Madalyonun her daim iki yüzü var!

Varsa sayalım!

Bu sayıda varsaymak üzerine yazmak istedim. Bu ara, bu varsayma meselesiyle sanki daha sık karşılaşmaya başladım. 

Ne güzel bir kelimedir varsaymak – var saymak! Sihirlidir, mucizedir zaman zaman. Bir şeyi varsaymak, aslında öyle olmadığı halde öyle gibi görmek, düşünmek ne güzeldir. Bir grup içinde konuşurken, “mesela” veya “örnek veriyorum” demek yerine “varsayalım” diye başladığımızda, diğerleriyle bir hayale ortak oluruz, gözümüzde canlandırmaya başlarız. Mesela veya örnek veriyorum demek yerine “varsayalım ki” dediğimizde, kalabalıktaki herkesi katarız cümlelerin içine. Konuşmamız bir hayale dönüşür ve hep beraber varsayarız işte. Bazen bir insan varsayarız, bazen bir durumun aslında öyle olmadığını, başka türlü olduğunu varsayarız.

Varsaymak, örnek bir durumun hayalle bulanmış halidir, güzeldir. 

Mesela, bir arkadaşınızla parkta oturup gökyüzüne bakıyorsunuz. İkinizin de yorgunluğu ayaklarınızdan çıkıyor ve çok bitkin hissediyorsunuz. Biriniz “varsayalım ki” diye başlıyor konuşmaya. 

  • Varsayalım şimdi sahildeyiz. Sandalyelerimiz suyun içinde. Biz de önümüzde mezelerle donatılmış bir masa, ayaklarımız suda günü batırıyoruz.   

O an gözünüzün önüne gelir tablo. Ayaklarınızda suyun serinliğini bile hissedersiniz. Yüzünüze koca bir tebessüm ve rahatlık geliverir.

Varsaymak bir yaşam biçimidir. Zor insanlar, zor zamanlar, haksız durumlar, zor koşullar altında insan nasıl durur, nasıl dayanır varsaymak olmasa? 

Eh bir de madalyonun öteki yüzü var tabi. Varsaymanın başımıza iş açtığı durumlar da az değildir. Ya yıllar sonra bir vesileyle gerçekleri öğrendiğinizde, şaşkınlıkla kendinize kızdığınız, “keşke” dediğiniz o anlar? 

Yabancı dizilerle Türk dizileri arasındaki önemli farklardan biri de bu “açık iletişim” ve “varsayma” hali. Çoğu zaman gördüğümüzü yorumlar, bir varsayım yapar, ona göre davranırız. 

Hayatımızın o kadar içinde ki varsaymak. Geçenlerde bir restorandayım. Garson sipariş almaya gelince ben de siparişimi verdim. Ama o da ne? “Kalmadı efendim” dedi. “Emin misiniz?” diye sordum.  “Evet” dedi. “Sizden rica etsem tekrar bakar mısınız, belki benim kısmetime kalmıştır” dedim. Garson gitti ve geri geldiğinde “Evet, şansınıza varmış” dedi. 

Bakmadan yok diyenleri, denemeden olmaz diyenleri bir yerlerden hatırlıyor olabilir misiniz? 

Ben de önceleri daha çok düşerdim bu tuzağa. Şimdilerde açık açık soruyorum. Hatta karşımdakinin verdiği varsayılmış cevapları hissedip, biraz da zorluyorum. 

Çevremde kendisini sevmediğini varsaydığı için arkadaşını aramayan, hakkında kötü konuştuğunu varsaydığı için ortaklığını bozan insanlar gördüm. İş hayatında da farklı değil; bilgisi olsa söylerdi veya ona bilgi gelse iletirdi diye varsaydığı için, yaptığı raporu yayınlayan ama hemen sonrasında güncel bilgileri eklemediğini görüp mahcup olan ve bilgiyi vermeyene kızanlar yok mu? Ya da depoda malzeme yok varsaydığı için müşteriye yok diyerek işi rakibe kaptıran, sonrasında depoda malzemeler kaldı, biz neden teklif vermedik diyen yöneticisine malzeme yoktu diyemeyen kişiler eminim hâlâ var. Bu kişi büyük ihtimalle depocu yok dedi demez mi? Baktın mı – yok. Baktın mı dedin mi – yok.

Yöneticisinin meşgul olduğunu ve ona ayıracak zamanı olmadığını varsayan ve ihtiyacı olan yönlendirmeyi alamadığında morali yerle bir olan çalışanlar da, çalışanının bu işi hallettiğini varsayan ve günü geldiğinde iş çıkmayınca “keşke daha önce söyleseydin” diyen yönetici de hâlâ aramızda.  

Demem o ki, her zaman varsaymak iyi olmuyor. Gelin sadece hayal kurmak, olaya biraz duygu katmak için varsayalım. 

Etkili iletişim kurabilmek, doğru soruları sormak, anlamak ve öğrenmek için dinlemek her zaman, her ortamda çok kıymetli.  

Sağlıcakla kalın. 

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER