Özgür yaşayacağız kadın cinayetlerini durduracağız

Gülsüm Kav’ı biz hep kadın hakları savunuculuğunda en ön saflarda görüyoruz. Evet, gayet tabii olarak tanınan ve bilinen bir isim Gülsüm Kav. Ancak Gülsüm Kav’ı biraz da yetiştiği atmosferden tanımak istiyoruz? Nasıl bir ailede yetişti, nasıl bir çocuktu? 

Ben Amasya’nın Merzifon ilçesinde doğdum 1971’de. Ancak bütün çocukluğum orada geçmedi. Daha sonra Ankara’ya taşındık. Ne ilgimi çekerdi derseniz, hareketliydim, oyunu çok severdim. Ödevlerini yapan bir öğrenci olmakla birlikte sokakta oyunla geçerdi. Eve geliş saatimiz babamın eve gelme saati olurdu, hava kararma saati. Bununla birlikte okumayı da çok seven, ödevlerini de yapan, okul başarısı fena olmayan biriydim. Okuma alışkanlığı da, evde babam dahil bir okuma alışkanlığı vardı. Evin en küçüğü olmam, ağabeyim ve iki ablam var, işte büyüklerin olması ve onların okuduğu kitapları benim de okuma imkânı bulmuş olmam, anlasam da anlamasam da o zamanlar, bana kitapları ve okumayı sevme alışkanlığı kazandırdı. Lisede biraz daha okuyan ve buna göre de hayatı sorgulayan, bana benzer arkadaşlar edindim. Çocukken de fark ettiğim birtakım eşitsizlikler vardı ama bunları tabi çocukken çok anlamlandıramıyordum. Daha sonra okuduğum kitaplar bunları anlamamı sağladı. Felsefeyle de ilgiliydim lisedeyken, nitekim üniversite sınavında işte çok net kafamda bir hedef olarak ODTÜ felsefeyi hayaller iken fen puanları iyi olan biri olarak, bütün öyle çocuklara yapıldığı gibi, bana da bunu boşa harcama felsefeyi nasıl olsa yaparsın denildi ve işte tıbbı seçtim. Hem oyuna hem okumaya meraklı bir çocukluk geçirdim. 

Sizi toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele etmeye iten o ilk kıvılcım neydi? 

Toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili aslında bütün eşitsizlikler ve sömürgeye karşı mücadeleyle üniversite yıllarımda tanışmış olmam götürdü diyebiliriz. Ben üniversite yıllarımda başka bir dünyanın mümkün olabileceğini, bu dünyadaki eşitsizlik ve sömürü biçimlerinin olmadığı bir sistem olabileceğini düşünüyor ve benim gibi düşünenlerle örgütleniyordum. Aynı zamanda okuldaki kendi özlük sorunlarımızla ilgili dernek çalışması ve yine başka kültürel çalışmalar diyebileceğimiz, işte tiyatro topluluğu kurucusuyum, öğrenci derneğinin kurucularındanım. Yani bir hak ve adalet ve eşitlik mücadelesi, bütün toplum için, toplumun yaşadığı eşitsizlikler için içindeydim hep. O yıllarda kadınların yaşadığı özel bir eşitsizlik türü olduğunu yeni yeni fark ediyor, işte bugünkü gibi örgütlü ve sistemli olmasa bile, diyelim 8 Mart’larda işte tiyatro topluluğu olarak, okulun öğrenci derneği olarak kendi çapımızda bir şeyler yapmaya çalışıyor idik. Benim okuduğum dönem 1990’ların sonu. Eskişehir’de 1990’lar Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde paralı eğitime Türkiye tarihinde, üniversiteler tarihinde geçiş adımlarının atıldığı ve buna karşı da güçlü öğrenci eylemlerinin yapıldığı zamanlardı. Bunun önemi var. Çünkü Eskişehir’de çok katılımlı büyük öğrenci yürüyüşleri  olmuştu paralı eğitime hayır diyen, eğitim bir haktır satılamaz diyen, ben de o öğrenci eylemlerinin içerisindeydim. Orada yetişmiş olmamın da daha sonraki toplumsal mücadelelere katkısı olduğunu düşünüyorum. Kadın mücadelesi açısından henüz orada böyle bir hareketimiz yoktu. Mezun olduktan ve İstanbul’da çalışmaya başladıktan sonra, elbette ki kadınların yaşadığı bir eşitsizlik olduğunun farkındaydım ve feminist olmak gerektiğinin de farkındaydım ama İstanbul’da yaşamaya başladıktan sonra feminist hareketle daha doğrudan tanışma imkânı buldum. 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, mücadelenizin sonucunda ortaya çıkan bir sivil toplum kuruluşu. Hangi cinayetin ardından platformu kurmak için harekete geçtiniz?

İstanbul’da yaşamaya başladığımda tanıştığım, eylemlere katıldığım kadın hareketi çok canlı sayılmazdı. İşte biraz içe dönük gündemleri de vardı. O gündemler arasında Güldünya Tören’in Bakırköy Devlet Hastanesi’nde öldürülmesi ve hastanenin önünde yaptığımız eylem benim için önemlidir, unutamayacağım bir eylemdir. Çünkü kadınların can meselesi bana göre en önemli meseleydi. O yıllarda henüz kadın cinayetleri diye adlandırılarak verilen bir mücadele yoktu. Hukukta da ‘töre saiki’ olarak ele alınmasına, ondan sonraki dönemde ceza kanunu değiştirilirken verilen kadın mücadelesi vesile oldu ve cezanın ağırlaştırılması sağlandı. O zamana kadar “Namusum için öldürdüm” denilen, bizim de ‘namus bahanesi’ diye adlandırdığımız suçlarda indirim söz konusuydu. Daha sonra 2005 Türk Ceza Kanunu’yla ilk defa bu suçlar ağırlaştırıldı ve bu önemliydi. Ben de o deneyim içinde bulunmaktan şöyle esinlenmiş oldum; yıllar sonra bir çöp konteynırında Münevver Karabulut’un  parçalanmış bedeni çıktığında bunun da benzer, kadın saikli bir cinayet olduğunun farkındaydık. Türkiye’de kadın cinayetleri illa ki bir aile meclisi kararı, töre saiki gerektirmiyor, bir erkeğin kararıyla daha doğrusu bir kadının modern haklarını kullanmaya çalışırken ya da kendi karar hakkını kullanmaya çalışırken öldürüldüğünü görüyoruz maalesef. Bunlardan bizim için köşe taşı olan önemli dava Münevver Karabulut idi. Bizi arkasından gelen gelişmeler nedeniyle de çok etkiledi. Çünkü bunun adı bir kadın cinayeti olduğu halde magazin konusu gibi ele alınıyor, içi boşaltılıyor, fail yakalanmıyor, yetkililer görevini yapmayıp bir de üstüne üstlük Münevver’in ailesini suçluyor, yani hukukta ‘mağdur suçlayıcılık’ dediğimiz, tam teşekküllü hukuki bir skandal da yaşanıyor iken biz bütün bunlara itiraz ederek, “Bu bir kadın cinayetidir ve durdurulması gereken çok önemli bir toplumsal sorundur” diye düşünenler olarak platformu kurduk. O günlerde ne gibi faaliyetlerde bulunacağımızı tam bilmiyorduk ama Karabulut Ailesi’nin yanına gidip, “Yalnız değilsiniz” demek çok isabetli oldu. Daha sonra “Asla yalnız yürümeyeceksin” sloganımızın doğmasına ve maalesef ki süren kadın cinayetlerinde öldürülen kadınların ailelerinin hep yanında olmamıza örnek oluşturdu. Yıllar içerisinde kadın cinayeti davaları, şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılması gibi pek çok davayı takip etmekle birlikte esas olarak kadınların zarar görmesini engellemek, zarardan korumak için 6284 sayılı koruma kanununun uygulanması, tüm kadınların hak arama yollarını tanıması ve yine sorunun sürekli izlenmesi, takibinin yapılması için raporlar oluşturulması gibi önemli toplumsal bilinç yaratılmasını da sağladığımızı düşünüyorum. Yıllar içerisinde dava çeşitlememiz arttı. Yani Türkiye’de çocuk istismarının gündeme geldiği zamanlarda kız çocukları başta olmak üzere erkek çocuklarının istismar davalarını da takip eder olduk. Çok yönlü bir faaliyet yürütürken derneğimize dava açıldı. 

‘Kanuna ve ahlaka aykırı faaliyet yürütmek’ suçlamasıyla açılan fesih davası hangi aşamada? Platformu neden kapatmak istiyorlar?

Derneğimize açılan davada, “ahlaka ve kanuna aykırı faaliyet” ifadesi çok ironik. Biz senelerdir 6284 başta olmak üzere kanunlar uygulansın, kadınlar korunsun, hatta böyle bir sloganımız da var, “Yasayı uygula, kadını yaşat” diye, yasalar uygulansın diye uğraşan tarafız. İkincisi ahlak konusunda da LGBTQ+’ların haklarını savunuyor olmaktan dolayı böyle bir suçlamaya maruz kalmanın kendisini ahlaksızlık olarak görüyoruz. Bu gerçekten de büyük etik problemdir. İnsan hakları herkes içindir. Böyle bir ayrımcılık ahlaki değerlerle bağdaşmaz, etikle bağdaşmaz. Elbette ki biz hakka kimin ihtiyacı varsa savunacağız, ayrımsız tüm bireylerin, hakları ve özgürlükleri kısıtlanan herkesin yanındayız. LGBTQ+ bireylerin de bu ülkede ve özellikle son zamanlarda nefret suçlarına maruz bırakıldıklarını görüyoruz, sonuna kadar onları savunacağız. Bu nedenle ahlaktan bahsedenlerin kendilerinin ahlaki sorunu olduğunu düşünüyoruz. Nitekim bunu en güzel şekilde de dernek davamızda aileler ifade etti, “Derneğimize ahlaksız diyenler, bizim ahlakı bulduğumuz yer burasıdır” dediler. Bu yeterli bir cevaptır diye düşünüyorum. 

İki duruşmamız görüldü. İki duruşma da hem adliyenin içinde hem dışında tarihi ders niteliğindeydi. Çok güçlü bir dayanışma gösteriliyor derneğimize. Biz de bundan çok büyük bir kuvvet alıyoruz. Hem aileler hem barolar, başka kadın kurumları, hep birlikte derneğimizin davası olmayı aşan şekilde artık tüm kadınların davası haline gelerek sürdürüyoruz duruşmaların takibini. Ocak ayına ertelendi duruşma. 

Sizinle bu röportajımız 25 Kasım’da Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde yayınlanacak. Kadın hakları mücadelesinde Türkiye’nin bulunduğu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadın hakları konusunda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu çok vahim değerlendiriyorum. Kadın cinayetleri devam ediyor ve özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekildikten sonra nitelik de değiştiriyor, daha vahşi karakter kazanıyor, şüpheli kadın ölümlerinin artığını ve bizim 6284 sayılı can kurtaran kanunumuzun uygulanmasında skandal düzeyde ihmallerin olduğunu, yani kadınların bir değil, iki değil, beş değil, 10 değil, 40’ın üzerinde korunmak isteyip de korunamadıklarını, öldürüldüklerini görüyoruz. Kadın cinayetleri oranlarında da ne yazık ki azalma gözlemiyor durumdayız ve şüpheli ölümlerle bu daha da muğlaklaşıyor. Şu anda şiddetle ilgili bir sıralama yapılsa, dünya ülkeleri sıralaması yapıldığında da Türkiye’nin çok olumlu bir noktada olmadığını biliyoruz. Bunun temelinde başka bazı önemli altyapı sorunları var. Örneğin kadın işsizliği de çok yüksek ve Avrupa’da ilk sıralardayız. Kadınların bu ekonomik güçsüzlüğü zaten şiddete de daha açık olmalarına neden oluyor. Bu yüzden şiddetle mücadele de çok bütünsellik gerektiriyor. Şu anda acil yapılması gereken hem koruma kanunu gibi kanunların uygulanmasını sağlamak hem de kadınların başta ekonomi olmak üzere güçlendirilmesi ve tam olarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması. 

Kadınlar sizce neden şiddete maruz kalıyor, kullandığınız ‘Yeni Havvalar’ kavramıyla birlikte bu soruya yanıt verir misiniz?

Kadınların Türkiye’de değişmekte olduğunu düşünüyoruz, bu yeni bir şey değil, epey uzun bir zamandır yaşanıyor. İletişim araçları, sosyal medya ve kentleşmenin gündelik hayatı değiştirmesi, modern hayatla ve modern haklarla kadınların daha fazla tanıştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu bir tarihsel ilerleme. Erkeklerin de değişmeye ihtiyacı var, kadınlar değişiyor. Bu değişime birtakım avantajlarını kaybedeceklerini düşünen erkekler ayak diriyor durumda. Kadınların en çok öldürüldükleri dönemin boşanmaya çalıştıkları evre olduğunu biliyoruz. Boşanmak Medeni Kanun’la tanımlanmış modern bir hak, medeni bir hak, memleketteki medeniyet seviyesini de gösterir. Ama Türkiye’deki kadınlara neredeyse haram gibi bir halde, ölümü göze almak gerekiyor bunu denemek için. Fakat bir taraftan da kadınlar ne kadar etkileyici ki durmuyor ve bu haklarını kullanmayı denemeye devam ediyorlar. Bu çok etkileyicidir. Kadınların değiştiğinin başlıca göstergesidir. Bu haklarını kullanmalarına kadınların ayak direyen erkeklerin gerekirse şiddet de kullandıkları hale onay veren, bunun önünü açan, erkek şiddetine tavır almayan, kadınların yanındayım demeyen bir siyaset olduğu sürece de bu devam ediyor. Oysa ki her ülkenin yaşadığı bu geçiş dönemini biz bu kadar gerilimle yaşamayıp kadınların hak ve karar haklarının gayet temel bir hak olduğunu söyleyen bir siyasi iradeyle şiddete karşı net bir tutum alıyor ve şiddeti ortadan kaldırmak için gerekli sözleşme ve yasaları uyguluyor olsaydık hiç bu krizi, bu kadar can kaybını yaşamayabilirdik. Bu açıdan ‘yeni Havvalar’ dediğimiz Türkiye’de kadınların gayet sağlıklı biçimde toplumun ilerleyişine uyum göstererek, tarihin ilerleyişine uyum göstererek değişmesidir. Bu değişime ayak uydurmayan, illa ‘eski avantajlarımı ve iktidarımı korumak istiyorum’ diyen erkekler de ‘eski Ademler’. Oysa ki erkeklerin de değişmesi onlara da daha iyi gelecek, daha sağlıklı bir yoldur ve bütün toplumu iyileştirecektir diye düşünüyorum. 

Türkiye’de kadına yönelik şiddet tablosunu değiştirmek, kadın cinayetlerini önlemek için acil ve öncelikli hangi adımlar atılmalı?

Bence en acil adım şu olmalı; bizim verilerimize göre kadınların yarıdan fazlası boşanma evresindeyken ateşli silahla öldürülüyor. Dolayısıyla Türkiye’de boşanma adımı atmış her kadının şiddetten korunma ihtiyacının sorulması, şiddetten etkin bir şekilde korunmaları ve öte taraftan da ateşli silaha ulaşmanın bu kadar kolay olmasının önüne geçilmesi… Türkiye’de bireysel silahlanma da çok artıyor ve namlunun ucunda da hep kadınlar oluyor maalesef. Bunu Umut Vakfı verileriyle de ortaya koyuyor. Ateşli silahlarla ilgili sınırlamaların bir kere akut olarak konunun bir kısmını çözeceğini düşünüyorum. Ama şiddetle mücadele bütünseldir ve tek başına bir faktörle olmuyor. İşte bu yüzden İstanbul Sözleşmesi de çok önemli bir belge, çok önemli bir harita bunu gösteren. Yani bize ‘bir yerde şiddet devam ediyor da şurada, şu tarafta biz nasıl korunacağız’ı anlatmıyor. O şiddetin kendisinden kurtulacağımız yolu anlattığı için bir önleyici tedbirler, şiddetin ortaya çıkmasına neden olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğu için tüm alanlarda eşitlik politikaların uygulanması başta çalışma hayatı olmak üzere siyaset, eğitim her alanda kadınların eşit haklarının yaşama geçmesi. Böyle bir toplumda şiddet cesaret bulamayacaktır. İki, eğer bir şiddet söz konusu olursa hemen böyle  bir topluma ulaşamadığımız bir durumda etkin bir şekilde korunması, korunma yasasının, 6284’ün, etkili uygulanması gerekiyor. Üçüncü adım da, bunlara rağmen bir kadın şiddet nedeniyle zarar gördüyse, etkin soruşturma kovuşturma yürümesi ve adaletin sağlanması, cezasız bırakılmaması gerekiyor. Dördüncü adımda, kadınların geleceğe dönük güçlendirme politikalarının da somut olarak ortaya konulması ve yaşanması gerekiyor. Bu dört temel basamak tam teşekküllü uygulanacak ki biz kadınların şiddetten kurtulduğu bir hayata kavuşabilelim. Ama sadece kadınlar değil bütün toplumun her türlü eşitsizlik ve sömürü biçiminden tam olarak kurtulduğu bir dünyada kadınlar da şiddetin yeniden hortlamayacağı bir güvenceyle yaşayabilirler. Kendimizi kurtardığımız bir ana ulaşsak bile bütün toplumdaki ezilenler ve eşitsizler için de adalet istemeye devam edeceğiz. Ve herkesin tüm hak ve özgürlüklerinin kazanıldığı zamana kadar mücadeleye devam diyorum. 

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER