Leyla

Yan köydeki okula gitmek için hazırlanıyorum. 

Siyah önlüğüm, anamın beyaz yastık kılıfından bozarak diktiği yakam. Saçlarım hep iki örgülü. Her sabah tarağımı ıslatıp saçlarımı tamm ortadan ikiye ayırıyorum, sıkı sıkı örüyorum. Korkuyorum, saçlarım düzgün olmazsa öğretmenim beni özensiz sanar zannediyorum. Fermuarı sökülmüş, üstü aşınmış, yağmur yağdığında içine su alacak kadar incelmiş çantamı sırtıma takıp, abimden kalan önüne gazete kağıdı tepilmiş spor ayakkabılarımı ayağıma geçiriyorum. Üstümde örgü, dirsekleri ve yakası pazenle yamalanmış hırkam. “Ana ben okula gidiyom…” Cevap gelmiyor, öylece evden çıkıyorum. 

İki yan evdeki Hasibe’ye bakıyorum. Gelen giden yok. “Hasibe hadi kııııı…” Ses yok. Analığı çıkıyor kapıya, “De git kızım artık Hasibe gelmeeee…” Hasibe’nin ağlayan çığlığını duyuyorum. Analığı kapıyı hızla kapatıyor. Ben korkuyorum. Yoluma koyuluyorum. 

Okul yolu zorlu. Köyden okula yarım saatlik yürüme yolum var. Zap suyunun yanındaki dar toprak yolu yürüyorum. Taş köprüyü ve ağanın tarlalarını geçip okula varıyorum. 

Bizim köy dağların arasında sıkışmış 40-45 haneli ırgat köyü. Babam ve diğer erkekler okula giderken kenarından yürüdüğüm tarlalarda çalışıyor. Tarlada iş olmazsa ağa tüm erkekleri arabaya doldurup kasabaya götürüyor. Böyle gittiklerinde günlerce bazen de haftalarca gelemiyorlar. Ben seviniyorum babamın uzağa gitmesine, hem eve daha çok para ile dönüyor hem anam daha az hasta oluyor. 

Babamın teni güneş kavruğu, elleri çatlak çatlak, nasır tutmuş. Bazen o çatlaklar o kadar derin olur ki kanar elleri. Merhem sürerim ben. Acır canı belli etmez. Teşekkür de etmez. Sadece saçlarımı okşar kafasını sallar. Konuşmaz ki hiç… Derdi mi çoook, acısı mı var, parası var mı yok mu? Anlamayız. Anam da bilmez.

Son zamanlarda sessizliği daha da derin. Yüzüme de bakmaz oldu. Evdeyken camın kenarına oturup arka arkaya sigara içer. Amcam geldi geçen haftalarda üst üste. Sessiz sessiz konuştular. Anam hastaydı gene kalkamadı yatağından, o da bilmez ne istedi amcam. O günden sonra babamım yüzü daha bir kötü. Gittim yanına iliştim, kalktı gitti. 

İki büyük abim var; Mehdi, Mehmet. Mehdi benden dört yaş büyük. Batman’da er. “Gelme oğul kal askerde” diye çok tembihledi babam. Arada mektup yazar, hasretini gönderir bize. Mehmet abim benden iki yaş büyük, babam okusun istedi.  Kasabadaki yatılı imam hatip okuluna yazdırdı, dişimizden tırnağımızdan artırdığımızı ona veririz. Bizi Mehmet kurtaracak diye bekler babam. 

Bir de beş yaş küçük kardeşim var, Hülya. Masmavi gözleri, pembe yanakları, beyaz teniyle bize hiç benzemiyor. Hülya konuşamıyor, anam babam defalarca doktorlara götürdükleri halde çare bulunamadı. Harfleri öğretiyorum ona, öğrenirse belki harfleri göstererek derdini anlatır. 

Okula geldim. Arkadaşlarım bahçede koşturuyor, Ahmet öğretmen camdan bizi izliyor. Koşarak karışıyorum arkadaşlarımın arasına. Okuma, yazma, toplama, çarpma azıcık da resim derken geçiyor zaman. Son zil çalıyor. Öğretmen Hasibe’yi sordu, “Gelmedi” dedim. Selim’i çağırdı sonra, “Leyla’yı köprüye kadar götür, sakın yanından ayrılma” diye sıkı sıkı tembih etti. Aynı şekilde bana da. Selim hazır ola geçip “Tumam öğretmenim” diye öyle bir bağırdı ki, sesi dağlardan bize geri geldi. 

Dersleri konuşurken Selim’in aklına birden “Aaaannnaaaa mac vardı ya, bak göpru şurda, giden demi sen budan sona” diyerek kaçıp gitti. Köprüden sonra koşarak eve vardım. 

Kış geliyor. Anam biraz iyi gibi, kalkmış sobayı yakmış, ocağa yemeği koymuş. Camın önünde her zamanki köşesine oturmuş, dışarı bakar. Uzaklar görünmez bizim köyde, dağlar keser uzaklığı. Çağırdı beni yanına: “Gel otur yanıma hele, deyeceklerim var sana.” Heyecanla gittim yanına, sarıldım öptüm yanaklarından. Başımı yasladım göğsüne. 

“Bak gızım artık başga evin olacaah, gocan sana bakacaah. Amcan, buban ‘Böyle uygun’ dediler. Ben de on altı yaşımda evlendim, ne kadar erken o kadar çok golay. Hem iyi adammış, amcan tani, diğer köye gelin gidecen. Oldu mu benim guzel gızım, Leylam?” 

“Okuluma gidecek miyim? İlkokulumu bitirem bari. Diplomamı alam.”

“Gızım geldin on dort yaşına. Zaten öğretmen bir sene gelir, bir sene gelmez, abine zor yetişiii buban.”  

Sessizim, gözlerimdem iplik iplik yaşlar geliyor, benim evim olacakmış, bir de gocam. Anam, babam olmayacakmış. Hülya’nın mavi bakan gözleri de. Canım acıdı. 

Çekildim köşeme, okul kitabımı elime aldım okur gibi yapıyorum ama evi dinliyorum. Babam geldi amcamla, anam “Gız güçüh abi, yapma” diyo, babamın kafası önüne düşmüş, ellerini ovuşturuyor. Amcam: “Delilik etmeyin, iki dana verecek adam, iki de bilezik. Hep ırgat mı kalacak bu adam. Yazık değil mi? Bak bu pantula kaç yamalı, ya senin şalvar, etmeyin, eylemeyin. Daşınırsınız bizim göye, birlikte büyük baş yapar geçinip gideriz. Biz de bu gadar sene ayrı galdık, bir yan yana gelek artuk. Bak benim gızı da gözü açılmadan everdim, iki dorun verdi bana maşallah, çok da eyiler.” 

Amcamın kızı Selma abla, bayramda bize geldi. Azıcık hava alak diye anamı kattı yanına köyün bitimine yürüdüler. Takıldım peşlerine. “Abla eve başga gadın getirdi bu it, yeni garı etmediğini komaz bana. Hizmetçilik ederim ikisine, sularını gaynat, yataklarını yap, her iş bana, azıcıkta fingirdek bişe. Anam, bubam inanmaz bana. Onlara da para verir it, sesleri çıkmaz yani. Ta canıma tak yetti.”  Anam sessizce dinledi, “Sabredecen Selma, napıcan” dedi, döndü eve girdi.  Ahhh Selma abla. 

Bir anda nasıl olduğunu anlamadan, elimdeki kitabı atıp yerimden fırladım, “Evermem ben” diye ağlamaya ve dövünmeye başlayınca amcam yerinden kalkıp “Bah şu edepsize” diye iki tane okkalı tokadı indirdi suratıma. “Alın size ogul, aha böyle bah gor gızını, needecen şimdi. Ne yapıp edin cözün bu işi, yarın öğlen gelip alacam sizi gidecez gasabaya bu gıza entari bakmaya, bir haftaya kalmaz gelin çıkacak bu evden. Sonra bana dua edecehsiniz.” 

Anam kaldırdı beni yerden, “Gızım etme eyleme, daha eyi olacak bah gör. Ben gelir giderim sık sık merak etme.” Ağzımdan bir anda “Selma apla gibi mi iyi olacah, çocuklarım kucağımda elin itine mi bakacağım” deyince anam saçlarımı kavradı: “Bak Leyla, amcan doğru söölir, ogul sağa iyi ornek olmamış gızım, aklını başına al, bizim burda kaderimiz böyle, eyilikle olmazsa amcan zorla yapacah.” Anamın gözleri yaşlı… “Sana vurunca bubanın da benim de canım yandı, de gel iyilikle evet de, güzel olsun her şeyin.” “Evet demeyecem” dememle, anam saçımdan tutup bahçedeki karanlık odaya sürüklüyor. 

Anamı itip elinden kurtuluyorum. Bahçe kapısından,  köyün sonuna doğru koşmaya başlıyorum. Babamla anam peşimde. Her yer karanlık. Dağda köy korucularının fenerlerini görüyorum. Dağ bu yan, Zap diğer taraf.  Zap’a yaklaşıyorum. Çok karanlık. Taşlar ayağıma batıyor. Babam bağırıyor, “Leyla söz vermeyecem seni gızım, gel hadi.” Babamın sesi uzaklaşıyor, anamın sesini duyuyorum. “Leylaaaaaa gızıııımmm vaaayyy başıma gelende.” Ağıt yakıyor anam. Büyük bir kayanın dibine çöküyorum. Hıçkırarak ağlıyorum. Sesim duyulmasın diye ağzımı kapatıyorum. Çok soğuk. Kalkıp koşmaya devam ediyorum. Bulutlar ayı kapatıyor. Etraf iyice kararıyor. Zap’ın sesini duyuyorum. Çok yakınım. Köprü buralarda olmalı. Ahmet öğretmen beni dinler. Evlenmeyecem o adamla. 

Toprak kaydı, ayağım kaydı. Zap’ın sesi gittikçe yükseliyor. Su çok soğuk. Zap benden güçlü, karşı koyamam ki… Önce sürükleniyorum sonra isteyerek bırakıyorum kendimi sulara. Daha on dört yaşımdayım.  Ölürüm de evlenmem. 

On yıl sonra….

Kadife, bol sigara yanıklı, kırmızı koltukta oturuyorum. Beyaz masa örtüsünün sert köşe dikişleri bacaklarıma değdikçe içim ürperiyor, bu yıllardır böyle. 

Her gece başka biri gelir oturur masama, derdini, tasasını, mutluluğunu, ticaretini, kumarını, karısını, kızını, yavuklusunu, sevdasını, meşgalesini anlatır. Anlatırken içer. Eee benim işim bu; içirmek. O kadar içer ki yanında getirdiğini unutur. O zaman ben başlarım hikâyemi anlatmaya. Benim hikâyeme de içeriz. Ben dudak payı kadar içer, çaktırmadan koltuğun köşesine dökerim. Böyledir buraların raconu. 

“Yani anaaaammm, anlayacağın Zap suyunda öldü Leyla. Şimdi Alev var.” 

Arkada Kamuran Akkor’un yanık sesi, “Yaktın Beni Dünya.” “Alev olmak için yanmak gerekti be Hakan. Ortaokulu dışardan bitirdim, şimdi sıra lisede. Babamı anamı özlüyom tabi. O mendebur amcam olmayaydı, bizim ailenin kadınları rahat ederdi. Babam fena adam değildi.”

Müzik sustu; garson sahnede şimdi karşınızda sahnemizin büyük ismi, medarı iftarımız arabeskin kraliçesi Kumsal.  

Amaaann be boşver, içelim koççum, senin terk eden sevgiline, benim kaderime, dertlerin cümlesine… İçelim. 

İtiraz edecek halimiz mi kaldı be yavrum.

MÜGE MURAT
Latest posts by MÜGE MURAT (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER