Rana

Odamda, camın kenarındaki çiçekli koltuğuma oturup ağaçları, ağaçlardaki sincapları, bahçedeki tavukları, horozları, çiçekleri, geçip giden bulutları, uçan kuşları, cama vuran yağmuru, karın yağışını seyretmeye bayılıyorum. Kafamı kâğıtlar arasına geçirdiğim yıllar boyunca, kaçırdığım ne kadar çok şey olduğunu fark ediyorum. Bazen öylece etrafı seyrederken yakaza halinde eskileri görüyorum. Unutmak isteyen beynim ile hatırlamak isteyen bedenim arasında kalmış olmak beni çok yoruyor.

Bir senedir Polonezköy’de Alman bir ailenin, huzurevine dönüştürdüğü evlerinde kalıyorum. Bir aşçımız, iki hemşiremiz, hizmetlilerimiz, her gün sabah akşam gelen doktorlarımız ile çok konforlu bir hayatımız var. Unutkanlık hastalığı musallat olduğundan beridir insanlara daha çok ihtiyaç duyuyorum. Önceleri evdeki yardımcı ile idare ediyordum. Ama unutkanlık ilerleyince daha sıkı doktor gözetiminde kalmam gerekti. Evin yükünü de taşımakta zorlanınca, Nişantaşı’ndaki evimi kiraya verip buraya yerleşim. Burası üçgen çatılı, dikdörtgen camlı, ahşap karkaslı, üç katlı klasik stilde bir Alman evi.

Huzurevinin sahipleri Alman karı koca: Helga ve Oscar. Yıllar önce, konsoloslukta görevli memur olarak İstanbul’a gelmişler. Hafta sonları gidebilecekleri sakin bir yer ararken, bu eski Polonya köyünü keşfetmişler. O kadar sevmişler ki, Alman yapısında bir ev yaptırıp çocuklarını burada büyütmüşler. Zaman içinde çocuklar büyüyüp yurtdışına gidince, bir süre yalnız idare etseler de, yalnızlıktan sıkılıp, Almanya’dan gelen emekli parasıyla ufak tefek tadilatlar yaparak, bu güzel Alman yapısını huzur evine dönüştürmüşler. Ancak dört kişi kabul ediyorlar. Bu ara eski bürokrat Yılmaz Bey, Nevin Hanım, Semahat Hanım ve ben kalıyoruz. Altı ay önce Serkan Bey vardı, çocukları alıp götürdü. Onun yerine oğlu Semahat Hanım’ı buraya yerleştirdi. Sessiz, sakin, kendi halinde yaşayıp gidiyoruz.

Bahar geldi, bahçede sarı, beyaz çiçekler açmaya başladı, bahçe her gün biraz daha çiçekleniyor. Gözlerim açık, gözümüm önünde çocukluğum: Yeniköy’deki evimizin bahçesindeyim, renk renk çiçekler arasında koşturuyorum. Annemin kekinin kokusu mutfaktan bahçeye yayılıyor. Birazdan piyano öğretmenim gelecek. Mahallenin çocuklarının seslerini duyuyorum, çığlık çığlığa oyun oynuyorlar. Sıkı sıkı sarmaşıklarla sarılmış bahçe demirlerinin arasından yakan top oynayan çocukları gözlüyorum. Benim bahçeden çıkmam, çocukların da bahçeye girmesi yasak.  Top bir anda bahçe demirlerini aşıp içeri düşüyor. Bir oğlan çocuğu demirleri tırmanıyor, eli ile gel diye işaret ediyor. Topu alıp ona doğru gidiyorum. “Hadi sen de gel bizimle oyna.” “Annem kızar, hem birazdan piyano öğretmenim gelecek.” “Gel çok az bizimle oyna, sonra eve tekrar dönersin, kimse fark etmez.” Utangaç halimle duruyorum. “Elimi tut” diyor. Korkuyorum ama elini sıkıca tutuyorum, demirleri atlarken eteğim takılıyor, ağlamaya başlıyorum. Çocuk, “Sessiz ol!” diyor, bahçeye geri girip eteğimi kurtarıyor. Demirlerden atlıyoruz. “Ben Burak.” “Ben de Rana.” “Sen bizim takımda ol, yakar top oynuyoruz. Ortadayız, hadi gel.” Elimi tutuyor. Bir ileri bir geri ortada koşturup, toptan kaçmaya çalışıyorum. Piyano öğretmenimi görüyorum. Bu benim piyano öğretmenim değil. Fizik danışma hocam. Annemin sesini duyuyorum, evimizin demir sürgülü kapısı büyük bir gürültüyle açılıyor, içinden tanımadığım insanlar eşyamızı taşıyarak çıkıyorlar. Babam iflas ettiğinde ben çocuk değildim. Şimdi genç kız oldum, elimde valizim var. “Baba neden beni oraya gönderiyorsun? Ben sizinle yaşamak istiyorum.” Ağlıyorum.

Tekrar bahçeyi görüyorum. Ayşe hemşire yanımda, elinde bir bardak su, “Rana Hanım ben buradayım, hepimiz buradayız, bir yere gitmiyoruz” diyor. Çiçekli koltuğum, tığ işi diz battaniyem, sehpam, üzerinde cam şişede suyum, gözlüklerim, kitabım. Ahhh! Tamam, yeni evimdeyim. “Ayşe çocukluğumu gördüm, sokakta yakan top oynadık, çok koşturdum, yoruldum, ben biraz yatsam.” Elimden tutup kalkmama yardım ediyor, öylece uzanıyorum yatağıma. Gözlerim ağır geliyor, uyuyakalıyorum.

Birkaç gün odamdan çıkmıyorum. Biliyorlar. Yemeğimi, çayımı, suyumu odama yolluyorlar. Doktor sık sık kontrole geliyor. Böyle zamanlarda Ayşe hep yanımda. Böyle zamanlar, nasıl zamanlar ki? Ne oldu bana? Kalkmak istiyorum. Sen kimsin? Bir adam geldi, beyaz önlüklü, kalçamda bir sızı.

Kalkıp perdeleri açıyorum. Çamların arasından odama güneş süzülüyor. Ne şahane bir gün. Kapı çalındı, kahvaltım geldi. “Kahvaltıya aşağıya inmek istiyorum.” Atilla geldi, birkaç soru, tansiyon ve rutin kontrollerim yapılıyor. “Rana Hanım bugün iyisiniz, aşağı inebilirsiniz, ama lütfen dikkat edelim.” Ayşe hemşire, “Merak etmeyin yanından ayrılmam” diye cevaplıyor. Canım Ayşe.

Burada her şey çok düzenli ve lezzetli. Her sabah diyet kahvaltımız, öğlen ve akşam çorbamız, sağlıklı yemeklerimiz, öğleden sonra şekersiz kekimiz, bitki çayımız, kafeinsiz kahvemiz… Her şeyimiz var. Yemek yapmak Alman karı kocanın özel zevki. Sadece Alman ve Türk yemekleri değil, Yunan, İtalyan arada Fransız yemekleri de pişiyor. Soframız yemeklere göre renkleniyor; Yunan yemeği varsa mavi beyaz, İtalyan yemeğinde kırmızı lacivert, Fransız yemeklerinde işleme beyaz örtüler üstünde yaldızlı porselenler. Böyle akşamlarda kendimi başka bir ülkeye seyahate gitmiş gibi hissediyorum. İşim gereği dünyayı gezdim, şimdi anısı bile yok.

Bazen Ayşe albümleri alıp geliyor, birlikte bakıyoruz. Büyük amfilerde ders verirken çekilen sayısız fotoğrafım var.  Bazılarını hatırlıyorum, bazılarını hatırladım sanırken karıştırıyorum.  Yine de hatırlamadığım o kadar çok şey var ki. Bazı fotoğrafların arkasına tarihleri, isimleri not etmişim: John, Maria, Kaytu, Mösyö Fransua Londra/1997 – Dünya Bilim Kurulu. Dünya Bilim Kurulu üyesiymişim. Yanında bir koyun resmi, arkasında “İlk klon koyun Dolly” yazıyor. Dolly’yi hatırladım. Lakin kendimi hatırlamıyorum, kurulda ne yapıyordum? Kendime ne kadar yabancıyım.

Ayşe soruyor: “Londra’da ne kadar kaldınız?” “Bu albüm Londra’da resimlerle dolu, demek bir süre Londra’da yaşadım.” Sayfaları karıştırıyoruz, bir adam bana sarılmış, yanında yanak yanağa bir fotoğrafımız daha var. Aaa! Evet, hatırlıyorum Benjamin. Ne kadar aşıktık birbirimize. “Ayşe sen hiç aşık oldun mu?” “Rana Hanım okumam için hayatımda aşka yer yoktu, eğer yanlış bir şey yapsaydım babam beni okuldan alırdı ve ben de hemşire olup size hizmet edemezdim.” “Peki ya kocan?” “Beni okula gidip gelirken görmüş, anası karşı çıksa da ben okumuş kız alacağım diye tutturmuş. Haber yolladı, okul çıkışı bir kere gördüm. Sonra gelip istedi, evlendik. Şansım varmış, çalışkan, dürüst, sevgi dolu bir eşim var. Seviyorum da bu aşk mı bilmem. Misal, bizim hiç böyle sarmaş dolaş, yanak yanağa resmimiz yok. Zaten isteme, nişan, düğün üç ay içinde oldubitti. Rana Hanım bir nişanlılık resmimiz var, aramızda bir metre açıklık, ben gülmemişim bile. Düğün resmi ondan beter. Şimdi bakıp gülüyoruz çocuklarla.” “Ayşecim mutlusun ama.” “Aaa! Tabii mutluyum. Kimseye muhtaç olmadan yaşıyoruz. Burayı, sizleri çok seviyorum, Helga bana bildiği her şeyi öğretiyor. Baba evinde bu yemekleri, böyle sofraları görmedik ki biz. Hem sizin resimlerinizle dünyayı da geziyorum.” “Ahh! Canım, bir hatırlasam eminim ne güzel anılar vardır.” Ayşe yemek hazırlamak için gidiyor.

Çiçekli koltukta akşamüzeri güneşi bacaklarıma vuruyor. Ayaklarım panduf terliğimin içinde terliyor. Terliklerimi çıkarıp ayağımla kenara itiyorum. Ellerimi bacaklarımda gezdiriyorum. Yara izini görüyorum. Ahh! Üniversitede polisten kaçarken düşmüştüm.

Gözlerim açık, gözümün önünde yere yuvarlanışım: Etraf polis kaynıyor. Deniz önde yanında Cihan. Arkada bir dolu öğrenci. Okulun önünde Amerikan emperyalizmine karşı pankart açmışız. Birden ortalık karışıyor. Elimden birisi tutuyor, “Hadi gitmemiz lazım” diyerek beni çekiyor. “Oradan olmaz orası valilik!” Koşuyoruz, ahşap evlerin olduğu parke taşlı dar sokaklardan denize doğru iniyoruz. Yerinden çıkmış bir parke taşa ayağım takılıyor, yuvarlanıyorum, yarı kalkık rögar kapağına bacağımı çarpıyorum. Kapağın köşesi bacağımı jilet gibi kesiyor, kanıyor. Elimden tutup kaldırıyorlar, bacağıma bakmadan deniz kıyısına kadar iniyoruz. Balıkçıların sesi geliyor. “Rastgele usta. Bugün de rızkımızı verdi hamdolsun.” “Sana da rastgele.” Eve dönüyorum, babam evde bacağımı görüyor, anlatıyorum.  Çok kızıyor. Artık şoförümüz Şeref Amca beni okula götürüp getirecekmiş. Ben çocuk değilim baba. Okulun arka kapısından kaçıp Taksim’e gidiyoruz. Atlas Sineması’nda film izliyoruz, İnci’ye uğruyoruz, niyet tavşanından dileklerimizi alıp, okula geri dönüyoruz. Ön kapıdan çıkıp Şeref Amca ile buluşuyorum. Eve geliyorum, ev bomboş. Babam evde değil. Annem ağlıyor.

Kalbimdeki yaraya dokunur gibi bacağımdaki yaraya dokunuyorum. Ayaklarım üşümüş, panduflarımı giyiyorum.

Gözlerim açık, gözümün önünde koyu ahşap mobilyalı, kocaman koltuklu bir ev: Babam çalışma odasında. Kapı çalıyor. Mektup geliyor. Amerika’daki üniversiteye kabul edilmişim. Ben gitmek istemiyorum baba. Burada sizinle kalmak istiyorum.

Güneş gitti, hava kararmaya yüz tuttu. Birazdan akşam yemeği var. Üzerime düzgün bir şeyler giymeliyim. Diğer arkadaşlara ayıp olur. Krep eteğimin üzerine, boynumu kapatan yüksek yakalı, ipek Chanel gömlek çok yakışıyor. Ayağımda bu panduflar olmaz. Ortopedik ayakkabıları da hiç sevmiyorum, ayağıma hiç yakışmıyor, çaresiz giyiyorum. İnci kolyemi dışarı çıkartıp, takımı olan küpelerimi takıyorum. Saçlarımı geriye tarayıp, hafif pembe rujumu sürüyorum. Şalımı alıp asansörle aşağı iniyorum. Oscar beni salonda karşılıyor. Ne kadar iyi göründüğümü söyleyerek bütün zarafetiyle elini uzatıyor. Elimi uzatıyorum, reverans yaparak küçük bir öpücük konduruyor. Tam bir salon beyefendisi.

Gözlerim açık, gözümün önünde Benjamin: Yere diz çökmüş, elinde bir yüzük. “Benimle evlenir misin?” diye soruyor. Susuyorum.

“Rana iyi misin?” “İyiyim Oscar.” Oscar ve Helga’nın evlilik yıldönümü şerefine harika bir sofra hazırlanmış. Hepimiz bir aradayız; hemşirelerimiz Ayşe ve Berrak, Doktor Atilla. Şahane bir rosto var, yanında sadece haşlanmış sebze ve bu geceye özel hurmalı pasta. Atilla, Yılmaz Bey ve Zehra Hanım’ın birer kadeh şarap içmesine izin veriyor. Pikapta eski şansonlar. Helga ve Oscar dans ediyor.  Yılmaz Bey Semiha Hanım’ı, Atilla da beni dansa kaldırıyor. Kolunu belime sarıyor, küçük adımlarla dans etmeye başlıyoruz. Gözüm pikaba takılıyor.

Gözlerim açık, gözümün önünde Amerika’da o küçük kulüpteyim: Benjamin’in kollarında dans ediyorum. Çok mutluyum. Peri kızı gibi uçuruyor beni. Sonra sahnedeyim, ödül alıyorum. Yılın fizik bilimcisi Rana Komat. “Rana Hanım açın gözlerinizi, evdeyiz, Helga ve Oscar’ın evlilik yıldönümü bugün.” “Atilla ben otursam iyi olacak, hatta sen bana bir ilaç versen, kafam karışıyor yine.” “Tamam Rana Hanım, yormayın kendinizi.” Yemeğimi bile bitiremeden izin istiyorum. Ayşe ile odama çıkıyoruz. Pijamamı giymeme yardımcı oluyor. Uyumak istemediğimi, biraz oturacağımı söylüyorum. Gece lambasını açık bırakıp, tekrar geleceğini söyleyerek gidiyor. Gözlerimi kapatıyorum kokuyu, dansın güzelliğini, duygularımı, yakışıklı adamı hatırlamaya çalışıyorum. Ama nafile, uçup gitmiş bile.

Doktor kontrollerim, ilaçlarım sıklaştı. Ayşe neredeyse tamamıyla benim yanımda. Dün huzurevini, odamı, Ayşe’yi de hatırlayamamışım. Ayşe, doktora söylerken duydum. Atilla ile göz göze gelince başlıyorum anlatmaya: “Adım Rana. Yeniköy’de büyüdüm. Fizik okudum. Okullarda çalıştım.” Atilla hafif gülümseyerek, “Rana Hanım siz ödüllü bir fizik profesörüsünüz, harika işler yaptınız, ‘Okulda çalıştım’ diyecek kadar basit işler değil hem de.”  “Tamam oğlum öyleyimdir, şimdi karnım aç, yemek yemek istiyorum.” “Bugün biraz bahçede otursam olur mu?” “Bahçeden çıkmamak koşulu ile olur tabii, Ayşe’de size eşlik eder.”

Hafif bir yaz rüzgârı var, tıpkı Boğaz’ın esintisi gibi. Kuşlar cıvıl cıvıl. Helga bana ödül kahvesi yapmış, mis gibi kokuyor. Nasıl özlemişim hayatı. Biraz yürümek istiyorum. Ayşe koluma giriyor, bahçede usul usul yürüyoruz. Nevin Hanım odasının penceresinden el sallıyor, başımla selamlıyorum. Yoruluyorum, verandaya çok var dayanamıyorum, arka bahçedeki koltuklara oturuyoruz. Güneş yüzüme vuruyor. Ayşe seradan domates, biber toplamak için yanımdan kalkıyor. Mis gibi kokulu domatesler, biberlerle eve dönüyoruz. “Ayşe benim kendi evim nerde?” “Nişantaşı’nda Rana Hanım.” “Kimsem yok mu?” “Öğrencileriniz var, asistanlarınız var, gelip sizi ziyaret ediyorlar.” “Yaaa! Ne güzel.” 

Verandada oturuyorum. Ayşe tığ işi battaniyemi getirip, sırtıma koyuyor.

Gözlerim açık, gözümün önünde Nişantaşı’ndaki ev: Valizlerim kapıda. “Gitmeden tanışsaydın baba.” Babam maun ahşap masaya elinin ayası ile vurarak: “Asla olmaz, ben seni yabancı adamlarla fingirde diye okutmadım, buraya dönüp bu ülke için çalışacaksın.” “Baba o nasıl söz, biz iki okumuş yetişkin insanız, ben sadece aşık oldum. Bir tanısan gerçekten çok seveceksin, o da Boğaz’a, yemeklere, vapura, Beyoğlu’na bayılıyor.” Annem her zamanki gibi sessiz. Babam Nuh diyor peygamber demiyor. “Baba bak gidiyorum asistanlığımın son senesi, sonra birlikte buradaki üniversiteye kabul edilebiliriz.” “Yabancı damat olmaz Rana, son sözüm budur!” Benjamin yukarı gelmesi için haber beklerken beni görünce anlıyor, konuşmuyoruz. Şeref Amca bizi alana götürüyor. “Üzülme Rana, vardır babanın bir bildiği, sana bu kadar emek verdi, üzme babanı.” Sarılıp ayrılıyoruz. Benjamin’le el ele uçağa biniyoruz. Yaz sonunda mastırım bitiyor. Babam törene gelmiyor. Annemle haber yollamış, sakın o çocukla dönmesin buralara.

Verandaya öğlen güneşi geldi, güneşin tenimi ısıtan tadını seviyorum. Hafif bir rüzgâr da var. Çiçekler renk renk. Bir arının dairesel hareketlerle çiçekten çiçeğe nasıl geçtiğini gülümseyerek izliyorum. Doğayı izlemek ne güzel.

Gözlerim açık, gözümün önünde Benjamin: Bir dans kulübündeyiz. Benjamin kalkıp beni sahnenin ortasına getiriyor, bütün ışıklar sönüyor, sadece bizi aydınlatan bir ışık var. Yere çöküyor, cebinden kare küçük kadife bir kutu çıkarıyor. “Benimle evlenir misin?” Susuyorum. Işıklar sönüyor, Benjamin susuyor. Yüzüğü avucumun içine koyup, parmaklarımı kapatıyor. Yüzük elimin içinde. “Hemen cevap vermek zorunda değilsin.”  Şimdi hatırlamıyorum. Benjamin’e ne oldu? Ben hiç evlendim mi? Burası neresi?

Elimi sıkmışım, tırnaklarım etime geçip canım acıyınca fark ediyorum. Odama gitmek için yerimden kalkıyorum.

Asansöre yürürken Berrak yanıma gelip bana eşlik ediyor. Uzun süre odamdan dışarı çıkamıyorum. Çok uyuyorum. Ayşe sonbaharın geldiğini söylüyor. Perdemi açıyor, yatağımdan dışarı sararan yapraklara bakıyorum. Etrafta sonbahar hüznü.

Gözlerim açık, gözümüm önünde babam ve annem: Babam anneme bağırıyor.  “Satacaksın bu evi, borçlarımızı ödeyeceğiz.” Koyu renk büyük mobilyalı salona garip bir kasvet çökmüş. Annem yatak odasına gidiyor, bütün biriktirdiği paraları, ziynet eşyasını veriyor. “Sat bunları, öde borcunu.” “Yetmez! Satalım, diğer eve geçelim.”  “Kızın evi o, olmaz.” “Kızınsa kızın, yarın elin gavurunu getirir oturur, sana da zırnık vermez gavur!”  Babam tablasından bir sigara çıkarıp yakıyor, derin bir nefes çekiyor. Annem ağlıyor. “İhtiyacım var, borçlarımı ödeyeceğim.” Salona giriyorum.  “Ben Londra’ya gideceğim” Ortalık buz kesiyor. “Baba, ortaokul ve lisede yatılı okuttun, sonra okuldaki olayları bahane ederek beni Amerika’ya gönderdin. Şimdi de ben sizinle olmak istemiyorum. Metropolitan Üniversitesi’nden kabul edildim, gideceğim.” “Git ama sakın o yabancı adamla dönme, evlenirsen de bizi arama.” Böylece o gün babamla aramızda bir anlaşma yapıyoruz. Ben yabancı damat getirmiyorum. Evimiz satılıyor, annem ve babam benim için ayrılmış eve geçiyor. Ben kendimi işime, bilime veriyorum. Ödüller, unvanlar, nişanlar arka arkaya geliyor. Her başarımı eve, anneme yolluyorum. Bir daha asla o küçük kız da olamıyorum.

Şimdi biliyorum ki bu zarif bedenim unutmak istedikçe beynim hatırlamak için çaba sarf ediyor. Arada kalmak beni çok yoruyor.

Artık her şeyi unutmak istiyorum.

MÜGE MURAT
Latest posts by MÜGE MURAT (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER