Nihayet kadınla buluşan sanat: Tezhip

Nilüfer Hanım, sohbetimize hoş geldiniz. Sabır, zaman ve biat ile ancak ortaya çıkarılabilecek bir sanata, tezhibe gönül veren birisiniz. Hem de ilk gençlik yıllarınızdan. Tezhip sanatını konuşmak istiyoruz ama önce sizi sizden dinleyelim. Nilüfer’in küçüklüğünü tanımlayan kavramlar nelerdi, nasıl bir çocuktu? 

Söze çok doğru bir tespitte bulunduğunuzu söyleyerek başlamak istiyorum. Zira, büyük bir emek, sabır ve sevgiyle icra ettiğim bir sanatım var. Burada özellikle ‘sevgi’ kelimesini vurgulamak isterim. Çünkü sevmeden baş döndürücü bir hızla akan bu çağda böyle bir emek ve sabrın kolay kolay göze alınamayacağı kanaatindeyim. 

Ben 1957, İstanbul doğumluyum. Çok küçük yaşlarımdan itibaren, hep çok meraklı bir çocuk olduğumu söylemeliyim. Etrafımda ne varsa ilgimi çekerdi ve pek çok şeyle başarana kadar uğraşırdım. Hâlâ kaybetmediğim bu merak duygusu sanırım hayatımın yönlenmesinde en önemli unsur olmuştur.

Aslında bir tarihi eser meraklısısınız. Hedefiniz de arkeolog olmaktı. Ancak Ord. Prof. Süheyl Ünver’in komşunuz olması hayatınıza yön verdi. O ilk tanışma anlarınızı, tezhiple ilk buluşma anlarınızı bizimle paylaşır mısınız? 

Çok küçük yaşlarımdan itibaren, aile büyüklerimizden intikal eden antika eşya ve objeler sanırım tarihi eser merakımı tetikleyen unsurlardan biriydi. Arkeolog olmak, bilinmeyenin, bulunmayanın peşinde koşmak merakım da aynı yaşlar da başlar. Elbette bunda okuduğum kitapların, izlediğim filmlerin de etkisi büyüktür. Böylelikle hedefime arkeolojiyi koydum. Bu benim için kayıtsız şartsız bir hedefti ve tartışmaya tamamen kapalıydı. Özellikle klasik arkeoloji ‘Ege-Yunan-Roma’ çağları merakımı öylesine çekiyordu ki, benim için “Sadece arkeoloji okurum, başka hiçbir branşı okumam” dedirtecek kadar yüksek bir idealdi. Üniversite sınavlarında sadece İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nü yazarak kazandım veya diğer bir tabirle hayallerime kavuştum. 

Ama ilginç olan şudur ki, henüz lise öğrencisiyken, aynı apartmanda oturduğumuz çok kıymetli hocamız Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in hayatıma ve sanatıma yön veren en önemli amil olduğunu çok sonra kavrayabildim. Onun nevi şahsına münhasır müstesna şahsiyeti, hep yol göstericim oldu. Hocamızın derslerindeyken aslında Türk kültürünün ne kadar derin, klasik sanatlarımızın nasıl bir derya olduğunu keşfetmeye başladım. Gençliğin verdiği cesaret ve özgüven biraz daha hızlı yol katetmeme vesile oldu, ama açık konuşmak gerekirse, hocamızın ‘İnce Sanatlarımız’ diye adlandırdığı kitap sanatlarımızın 1000 yıllık bir medeniyetin en önemli yapı taşları olduğunu öğrenmek oldu sanırım beni asıl heyecanlandıran.

Arkeoloji ve tezhibin, kendinizi bulduğunuz, ortak yanları var mı?

Anadolu topraklarında milat öncesinden başlayan binlerce yıllık uygarlıklar ve gelip geçen kavimler, bu toprakların bugünkü sahibi olan bizlere durmaksızın bir şeyler fısıldıyorlardı ve bunun önlenemez merakı, hep okumaya, araştırmaya, öğrenmeye sürüklüyordu. İşte arkeoloji böyle bir cazibe noktasıydı benim için. Ama doğuştan genlerimize kodlanmış medeniyetimizin kültürel, sanatsal ve manevi değerleri de bir o kadar yüksek cazibe noktasıydı.

Gençlik yıllarımda birinden diğerine koşturup dururken, kültürel ve sanatsal mirasımızın paha biçilmez kollarından biri olan tezhip, vazgeçilmezim oldu. Zira farkına vardım ki, sanatın devamlılığı esasını benimsemek en doğru düşünceydi. Çünkü sanat kavramı adeta canlı bir organizma gibi nefes alıp veren, hep hareket halinde olan ve sürekli zamana ayak uydurarak hayatiyetini devam ettiren bir yapıydı. İşte bu sebeple, sanatın kesintiye uğraması, hayatın kesintiye uğramasıyla eşdeğerdi. O halde, her kavmin sanatı, o zaman diliminde yapılıp bitirilmiş, bir sonraki çağda ancak sıfırdan başlanması gereken bir var oluş biçimi olamazdı. Sürekliliği olmalı, adeta devam edegelen zincirin bir halkası olarak tarihi süreçte yerini almalıydı. 

İşte bu bakış açısına göre, bu topraklarda varlık gösterip, yerini bir diğerine bırakarak çekilen tüm medeniyetlerle, bu toprakların şimdiki sahibi Türk medeniyetinin de yolculuğu aynı idi. Biz de bu kesintisiz yolculuğun bir parçası olarak sanat sahnesinde yerimizi alıyorduk. O halde ben de, kendi zaman dilimimi yaşarken, üzerime düşeni yapmalıydım.

Yaklaşık yarım asırdır bu sanatla ilgileniyorsunuz. Tamamen tezhibe teslim olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?

Haklısınız… 1975 yılında, henüz bir lise talebesiyken başladığım bu kadim sanatımızda, 50 yılı doldurmama birkaç yıl kaldı. 

Tezhibin, klasik kitap sanatlarımızın paha biçilmez kollarından biri olduğunu, icra etmenin büyük bir özveri ve tecrübe istediğini hissetmemle başladı her şey. Zamanın akışına tamamen ters orantılı, adeta nefes bile almayı durdurarak çalışırken kendime şu soruyu sormaya başladım: “Sanatta, geçmişle tüm bağlantıları kopararak hareket etmek özgürlük müdür?” Sonra gördüm ki, sanatsal kodları sadece bu çağla ilişkilendirilebilen bir toplumda sanatla uğraşıyor olmak gerçek bir özgürlük sayılabilir, örneğin Amerika gibi… Zira sorumluluğunu taşıdığınız, sizi siz yapan derin bir tarihi ve kültürel geçmişiniz yoktur. Ama bizler gibi çok köklü bir medeniyetin evlatları olmak ve hele Anadolu toprakları gibi çok özel bir coğrafyada yaşamak ağır bir sorumluluk duygusudur.

İşte bu sorumluluğun farkına vardığım anda teslim olmuştum ve dönüşü olmayan bir yolda yürüdüğümün farkındaydım, pek de dönmeye niyetim yoktu. Zaten bir sanatçı için, ömrünü adadığı bir sanattan vazgeçmek, uğruna yaşanacak ve uğruna ölünecek bir idealden vazgeçmek gibidir. Bu adeta imkânsızdır.

Tezhip sanatının ne olduğunu okuyucularımızla paylaşır mısınız? İlk örnekleri Uygurlarda görülen bu Türk geleneği nasıl bir yol aldı bugüne kadar? İslamiyet bu sanata nasıl yön verdi?

Tezhibin, ‘ayrıntıların sanatı’ olduğunu söylememiz yanıltıcı olmayacaktır. Zira ne kadar emek verilirse verilsin, kompozisyon, işçilik, renkler ve motifler arasında bir ahenk ve uyum sağlanamazsa, olgun ve etkileyici bir eser ortaya çıkarmak mümkün olmaz. 

Türk tezhip sanatını, altın kullanarak yapılan kitap süsleme sanatı diye tarif etmek en doğru olandır. Anlamını biraz daha genişletirsek, altının yanı sıra boya da kullanarak, sadece kitaplarda değil, hat levhalarında, fermanlarda, hatta ahşap ve deri üzerinde, geleneksel motiflerimizin uygulandığı tezyinattır, diyebiliriz. 

Tezhip sanatı, medeniyetimizin bütünü içerisinde bugün bizim tanımladığımız alandan çok daha geniş bir anlamı içerir. Tarihi süreçte tezhip yapan sanatçılar sadece kitap süslemekle kalmayan, çeşitli alanlar için desen üreten çok yetenekli tasarımcılar olarak göze çarpar. Sanattaki tüm ekolleri, üslup değişikliklerini, yeni akımları müzehhip olarak adlandırdığımız bu sanatçıların belirlediğini görüyoruz.

Malum olduğu üzere, Osmanlı’da tezhip sanatı, saray nakışhanesinde, çok kalabalık bir sanatçı ekibi tarafından icra ediliyordu. Bu meşakkatli sanatta, ‘ustalar, çıraklar, altın ezenler, altın sürenler, cedvel çekenler, tahrir çekenler ve renklendirenler’in oluşturduğu bu kalabalık kadro tarafından meydana getirilen eserler, çoğunlukla imzasızdı. Zira çok zaman ve emek isteyen bu sanatta mecburen ‘kolektif’  bir çalışma ve uygulama vardı.

İslamiyet’ten önce, Türklerin pek çok kültürel etkiye açık olduğundan bahsetmek isterim. Çinlilerin,  İranlıların ve Hintlilerin motiflerdeki etkileri inkâr edilemez. Semboller ve hayvan motiflerine süslemelerde sıkça rastlanmıştır. Orta Asya gerek savaşlar, gerek ticari ilişkiler, gerek komşuluk ilişkileriyle, pek çok dinin ve dilin etkisinin görüldüğü bir alandır. Türklerin İslamiyet’i kabul edişleriyle, yanlarında getirdikleri bu uzak doğu etkileri, ön Asya ve Bizans etkileriyle birleşip harmanlanarak, Avrupa içlerine kadar yürüyen evrensel bir ‘Türk-İslam tezyini sanatları sentezi’ ortaya çıkmıştır.

İşte bu tarihi yolculukta, tezhibin ne denli önemli olduğunu, Türklerin kitaba ve kitap sanatlarına nasıl değer verdiklerini, gerek Türkiye’deki gerekse dünyanın dört bir yanındaki müzelere dağılmış, paha biçilemez elyazması kitaplardan anlamaktayız. Bugün 400.000 civarında tahmin edilen bu el yazmaları, sanırım sorduğunuz sorunun tam da cevabıdır.

Tezhibin malzemeleri ve renkleri nelerdir? Neden altın kullanılıyor, sürekliliği olduğu için mi yoksa zenginliğin sembolü olduğu için mi?

Tezhip, su bazlı boyaların kullanıldığı çok ince doğal kıl fırçalar yardımıyla yapılan, çok detaylı bir sanat koludur. Lacivertin ağırlıklı olarak; diğer renklerin de tâli olarak, altının yanında kullanıldığı bu sanat dalı, yüzyıllar içinde gelişerek, özünü bozmadan değişip ilerleyerek çeşitli ekoller oluştururken, renklerde de zamanın ruhuna uygun küçük değişikliklere gidilmiştir. Yine de, lacivert ve altının bir arada oluşturduğu çarpıcı etkiden asla vazgeçilmemiştir.

Hem gücün hem zenginliğin sembolü olmasından hem de asla eskiyip yok olmayacak ve değerinden hiç kaybetmeyecek bir maden olarak, altın tezhibin olmazsa olmazıdır. Tezhip sanatı, o ihtişamlı görüntüsünü bu madene borçludur.

Bir diğer bakış açısıyla, dünya üstündeki tüm imparatorluk devletlerinde görülen devamlılık esası, Selçuklu; Osmanlı gibi imparatorluk devletlerinde de görülmüş ve bu sayede sanatlarını en yüksek seviyeye çıkarabilmişlerdir. Sahip oldukları güçten dolayı, yaşadıkları tüm coğrafyalarda, medeniyetlerini hâkim kılabilmiş, sanatlarının özgünlüğünü de dış etkilerden koruyabilmişlerdir. Bu bakış açısıyla incelediğimizde, altının sanatla ilgisi pek de göz ardı edilemez.

Tezhip sanatı hangi dönemde zirveye çıktı? Şaheserler hangi dönemde ortaya çıktı? Matbaanın icadı tezhibi nasıl etkiledi?

Aslında her sanat bir ihtiyaçtan doğmuş, sonra insanların ince zevklerine hitap ederek sanat eseri hüviyeti kazanmıştır. Bilindiği gibi Orta Çağ’dan itibaren tüm dünyada sanat, kutsalla ilişkilendirilerek yapılmıştır. Bizim klasik kitap sanatlarımız da böyledir. Yaratıcının kelamını en güzel şekilde yazabilme çabası hat sanatını, bu kelamı en görkemli şekilde, altınlarla bezeyerek süsleme arzusu tezhip sanatını, yaşanan olayları tespit edip belgeleme ihtiyacı minyatür sanatını geliştirerek çok yüksek seviyelere çıkarmıştır.

Tezhip sanatının serüveni 8’inci yüzyıldan itibaren Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru bir yolculuksa da, giderek bir saray sanatı geleneği oluşturması ve Osmanlı’nın sınırlarının  üç kıtaya yayılmasıyla, 16’ncı yüzyıl hem siyasi hem kültürel hem de sanatsal olarak zirve yaşandığı bir zaman dilimi olmuştur. En şaheser tezhip örnekleri bu dönemdedir ki, bunun tartışmasız en önemli örneği ‘Karahisari Kuran-ı Kerim’dir. Hem hat hem de tezhip olarak bugün bizlerin de feyz aldığı çok özgün kaynak bir eserdir.

Ne yazık ki, Osmanlının son yıllarında yaşanan ekonomik ve sosyokültürel çalkantılar, sonun başlangıcı olurken, bu gidişe dur demek imkânsız hale gelmiştir.  Bu arada sanayileşme de toplumları yeniden formatlayıp,  gerek sosyal hayatta, gerek devlet ve toplum yapısında genel geçer tüm duruş ve anlayışları teker teker değiştirerek ve değişimin gerekliliğine insanları inandırarak yoluna devam etmiştir. Dolayısıyla dünyanın genel konjonktürü, el işçiliğinin yerine makineleri koyarak, onları değersizleştirmiştir. Bu da kitap sanatlarımızı yok olma seviyesine getirmiştir.

Tezhipte stilizasyon kavramına çok önem veriyorsunuz. Nedenini paylaşır mısınız bizimle?

Tüm geleneksel sanatlarımızda olduğu gibi, tezhip sanatımızda da bir kavram ve sembol zenginliği vardır. Bu sanat yüzyıllarca, kendi motif ve kurallarını oluşturarak özünü değiştirmeden günümüze kadar gelebilmiş ve günümüzde de yeni formlar oluşturmaya devam etmektedir. Zira iç dinamiklerinde bu güce fazlasıyla sahiptir. Bu da stilizasyona verilen önemden, yani tabiatta görülen her canlının ‘üsluplaştırılarak’  çizilmesi yüzündendir.  

Bu özellik, sanatımızın çekiciliğini daha da artırmaktadır. Zira sanat eserine bakıldığında, bir ahenk içerisinde çizilen tüm motifler gerçeği olduğu gibi yansıtmasa da, ruhumuzda görünür kılmaktadır. Bilindiği gibi, Türk sanatında motifler sade bir yorum ile iki boyutlu olarak ele alınmıştır. İşte bu motiflerin gözümüzdeki tezahürü de anlaşılacağı üzere, başka başka olmakta ve üçüncü boyutu görünenin ardında hissettirmektedir. Kısaca biz iki boyutlu çizilen bir çiçeğin üçüncü boyutunu adeta gönül gözümüzle algılamaktayız. Zira stilizasyonla basitleştirilen, çizimlerin algı dünyamızda ve belleğimizdeki ömürleri çok daha uzun ve etkilidir. Bu sebeple tezhipte stilizasyon çok önemlidir.

Tezhibi oluşturan motiflerden bahseder misiniz? Siz en çok hangi motifi beğeniyorsunuz?  Kaybolan, yani yapılmayan motifler var mı?

Biraz önce bahsettiğimiz stilize motifler tam da bu sorunuzun cevabı mahiyetindedir aslında. Tezhipte doğada var olan tüm canlılar mevcuttur ama birebir görüldükleri gibi çizilmezler. Örneğin nebati motifler, çiçekler ‘hatai’ olarak adlandırılırken, hayvansal motifler ‘rumi’ olarak adlandırılırlar ki, bir parantez açacak olursak, rumi tabirinin karşılığının ne olması gerektiği günümüz sanat tarihçileri tarafından hâlâ tartışılmaktadır.

Aslında şöyle özetlemek de mümkündür: “Bu uygulanan motiflerin tümü İslamiyet öncesinden günümüze kadar evrimini tamamlayarak ulaşan şaheser bir tezyinattın yapı taşlarıdır.”  Ama elbette, kaybolan motif ve üsluplar vardır.  Benim çok benimsediğim, sıklıkla kendi yeni çalışmalarımda kullandığım ‘münhani’ motifidir ki, rumilerin ayrıntıları olarak da ifade edilebilir.  14’üncü yüzyıldan itibaren yok olmaya başlasa da, bu motif bize yepyeni kompozisyonlar ortaya çıkarmada müthiş bir zenginlik sunar. Kişisel görüşümü soracak olursanız, hatai-rumi-bulut vb. gibi tüm geleneksel motiflerin ana iskeletleri, ayrıntıları sözlük anlamı ‘eğri’ olan münhani motifiyle çok örtüşmektedir. Bu farklı bir pencereden görmek gibidir ve akademisyenlerin bunu çoklu bakış açılarıyla masaya yatırmalarını çok arzu ederim.

Tezhipte üslup, zenginliği de beraberinde getiriyor. Bu sanata en önemli katkıyı sağlayan ve yön veren üslup ya da üsluplar hangileridir?

Görüldüğü gibi sanat sadece estetik bir kavram değildir. Duyguları, düşünceleri, örfleri, adetleri, inançları geleceğe taşıyarak sürdürülebilir bir alan oluşturan bir yapıdır. Kısaca, iç dünyamızda biriktirdiklerimizi açığa çıkarırken başvurduğumuz tüm yöntem ve tekniklerdir. Ruhumuzdan taşan yeteneklerdir ve bunları sergilediğimiz ustalıktır. Aynı zamanda da, tüm insanlık birikiminden beslenerek yaşar. Zaman ve mekân açısından sınırlarını genişletebildiği ölçüde de evrensele ulaşır.

İşte tezhip de, tam  bu tanımlamaya uyan, yüzyıllar içindeki gelişim ve değişimini günümüze kadar  getiren ve günümüzde de yoluna devam eden yapısıyla adeta modern sanatlarla örtüşen bir içerik sunar.

Tarihi süreçte, Fatih devrindeki ‘Baba Nakkaş’, Kanuni döneminde ‘Karamemi’, ‘Şahkulu’, 18’inci yüzyılda ise ‘Ali Üsküdari’ tezhip sanatımıza yön vermiş ve bir okul oluşturmuş çok önemli şahsiyetlerdir.

Ama benim için çok daha önemli olan günümüz sanatçılarının ortaya çıkardığı, ‘21’inci yüzyıl Türk Tezhibi ekolü’dür ki, asla yadsınamayacak özellikler taşımaktadır. Zaten savunduğumuz hep şudur: İçinde bulunduğumuz zaman aralığında yepyeni ve kendimize ait söyleyecek sözümüz olmalıdır. Yoksa, tezhip sanatımız yüzyıllar boyunca değişerek, gelişerek ilerlemişken, bizim bugün tarih içindeki herhangi bir zaman dilimini veya üslubu seçip sanatı orada sabitleyerek hep aynı şeyi tekrarlamamız, bizden sonra gelecek sanatçılara  haksız bir dayatma olacaktır.

Tezhipte, Batı etkisi ne zaman başlıyor ve bu sanatı nasıl etkiliyor? Hangi dönemde kesintiye uğruyor tezhip ve neden sizce?

 16’ncı yüzyılda Osmanlı’nın önlenemez yükselişi ve genişlemesi, Batı’yla daha çok entegrasyon ve kültürel alışveriş olanağı sağlamıştır ama aynı zamanda kendimize has pek çok değerimizin yerini alışık olmadığımız yenileri almıştır.

Avrupa’nın 18’inci yüzyıldan itibaren yükselen değer olması eğitimde, modada, sanattaki yenilikleri kılcallarımıza kadar işleyerek artık bizi dönülmez bir yola sokmuştur.

Elbette tezhip sanatı da bu değişimden payını almış ve Avrupa’nın barok ve rokoko özellikleri, tüm yaşam biçimimiz ve hayata bakışımızda olduğu gibi, el yazması kitaplarımızda da boy göstermeye başlamıştır. 19’uncu yüzyılda klasik yeniden canlandırılmaya çalışılsa da, artık arabesk bir şekle dönüşerek adeta durma noktasına gelmiştir. Ta ki 1940’lı yıllarda bir avuç hocamızın canlandırma çabalarına kadar. Bu çabalar 1980’li yıllarda büyük bir ivme kazanarak günümüze ulaşmıştır.

Ama inancım odur ki, yüzyılın başındaki bu zoraki kültürel kesintileri yaşamasaydık, sanatlarımızdaki, gelişim ve yenileşmeyi, zamanı geldikçe kendiliğinden doğal bir süreçle akışına bırakabilseydik, belki de bugün bu cümleleri kurmayacaktık. Zira her sanatçı kendi zamanının aynasıdır, onu yansıtır. Çünkü yenileşme dediğimiz şey, aslında, içinde bulunduğu zaman dilimine göre, nelerin terkedilebilir olduğuna karar verip kendi su yolunu bularak, oradan akan bir oluşumdur. Biz zamanın akışına göre hareket edemediğimiz, ne yazık ki akıntıya kapıldığımız için kültür ve sanat açısından savrulduk ve eşyanın tabiatı gereği boş kalan her alan başka bir şeyle dolduruldu.

Ama sevindirici olan şudur ki, toplumumuzun geçirdiği kültürel erozyona rağmen, nesnelere olan geleneksel yaklaşımımızı daha kaybetmedik. Çünkü hâlâ kendi değerlerimizin arkasında durabiliyor ve ulusal kültürümüzü evrensel boyuta taşımaya çalışıyoruz.

Tezhip sanatının tarihine baktığınızda, kadınların bu sanattaki yeri nedir? Önemli kadın temsilcileri var mı? Bu sanat dalı erkek egemen bir sanat mı?

Bu sanat dalı bir saray sanatı olduğundan beri nakkaşhanelerde erkek topluluklar tarafından icra edilen bir sanattır. Orta Asya bozkırlarında, yönetimin ve her türlü faaliyetin içinde olan kadın, İslamiyet’i kabulle ve yerleşik hayata geçişle bu gücünü kaybetmiştir. Artık yaşam devam ederken, kadının varlık ve gücüne duyulan ihtiyacın azalmasına paralel olarak kadın da, sosyal-kültürel- sanatsal ve edebi hayattan soyutlanmıştır. Ne yazık ki ataerkil toplumlarda kadının sınırları erkekler tarafından belirlenmiş olduğundan, pasif duruma düşmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir. O sebeple sanatta çok etkin ve baskın kadın sanatkârlara rastlayamıyoruz. Örneğin, sanat alanında Safiye Sultan gibi güçlü konumda veya az sayıda kadın kendinden kısmen söz ettirebilmiştir. Ama özellikle tezhip alanında, geçmiş yüzyıllarda adını tarihe yazdırmış bir kadın adı ne yazık ki aklıma gelmiyor.

Kadınların bu sanata günümüzde ilgisi nasıl? 

Sevindirici olan odur ki, günümüzde tezhip sanatı kadın ağırlıklı icra edilmektedir. Erkek sayısı adeta tarihin öcünü almak istercesine çok azalmıştır. Üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinin geleneksel bölümlerinde, çeşitli kurum ve kuruluşların özel kurslarında, erkek sayısı hep kadınların gerisinde kalmaktadır. Kadının inceliği, naifliği, sanatçı ruhu, disiplini bu sanata çok büyük katkılar sağlamaktadır. Buna mukabil, erkeklerle birlikte, atölye çalışmaları ve ikili çalışmaların sayısı daha da artmıştır ki bu çok güzel bir vizyon oluşturmaktadır.

Tezhibi kolektif bir sanat olarak tanımlıyorsunuz. Günümüz şartları bu sanat için avantaj mı dezavantaj mı oluşturuyor?

Çağımızda kolektif yaşam ve kolektif çalışmaların minimum düzeye indiği, hatta tamamen terk edildiği gerçeğiyle yüz yüzeyiz ve ne yazık ki, birey olarak var olmanın peşine düştüğümüzün, “BEN” demenin adeta en önemli kriter olduğunun farkındayız.

Bu sebeple tezhip sanatı geçmişle aynı kolektif çalışmaya ihtiyaç duyuyor gibi görünse de, eskinin anlayışını günümüzde yaşamak çok zor. Zira günümüzde benliğin ön planda olduğu, herkesin kendi elindekini bırakıp yanındakinin elindekine göz diktiği bu acımasız dünyada, herkes imzasını ön plana çıkarmaya çalışıyor. Bunda da sanatçıları asla yadırgamamak lazım. Zira tasarım ve imzanın artık her şeyin üstünde kabul gördüğü, markanın başarıyı ve parayı kazandığı bir dünyada tezhip sanatçısı da, yeni varsayımları denemek ve kendine ait farklıyı ortaya koymak istiyor.

Şu halde, klasik sanat icracıları olan bizler de, tasarımın önemini kavrayarak, salt el işçiliğinden ziyade kendimize ait olan yeniyi ortaya çıkarıp, kabul görürsek önemli bir yol kat etmiş sayılabiliriz. Bir sonraki aşama ise bunu tüm dünyaya sunabilmek ve aynı beğeniyi toplayabilmektir. Amiyane tabirle, bugünü ıska geçmememiz, sanatlarımızın da yolunu açacaktır.

Tezhip sanatıyla ilgilenmek isteyenlere, özellikle de kadınlara mesajınızla sohbetimizi tamamlayalım. 

Önce geleneksel sanatlarımızın bugüne kadar ulaşmasında payı olan herkese müteşekkir olduğumu belirtmek istiyorum.

İnsanların her şeyi ağzına geldiği gibi konuştuğu, eğitim, bilgi ve sosyal medya kirliği içinde yaşadığımız şu çağda anladık ki, sanat zamanın çarklarına yenilmemesi gereken bir alan. Tüm sanat çalışmaları gibi tezhibin de arka planında bir kararlılık, büyük bir gayret ve adanmışlık olmalıdır. Adeta, sanatımızın bir işçisi gibi çalışmamız neticesinde, ortaya çıkan ‘ilham anı’, paha biçilmez bir andır ve bu ilham anları sayesinde, kendimiz olur, kendimiz gibi eserler üretiriz ve dünya peşimizden koşar. Unutmayalım ki “Yaratıcılığın bir okulu yoktur ama tecrübe her şeydir.” 

O halde hedef belirlemek ve ısrarla o hedefe ulaşmaya çalışmak, branşımızda kendimizi çok geliştirirken, diğer tüm sanat kollarında da eğitim alarak, donanımlı hale gelmek, kısaca çok görmek, çok okumak, pek çok sanat disiplinini bir arada kullanabilmek, gelenekçilerin en büyük sorunu olan tasarımı, yaşadığımız çağın gerçeği olarak ön planda tutmak, ama bunu yaparken doğru, güzel ve ince el işçiliğinden vazgeçmemek, branşımızda tahlil yapabilme becerisine ulaşmak, gibi başlıklar mottomuz olmalıdır.

Tüm kadınların hayat boyu sanatla hemhâl olmalarını diliyorum ve sizlere de ayrıca çok teşekkür ediyorum.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER