Sözün bize yasaklandığı her yerde sözümüzü geri alacağız

Toplumsal cinsiyet mücadelesine adanmış bir ömür: Halime Güner. Çocukken tanıştı kadına şiddetle. İlk gençlik yallarından itibaren de bununla mücadele etmeye başladı. Aynı yolu yürüdüğü kadınlarla birlikte Uçan Süpürge Vakfı’yla taçlandırdı bu mücadelesini. Türkiye’nin ilk kadın film festivalin düzenleyerek önemli bir farkındalık oluşturdu. Ülkedeki adaletsizlik iklimine korku ikliminin de eklendiğinin altını çizen Güner, mücadelesini ve ‘cadı’ları konuştuk.

 

Halime Hanım sohbetimize hoş geldiniz. Öncelikle bu yılın başında Kanada Büyükelçiliği tarafından ‘2021 İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldünüz, sizi tebrik ediyoruz Dişi Business ailesi olarak. Sizinle Türkiye’deki kadın hakları mücadelesine ilişkin konuşmak istiyoruz ve elbette sizi de az bilinen yönlerinizle tanımak istiyoruz. Kadınların toplumsal eşitlik mücadelesini ‘şiddet’ sözcüğüne indirgemek istemiyorum fakat ne yazık ki bu da toplumsal bir gerçek. Siz nasıl tanıştınız şiddetle?

Dişi Business ekibinin bu güzel davetine ve aldığımız ödül için söylediklerinizden dolayı çok teşekkür ederiz. Biz aslında son aylarda dört özel ödül aldık: Muğla’nın Datça ilçesinde Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi (UKKSA) tarafından düzenlenen Knidos’un Sır’ı Sanat Festivali’nden Yaşam Boyu Onur Ödülü; Mimar Kerem Türker Vakfı’nın Lale Dikmen Türker Ödülü; Kanada Büyükelçiliği’nin verdiği 2021 İnsan Hakları Ödülü; PEN Türkiye Yazarlar Derneği tarafından verilen Duygu Asena Ödülü.

Bunları, Uçan Süpürge’nin 25 yıllık mücadelesinin sonuçları diye görüyoruz. Bizler mücadelenin içinden gelen kadınlar olarak bu alanda çalışmaya devam edeceğiz. Kıymetli olan, bunu görenlerin sayısının artması. Bu ödüler hak mücadelesi yapan tüm örgütler için bir moral bir motivasyondur. Çünkü bu ülkede kadının insan hakları için çalışan örgütler, kamu tarafından desteklenmiyor, tam tersi. Bu nedenle ödül verenlere  tekrar çok teşekkür ederiz.

Kadınların toplumsal cinsiyet eşitlik mücadelesinin ‘şiddet’ sözcüğüne indirgemek istemiyoruz ancak şiddet gündemin birinci maddesi diyorsunuz.

Çok haklısınız. 1987 yılında Türkiye’de kadınlar ‘Dayağa Hayır’ mitingi düzenledi. Bu 12 Eylül Askeri Darbesi sonrası yapılan aynı zamanda ilk mitingdir. Cesareti, konunun önemi ve büyük isyanı o dönem yine ilk kadınlar dillendirmiş oldu. Bu mitingin adı şiddet değil direkt ‘Dayağa Hayır’  mitingiydi.

O günden bugüne farkındalığımız daha çok arttı. Bunu hem kendi yaşadıklarımızdan hem de dünyadaki gelişmelerden haberdar olarak, örgütlenerek yaşadık. Bu konuda ‘Öğrendiklerimizi öğrendik, burada bitti’ demeden öğrendiklerimizi hayatımızda uygulayıp onun sonuçları üzerinden yeniden öğrenmeye devam ettik. Olan yasaların yetersizliğini dillendirmeye, tekrar uygulamadaki aksaklıkları görmeyi, mücadele etmeyi hiç bırakmadık.

Bu dönem hepimizi güçlü kılan, yasalarda var olan kanunların uygulama içindeki önyargılardan arındırılarak tarifler yapan feminist aktivist avukat arkadaşlarımız olduğunun da altını çizmek isterim. Bu dönem benim en çok tekrarladığım “Önyargı bilgi değildir” sözcüğü oldu. Kadına şiddeti önlemeye yönelik yasalar var ama önyargılar toplumsal cinsiyet eşitsizliği bilgisi içinde olan hâkimler ve savcılar ancak kendilerinde olan önyargılarla karar verdiklerini çok gördük. ‘İstanbul Sözleşmesi Yaşatır’ mücadelemiz de her gün daha çoğalarak devam ediyor.

Burada sadece şiddeti tek başına dillendirmek hiç şüphesiz doğru değil. Toplumda yaşanan eşitsizliğin hayatın her alanında görünüyor olması şiddetin her yönüyle yaşandığını gösteriyor. Onun için şiddetin tarifi çok çeşitlendi; psikolojik şiddet, dijital şiddet, ekonomik şiddet. Böyle birçok başlık var. Artık tanımı varsa mücadele stratejisi de ona göre yapılıyor. Kadın örgütleri bu konularda çalışmalar yaptı ve yapmaya devam ediyor.

Ben şiddeti çok küçük yaşta babamın anneme gösterdiği andan itibaren yaşadım. Buradaki isyanım, itirazım çocuk aklımla da olsa aile içerisinde çok anlatıldı.

Şiddete ilk ne zaman karşı çıkmaya başladınız? İstanbul Kız Lisesi’nde yatılı okurken ortaya koyduğunuz mücadeleyi bizimle paylaşır mısınız?

İstanbul Kız Lisesi’nde parasız yatılıda okurken sınıfsal olarak farklılıkların daha iyi farkına vardığımı söyleyebilirim. Bu farklılıklar sınıfsal olarak daha altta olan kadınların ekonomik şiddet yaşamasına sebep oluyor, eşitsizlikleri daha da görünür kılıyordu. Dolayısıyla ben toplumdaki bu eşitsizlikleri daha erken fark etmeye, görmeye başladım. Karakter olarak da bunu sineye çekmem çok zordu ve bu konuda bir şeyler yapmaya, sesimi yükseltmeye ihtiyaç duydum. Hak mücadelesi vermek toplumsal sorunlara duyarlı genç bir kadın olarak benim için bir zorunluluktu. Ancak bu toplumsal sorunlar içerisinde kadınların daha fazla ezildiğinin, emeğinin görmezden gelindiğinin de farkındaydım.

Uçan Süpürge Vakfı nasıl doğdu, nasıl bir ihtiyaca karşılık veriyor?

Uzun yıllar kamuda çalıştıktan sonra yine kadınlara uygulanan cinsiyetçi davranışlara ve eşitsizliklere yakından tanık olmuştum. Ayrıca ülkede kadınlara yönelik uygulanan ayrımcı politikalar konusunda herkes şikâyet ediyor, herkes bir şeyler yapmak istiyor, yapıyor ancak birbirlerinden çok haberdar olamıyorlardı. Birikmiş bunca deneyim, bunca mücadele pratiği varken kadınların birbirlerinden çok haberdar olamaması güçlü bir feminist örgütlenmenin ve dayanışmanın da gelişmesini zorlaştırıyordu. Bu çerçevede ortak dertleri olan birkaç kadın arkadaşımla bir araya gelip kadın örgütlerinin birbirleriyle iletişim kurmasını, birbirlerinden haberdar olarak deneyim aktarmasını mümkün kılacak bir sivil toplum örgütünü hayata geçirmenin hayalini kurduk. 1990’lar kadın örgütlerinin kurumsallaşmasının arttığı yıllardı. İşbirliği ve dayanışma, kadın örgütleri arasında en çok konuşulan konular arasındaydı. Tüm bunlara 1995 Pekin Dünya Kadın Konferansı Habitat Rüzgârı da eklenince, Uçan Süpürge bir ihtiyaç olarak doğdu. Bu ihtiyacı okumak için, hareketin içindeki kişiler ve gruplarla alanda tek tek görüşüldü, dayanışma ve işbirliği bizim için bir kök hücresi oldu. Ülkede var olan tüm kadın örgütlerinin veri tabanını çıkardık ve hangi ilde hangi örgütler var, hangi çalışmaları yapıyorlar, hepsini kayda almaya çalıştık.

Uçan Süpürge, bugüne kadar kadın örgütlenmesinde pek çok ilke imza attı. 1997’de Türkiye’deki kadın örgütleri arasında iletişim henüz çok zayıfken ‘Bölge Toplantıları’ başlatarak bu etkileşimin artmasına, ilişkilerin ve dayanışmanın güçlenmesine ortam yarattı. Bu toplantılar, ‘Köprüler Kuruyoruz’, ‘İlk Adım’, ‘Patikalardan Yollara’, ‘Kavşak’, ‘Aynı Çatı Altında’ gibi projelerle yıllarca devam etti. Uçan Süpürge’nin vizyonu, kadınların güçlendiği ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı herkes için adil bir dünyaya kavuşmak için değişim yaratmaktır. Şiddet, yasal haklar, temsil eşitsizliği, görünürlük, üretme ve yaratma gibi birçok farklı konuda farkındalık yaratmayı amaçlayan Uçan Süpürge, çocuk yaşta ve zorla evlilik sorununun Türkiye’nin gündemine girmesinde öncü bir rol oynamıştır. Çeyrek asrı geride bırakan Uçan Süpürge, bu amaçla toplantılar ve paneller düzenlemiş, yayınlar çıkartmış, televizyon programları yapmış, Türkiye’nin her yerinde yerel muhabir ağı oluşmasını sağlamış, üniversite öğrencileriyle yakın ilişkiler kurmuştur.

‘Uçan Süpürge’ metaforunun ilk akla getirdiği kavram ‘cadılık’. Cadı denildiğinde ise ilk akla gelenler büyücülük ve ‘kırmızı elma’yı prensese yediren kişi. Bu ismi seçerken amacınız neydi, neden bu ismi seçtiniz? Ve bu isim nasıl ortaya çıktı?

Uçan Süpürge hepimiz için birbirimizden öğrendiğimiz bir sivil toplum okulu oldu. Uçan Süpürge’nin adını kadınlar koydu. Böylece biz başından prensesler değil, ‘cadılar’ olmayı seçmiş olduk. Şimdi ‘cadı’ olmak birbirimizi tanıdığımız, birbirimize inandığımız, birbirimize güç verdiğimiz bir kadınlık haline dönüştü. İyi ki öyle oldu. Elbette sözün bize yasaklandığı her yerde sözümüzü geri alacağız, sesimizi, yumruğumuzu yükseltecek ve bunun bizden önceki kadınlardan aldığımız bilgisini, bizden sonra gelecek kadınlara aktaracağız. Bunun için buradayız ve her yerdeyiz.

Tarih boyunca kadınların görünür olmasını istemeyen sistem, onları hep baskı altına almaya, türlü eşitsizliklerle cezalandırmaya çalıştı. Ve baş edemediği, doğa ile barışık, toprağın bilgisine sahip kadınları kötülemek için de hep ‘cadı’ olarak tasvir etti. Bizler de 1996 yılında Türkiye’nin pek çok yerinden gelen aktivist kadınlarla yaptığımız bir toplantıda, hayalimiz olan birlikteliği dile getirip kuracağımız sivil toplum örgütünün ismi için kolektif olarak herkesin önerisini almak istedik. Ve öneriler arasından en çok oyu alan ‘Uçan Süpürge’ ismini oy birliğiyle seçmiş olduk. Yani yine birbirimizden güç alarak, kolektif iş yapmanın tadına vararak, herkesin kendinden bir parça bulduğu Uçan Süpürge adını bir kadın örgütlenmesi olarak hayata geçirdik. Çünkü bizler baskılar karşısında susmayan, adaletsizlikleri dile getiren, herkesin adil ve eşit bir dünyada yaşamasının hak olduğunu savunan ‘cadıların’ torunlarıyız!

Uçan Süpürge bir iletişim örgütü olarak kurulduğunda, temel amacı kadınları bir araya getirmek ve bir araya gelmelerini kolaylaştırmaktı. Bunun için bir araya geldiğimiz tek göz odadan, uluslararası toplantıların büyük salonlarına, sinemalardan konferans salonlarına, zoom odalarına, paklardan bahçelerden meydanlara, hep bir araya geldik, toplandık. Toplanmak cadılığın kimyasında var. Bunu iyi yaparız. Bu böyle.

Kadın hakları açısından gösterdiğiniz mücadelenin sürdürülebilmesi için kuşaklara aktarılması gerekiyor. Kuşaklar arası bir aradalık önemsediğiniz bir durum. Birikimlerinizi genç kuşaklara nasıl aktarıyorsunuz?

Uçan Süpürge, herkesin birbirinden öğreneceği çok şey olduğunu bilen, her türlü hiyerarşinin karşısında, geçmiş deneyimlerin aktarımının çok önemli olduğunu bilen bir sivil toplum örgütüdür. Dolayısıyla gençlere alan açmak, bu birikimleri onlara aktararak kuşaklararası diyalog kurmak bizim vazgeçilmez ilkelerimizdendir. Vakfımızın bünyesinde pek çok stajyerimiz, gönüllümüz var. Onlar bu topraklarda kadınlar tarafından geçmişten bugüne verilen mücadelelere hem yakından tanık oluyorlar hem çözüm konusunda öneriler getiriyorlar hem de projeler geliştiriyorlar. Bu bizim için son derece kıymetli bir şey.

Feminizm politik bir alan. Siyasi iktidar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıp kazanılmış haklarda geriye gidişe yol açarken, öbür yandan kadınlara seçme seçilme hakkını kendilerinin verdiğinin savunmasını yapıyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Şurası bir gerçek ki -bunu sadece bu topraklar için değil tüm dünya kadınları için söyleyebilirim- kadınlar her türlü kazanımlarını kendi tırnaklarıyla kazıyarak kazandı. Yani hiç kimse bu hakları bizlere kolaylıkla vermedi. Her kazanımın ardında büyük bir mücadele var. Osmanlı’dan bugüne toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele eden kadınlar hep oldu.

Muhafazakârlar arasında feminizme yaklaşım nasıl sizce?

Feminizm doğayla barış içinde, herkes için eşit ve adil bir yaşamı tarif eder. Dolayısıyla politiktir. Bir duruşu, hayata bakışı tarif eder. Muhafazakârlık ise ataerkil sistemin korunmasına yönelik kemikleşmiş bir anlayış olduğu için feminizmi düşman gibi gören ve onu reddeden bir yerde duruyor. Bu mücadele yüzyıllardır sürüyor, onun için kuşaklararası aktarım çok önemli.

Feminizm mücadelesinde kadınlar üzerinde mi erkekler üzerinde mi farkındalık oluşturmak önemli?

Sevgili Bell Hooks’un söylediği gibi, feminizm herkes içindir! Bu ataerkil sistem toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden beslendiği için zannedildiği gibi sadece kadınları değil erkekleri de ezmekte. Toplumsal roller her iki cinsiyeti de baskı altına alıyor. Elbette kadınlar her alanda daha fazla eziliyor. Bunun için başta kadınlar olmak üzere erkeklerin de bu konuda farkındalık geliştirmesi çok önemli

Siyasilerin, kadınların hak mücadelesine yaklaşımları sizce nasıl? Yarım asırdan fazladır bunun mücadelesini verdiniz. En zorlandığınız dönem hangisiydi?

Bu soruya cevap vermeden önce bulunduğumuz ortamı tarif etmek istiyorum. Meclis’in yüzde 83’ü erkeklerin oturduğu, karar verdiği kişilerden oluşuyor. Yerel yönetimlerin yüzde 97’si erkeklerden oluşuyor. Günlük yaşamımızı, içeceğimiz suyu, karanlık sokaklarda yürüyerek korkuyla eve geldiğimiz kaldırımları her şeyimizi yapan erkekler. Bu ülkede adaletsizliğin iklimini yaşıyoruz. Hayatımızın her alanında bunu hissediyoruz. Bir de buna korkunun iklimi eklendi ki bence en tehlikelisi. Bu iklimle daha da küçülmeye, başkalarıyla iletişim kurmamayı, içine ata ata dertlene dertlenen hayatı yaşamayı tarif eden bir iklim. Böyle bir ortamda mücadele vermeye devam ediyoruz. Hangi ortam daha kolay daha zor sorunuza, genel olarak bu ülkede kadınların siyasette olması hep zordu şimdi daha da zor diye yanıt verebilirim. Ama şu dönemde ‘Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum’ açıklamaları ve İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede vazgeçilmesi kadınları siyasette de görmek istememeyi tarif ediyor. Bu dönem eşitsizliğin hükümet politikası olarak ifade edildiğini, diğer yandan örgütlü kadın mücadelesinin de bu ortamda daha çok itiraz edip güçlendiğini görüyoruz. Sanki karanlığa en yakın olan aydınlık anını yakalamış gibi… ‘Her baskı kendi isyanını yaratır’ deriz ya, bu isyan kadınları siyasette daha çok görmemize yol açacak. Gelecek seçimlerde İstanbul Sözleşmesi nedeniyle zaten oy oranı düşmüş iktidara kadınlar daha da çok oy oranını düşürecek. Tüm siyasi partilere kadın örgütlerinin mesajları net.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER