Sürdürülebilirlik ve itibardan sürdürülebilir itibara

Pandemi, toplumsal ve sosyal konularda büyük değişimler yarattı. Fakat insanlık üzerindeki en büyük etkisi belki de endişe seviyelerimizle ilgili oldu. Zihinsel sağlığımızdan finansal iyilik halimize kadar pek çok konuda endişeler geliştirdik ve hemen hepimiz şu soruyu sorduk: Peki ya sonra? Bu soruyu soran kişinin hangi nesilden olduğu ise yanıtın kapsadığı alanı değiştiriyor. 

Deloitte’un üç yıldır yaptığı sürdürülebilirlikle ilgili tüketici tutum ve davranışlarına yönelik son araştırmasının bulgularına göre, sadece son bir yıl içinde insanların daha sürdürülebilir bir yaşam tarzına yönelik eğilimleri keskin bir artış gösterdi. İnsanlar ihtiyaç duydukları ürünleri satın alma, düşük karbonlu ulaşım modellerini tercih etme, et üretimini azaltma ve daha sürdürülebilir çözümlere yönelme konusunda önemli bir dönüşüm içindeler. Belli ki, pandemi süresince sorgulanan ‘yaşamın sürekliliği’, iklim değişikliği ve küresel ısınma alarmlarıyla birlikte insandan topluma, bugünden yarına, günü kurtarmaktan sürdürülebilirliğe doğru yön değiştirdi.

Bugün gelinen noktada tüketici, sürdürülebilir uygulamalara ve değerlere sahip markalara yöneliyor. Z jenerasyonu kendisinden önceki jenerasyonların çok ötesine geçerek, yüzde 50 oranında sürdürülebilirlik arıyor. Etik kaygılar nedeniyle seçtikleri markayı değiştirme oranları yüzde 45 civarında gerçekleşiyor. 

İşte tam bu noktada işin içine sürdürülebilirlik ve itibar giriyor. Ya da başlıkta belirttiğim gibi işin yönü artık SÜRDÜRÜLEBİLİR İTİBAR’a evriliyor.

İtibarınız ve değerleriniz

Sürdürülebilirliğin tanımı ve çerçevesiyle ilgili düşüncelerimi sizinle önceki yazılarımda paylaşmıştım. Sürdürülebilir görünme çabasından -yeşil yıkamadan- toplumsal eşitliğin sürdürülebilirlik hedeflerindeki yerine kadar… 

Toplumsal gelişim düzeyi yüksek ülkelerde sürdürülebilirlik marka itibarının bir numaralı elementi olmayı başardı. Hollanda’yı ele alalım. Hollandalılar artık şirketlerin CO2 emisyonlarını telafi etmelerini, aynı zamanda müşterilerini ve tedarikçilerini buna zorlamalarını talep ediyor.

Az gelişmiş ülkeler ise, yaşadıkları binlerce sorunun temelinde sürdürülebilirlik zafiyetlerinin olduğunu bana göre zamanla görecekler. Yarını düşünmeyen politikalar, şehirleşme, atık sorunları, plastik kullanım oranları, enerjide dışa bağımlılık, eğitim ve sağlık hizmetlerindeki yetersizlik gibi temel gelişim göstergelerinin tamamı bu çerçevenin içinde. Ve markalar, kurumlar ve kurumsal itibar kazanmak için stratejiler geliştirme çabasındaki tüm karar vericiler de aynı çerçevede. Değişime yönelik katkılarıyla, eylem planlarıyla, söylemleri ve ortaya koydukları farkındalık projeleriyle… 

Kurumsal itibar sürdürülebilirlikten farklı düşünülemez. Sürdürülebilir bir itibar ise kalıcı çabalar, doğru kurgulanmış stratejiler ve omurgalı eylem planlarıyla mümkün olur.

Herkesin itibarı kendine

Sürdürülebilir itibar çalışmaları arasında çok büyük dönüşümlere yol açan gerçekten yüksek etki alanı yaratmayı başaran projeler var. Bu projelerin bazılarının içinde yer alan bir iletişimci olarak şunu söyleyebilirim: Liderlerinin inancıyla güçlenen, kurumsal değerlerden hız alan, pazarlama iletişimi etkisinden ziyade kalıcı sosyal ve çevresel etkilere odaklanan projeler sayesinde sürdürülebilir itibarın inşası mümkün. 

Rakip şirketin yol haritasını merak ederek, ona öykünerek ya da doğrudan benzerini yapmaya çalışarak ortaya konan projeler bir ömürlük değil, bugünlük. Sürdürülebilir itibar ile yakından uzaktan ilgileri yok. Çünkü kişisel itibarımız kişisel değerlerimizle ilgilidir, kurumsal itibarımız da kurumsal değerlerimizle. Kurumsal değerlerimiz sayesinde bir ekip olmayı başarırız ve yine onlar sayesinde ortak bir hedefe ulaşmak için istekli bir çaba gösteririz. 

Değerlerimizi oluşturan temel ilkeler ve inançlar dizisi, istesek de istemesek de faaliyetlerimize yön verir. Müşteri ilişkilerimiz, ekosistemlerimize yönelik katkılarımız ve şirketimizin ticari başarısı da değerlerimizle ilgilidir. 

Herkesin oluşturduğu itibar –olumlu ya da olumsuz– bu değerlerin, yani inanç ve ilkelerin bir yansımasıdır. Bu yönüyle gerçekten herkesin itibarı kendine özgüdür ve kendinedir. 

Yönetim kademelerinde tek bir kadının yer almadığı, kadınların alınlarında cam tavan kızarıklıklarının olduğu bir kurumun, cinsiyet eşitliğine ve kadının güçlendirilmesine yönelik itibar çabası içinde olmaya çalışmasını düşünün. Ya da asal işi tek kullanımlık plastik üretmek olan bir kurumun işine ters düşen aktivistlik çabalarını…

Hepimizin gelişim alanları var. Plastik üretiyor olabilirsiniz ama Ar-Ge faaliyetleriniz sürdürülebilir malzemeyi keşfetmeye yönelik olmalı. Sudaki, havadaki ve topraktaki izlerinizi gezegene olan borcunuzu ödeyerek nötralize etmeye çalışıyorsunuzdur. Bugün +karbon salımı yapıyor ve 2030’da negatife dönmeyi hedefliyor olabilirsiniz.

Bunların tamamı vizyonunuzu, misyonunuzu ve değerlerinizi masanın üzerinde tuttuğunuz özenli stratejik adımlardır. Stratejiyi kurmadan, neyi ne zaman, hangi tonda söyleyeceğinizi daha ilk adımda belirlemeden “falanca tarihte negatif emisyon” sözü veremezsiniz, planınızı da ortaya koymanız gerek.

Çünkü bir noktada anımsayan çıkabilir bu sözü.

Bir köşe yazısında, bir araştırma dosyasında, bir makalede…

İletişim çağındayız unutmayın.

Ve hâlâ düşünmediyseniz eğer, vereceğiniz ve tutacağınız SÖZ konusunda DÜŞÜNMEYİ DE UNUTMAYIN!

Çünkü görünen o ki; 

GEZEGENİN BİZE AYIRDIĞI ZAMAN HIZLA AZALIYOR…

SEVDA SOLAK
Latest posts by SEVDA SOLAK (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER