‘Süperinsan’dan ‘İnsan’a Yolculuk

BAHAR SOYSAL
Latest posts by BAHAR SOYSAL (see all)

Hayat nasıl içerisinde binbir çeşit rengi aynı anda müthiş bir uyumla barındırıyorsa, Kurumsal Hayat da insanların renkleriyle çok canlı, çok sesli bir orkestradır. Böylesine armonik çeşitliliğin ortasında dikkatimi özellikle çeken, kendimi hem yakın hem de uzak hissettiğim iki farklı çalışan grubu vardı. Bu grupları kendime göre, ‘Nasılsın?’ sorusuna verdikleri yanıta göre ayırmak mümkün olsa da, aslında hepsi ‘Superman’ soyundan gelen ‘Süperinsan’lardı.

Birinci grup, ‘Nasılsınız?’ sorusunu duyduğu anda bedensel olarak dikleşir, göğüslerini dışarıya verip karnını bir sporcu edasıyla içeri doğru çekerdi. Neredeyse otuz iki dişin görülebileceği bir gülümseyişle pozisyon alır, yüksek ve çok enerjik bir tonda, ‘Süppeeerrrr!’ diyerek cevap verirdi.

Bu duruş ve cevap o kadar yüksek olurdu ki, eğer bana nasıl olduğuma dair bir soru gelmezse, otomatik olarak aynalama yapar, ‘Süpersiniz!’, derdim. Eğer ki nezaketle hatırım sorulursa, spordan kaçarken spor hocama yakalanmışçasına, baston yutmuş gibi anında dikleşir, karşımdaki Süperinsan’a hizalanarak gülümser, tok ve etkileyici bir sesle, ‘Ben de gayet iyiyim. Harika bir gün. Kolay gelsin!’ diyerek cevap verirdim. 

Karşılıklı gülümserken salgılanan dopaminden midir bilinmez, kurumsalın koridorlarında kısacık karşılaşma anları bazen biraz sahte bile olsa yine de bu gruptan insanlarla karşılaşmak kalbime bir ferahlık ve hafiflik verirdi. Daha fazla görünür ve sahnede olmak isteklerini, süper kahramanlıklarıyla ortaya koyan bu insanlar beni tatlı bir şekilde gülümsetirlerdi. 

Kim bilir belki de bilinçaltımızda yatan, gurur duyulan başarılı evlat olma isteği, başarıyla beraber daha çok sevilebilir olacağına dair içerideki küçük çocuğun derin arzusu ve inancı, ortak senaryolarımızdan olabilirdi. 

Başarılı olmak, görünür ve sahnede olmak demekti. Sahnede olmak aynı zamanda savunmasız olmak anlamına da gelirdi. Sahnedeysen parlayabilirsin ya da her an rolünü unutabilir, afallayabilir ve zor durumda kalabilirsin. Bu insanlar gerçekten çok cesur olmalıydılar.

İkinci gruba gelecek olursak, onların ‘Nasılsın?’ sorusuna verdikleri cevap biraz daha uzun olurdu. Sanki onlar şirketleri sırtlarında taşımaya aday en yoğun insanlardı. Ve bu yoğunluğu mutlaka cümle içerisinde belirtirlerdi: ‘Sorma, inanılmaz derecede yoğunum.’

Bazen bu yoğunluğun derecesini bildirirken durumu biraz da havalı hale getiren önemli bir kişinin veya projenin ismi zikredilirdi. Yüzler dinç ama düşünceli, biraz da endişeli olurdu. 

Kocaman şirketlerin tüm işlerini yaptıkları için hızlı hareket etmeleri gerekirdi. Dolayısıyla beden dilleri de hızlı, düşünceli, hafif panikte, nefesleri kesik kesikti. 

Çok fazla çaba sarf eden, bu gayretleri daha çok görülsün, daha çok anlaşılsın isteyen bu çalışanlar, elbette ki daha fazlasını hak ediyorlardı. Onlar da birer Süperinsan’dılar. 

Bana hatırımı sorduklarında, tamamen uyumlanmakta ve onları aynalamakta biraz güçlük çeksem de onları anlayan, onaylayan ve kibarlığımı koruyan, bazen de hafif drama içeren bir tavırla, ‘Çok şükür. Ne yapalım, koşuşturmaca. Çok kolay gelsin!’ derdim. 

Onların da işi çok zordu. 

Kabul görebilmek için kendilerini nasıl da işlerine adamışlardı. Onları izlerken bazen başım döner, zihnim bulanırdı. Yaşamdan keyif almak varken, kendimi duygusal ve bedensel olarak zorlayan, kendimi unutan hallerime onlarda tanıklık ederdim. Bir fedakârlık enerjisi vardı. Kendini feda eden yanları, bir gün gelecek olan teşekkür, takdir, onay için beklerdi. 

Hepimiz beklemedik mi?.. Yaşamın değişik duraklarında beklediğimiz alamadıklarımızın hayal kırıklıklarını biriktirmedik mi?.. 

İşte onların içindeki o küçük çocuklar da hasretle, ebeveynlerinin gözlerinde aradılar o onayı, kabulü… Ve çok çalıştılar çok çalıştılar. Büyük bir sorumluluk bilinciyle, bazen başkalarının sorumluluklarını bile almak pahasına çalıştılar. 

Etrafım ‘Süperinsan’larla çevrili idi. Peki, ya ben kimdim? Aslında her iki gruba da hem yakındım hem uzak.

Hiç birine ait hissetmiyordum: Ne çok harika bir modda, ‘Her şeyin üstesinden gelirim’ diyebilen parlak bir kahraman adayıydım ne de işlere yetişmekteki üstün gayretini pazarlayan daha da fazlasını vermeye hazır biriydim. Zaten yeterince vermemiş miydim? Verdiklerimi köpürtecek, vereceklerimi vaat olarak satacak bir yapıtaşı benim genlerime konmamıştı.

Bana demişlerdi ki, ‘Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.’ Nereden bilebilirdim ki bu lafın geride bıraktığımız yüzyıla ait olduğunu, rafa kalkan nostaljik kitapların sayfalarında yer aldığını. Ben başka bir zamana, başka bir yere ait olmalıydım.

Kendimi anlatmak çoğunlukla aklıma gelmiyordu. Anlatmam gerektiği vakitte de kendimi ifade etmekte çok zorlanıyor, utanıyor, sıkılıyordum. Hiç bana söz verilmemişti ki…

Markalarımı, ürünlerimi dünyaya anlatabilir, pazarlayabilir ve satabilirdim ve öyle de yaptım. Hem de en iyi şekilde. Ama iş kendimi anlatmaya gelince, masanın altında bir süre saklanmayı tercih edebilirdim.

Bana ‘Nasılsın?’ diye sorulduğunda, hayatımda kimseye ‘Ya, aslında çok da iyi hissetmiyorum’ dememiştim. Kendimle ilgili iyi, olumlu olmayan hallerimin dillendirilebilir ve dinlenir olduğuna dair bir kayıt bende bulunmamaktaydı. Böyle bir kayıt olmadığında, zamanla insan kendisiyle temas etmeyi de unutuyor ve iyi olmadığında bile bunu fark edemeyip normalleştirebiliyor.

Böyle büyütülmüştüm. Pek çoğumuz gibi. Daha küçücük bir çocukken, düşsem de ağlamadan hemen ayağa kalkmayı, hıçkırığımı içime çekmeyi öğrenmiştim. Yas yoktu, acı yoktu, düşmek yoktu. Hepsi normal, olağandı. Bu durumu içselleştirme haline, kurumsal alemde ‘Kişisel Motivasyon’ deniyordu.

İçim ezik de olsa, canım yansa da kendimle üç maymunu oynamayı iyi biliyordum.

Bir şeyin mi var? Görmedim. 

Bir şey mi dedin? Duymadım. 

Şimdi ne mi yapacaksın? Bilmem, geçer, üzerinde durma.

Benim ait olduğum grup, olsa olsa ‘Hacıyatmaz’ olabilirdi. Yüksek Motivasyon sahibi olmak için biraz da 

‘Hacıyatmaz’ olmak gerekiyordu.

Çocukluktan itibaren bedensel acımı da, duygusal acımı da, deneyimlerin bende yarattığı öfkeyi de öylesine görmezden gelmeyi öğrenmiştim ki, bir süre sonra, hissedemez olmuştum. Aslında bizi bize yabancılaştıran bu davranış modeli, belki de bu topraklarda çoğumuza öğretilen, genetiğimize işleyen bir şeydi. Bir küçük erkek çocuğuna ilk öğretilenlerdendi: ‘Erkek adam ağlamaz!’ Ve bir kız çocuğuna hiç yakışmazdı öfke. 

O yüzdendi, üzüntüsünü yaşamaya izinli olmayan erkekler zamanla daha öfkeli adamlara, öfkesini yaşamaya izinli olmayan kız çocukları daha az mutlu kadınlara dönüştüler.  

Biz kadınlar dışarıda yıkılmaz kuleler olduk, içeriye ağlamayı öğrendik. Öfkemizi içeride biriktirdik. O öfkeyi bastırsak da, yok sayınca yok olmadı: Bazen üzüntüye, bazen yağa, kiloya, bazen anksiyete depresyona, bazen de başka başka şeylere dönüştü. Enerji böyle bir şeydi, asla yok olmazdı, sadece form değiştirirdi. Ve bir gün hepimiz kendimizi ‘Süperinsan’ formuna dönüşmüş bulduk.

Gün geldi ‘Hacıyatmaz’ formundaki ‘Süperinsan’ halimden sıkıldım. 

Sadece ‘insan’ olmak istedim. Canım isteyince ağlamak yakarmak; canım isteyince, bağırmak, canım isteyince karnımı tutarak gülmek istedim. Canım isteyince oturmak, canım isteyince kalkmak, canım isteyince gitmek istedim. Kendime sordum ilk kez, ‘Ya, benim canım ne istiyor?’

Kendime tüm hayatım boyunca sorduğum en zor soru oldu bu.

‘Bahar, sen ne istiyorsun?’

Kimse bana sormamış bu soruyu. Ben meğerse başkalarının istediğini istediğim sanmışım.Ben gerçekten ne istiyorum? Aman Allahım, benim istemeye hakkım var. Nasıl anlayacağım ne istediğimi? Ne vakit nasıl hissettiğimi keşfetmeliyim önce…

46 yaşındasın Bahar. Ee! Daha iyi. Kendimi tam da keşfedecek yaştayım.

Kendini Keşfet!

Dünyayı Keşfet!

Bu satırları okuyorsan, şimdi senin keşif vaktin… Başkasının ‘Süperinsan’ı olmayı bırak, kendin ol! Sen zaten hep süperdin. Olduğun halinle harika, tam da olman gerektiği gibi. Ne bir eksik, ne bir fazla. Kendi yolunda, yordamında, özgün ve eşsiz.

Hayat çok güzel!.. Her an sürprizlerle dolu. Kendi derin mizah anlayışı var. Tüm örtüleri kaldırdığında, dışarıdaki tüm ‘Süperinsan’ların, çıplak insan olduğunu görmek ne kadar rahatlatıcı. İnsandan insana bir kabulleniş, derin bir anlayış içerisinde olmak. Benim yaramın aynısının sende de var olduğunu bilmek ve saklamadan birbirimize yaramızı şefkatle göstermek ne kadar 

iyileştirici… 

Kendimi sevmeyi yeniden öğrenirken, bendeki seni sevebilmeyi öğrenmek ne kadar kapsayıcı… Bazen sevmeyi beceremeyip yeniden yeniden denemek, kendimden vazgeçmeden, kendini bilerek, her an yeniden keşfederek… Sevmek mecburiyetinden çıkıp sevemeyen halime de tanıklık etmek ne kadar özgürleştirici.

Sabırla, şefkatle…

Ben Bahar Soysal. 

‘Süperinsan’lığımı, ‘Hacıyatmaz’lığımı ve daha nice hallerimi bırakıyorum. 

Kendimle yeniden tanışmaya, bağ kurmaya, sadece insan olmaya yola çıktım.

Beni koruyan, kollayan, var eden maskelerimi görmeye hazırım, bırakmaya, özgürlüğe talibim.

Bunları yazarken korksam da, korkularıma meydan okuyacak kadar cesurum.

Ve benim adımın hiçbir önemi yok. Biliyorum ki, ben sende bir parçayım ve sen bende bir parçasın. Ve biz ayrılmaz bir bütünü ancak birlikte iyi edebiliriz.

Şimdi öze yolculuk vakti.

Gel, birlikte keşfedelim.

Kendini Keşfet!

Dünyayı Keşfet!

Dünya Senden Başkası Değil!

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER