulunamadığı için süreç tamamlanamadı ve azize ilan edilemedi. Buna rağmen Hildegard kültü hep canlı kaldı ve yüzyıllar boyunca Roma Katolik Kilisesi tarafından azize olarak kabul edildi. 1940’lı yıllardan günümüze kadar Almanya’da anıldı ve ölümünün 800’üncü yılında Hildegard anısına Almanya posta teşkilatı tarafından pullar basıldı. Doğumunun 900’üncü yılında ise adına uluslararası bir sempozyum düzenlendi. Ortaçağ’da seyrine doyum olmayan birçok kadın ve hikâyeleriyle gelecek sayıda görüşmek üzere sevgilerimle… 

Ortaçağ’da seyrine doyum olmayan birçok kadın ve hikâyeleriyle gelecek sayıda görüşmek üzere sevgilerimle…

ELÇİN SÜMER
Latest posts by ELÇİN SÜMER (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER