‘Kültür stratejiyi kahvaltıda yer’

“Amaç, sahip olduğunuz şeye ihtiyacı olan herkesle iş yapmak değil. Amaç sizin inandığınıza inanan insanlarla iş yapmaktır.” Simon Sinek

Bülent Yılmaz odasına girdikten beş dakika sonra Türk kahvesi masasına geldi, sağ tarafında günün gazeteleri, fuar tanıtım broşürleri ve göz gezdirmesi gereken bazı evraklar vardı. İnternette gazetelere göz gezdirse de kâğıt gazete okuma alışkanlığından vazgeçemiyordu. Bugün gazete okuyamayacak kadar gergin hissediyordu kendini. Haftanın ilk gününe huzursuz başlamayı hiç sevmezdi ama ulaşmak istediği noktaya varabilmek için bazı rahatsız edici durumları göze alması gerektiğini bilecek kadar uzun süredir bir şirket yönetiyordu. E-posta kutusunu açtığında Burak Atalay’dan bir mesaj geldiğini gördü. “Hemen e-posta adresini açtırmış, üstüne bir de bana e-posta göndermiş” diye düşündü, belli belirsiz takdir ederek. Burak’ın gönderdiği e-postanın alıcı bölümünde kendisinin yanı sıra şirkette çalışan diğer aile üyeleri ve şirketteki ana departmanların yöneticileri de vardı. Burak hepsini ‘Şirket Kültürü’ başlıklı bir toplantıya davet ediyordu. Bugününü Burak’ın ilk günü olduğu için zaten boş tutmuştu, dolayısıyla 11.00’de gerçekleşecek toplantıya katılmasının önünde herhangi bir engel yoktu. 

Burak toplantı salonuna herkesten önce gelmişti. Ortamı görmek, fiziksel olarak salonun neresinde duracağına karar vermek, odanın her köşesine hâkim olmak kısacası kendini hazır hissetmek istiyordu. Odaya şöyle bir göz attığında aklına, patronu Bülent Yılmaz’ın, ofis çalışanlarının toplantı odalarından şikâyetçi olduklarını ifade eden sözleri geldi. Ortam gerçekten de biraz iç karartıcıydı. “Umarım toplantının gidişatı da odanın dekorasyonuyla aynı kaderi paylaşmaz” diye geçirdi içinden. Yılmaz Otomotiv’de toplantı yapış şekillerinin de sektörün gerisinde kaldığını kısa süre sonra fark edecekti; sadece patronun karar aldığı, patronun sözünün üstüne kimsenin sesini çıkarmadığı, monoton hiyerarşik bir düzen içinde geçen toplantılar.

“Şirket kültürü, şirket çalışanlarının tutum ve davranışlarının karma bir bütününü temsil eder” diyerek konuşmasına giriş yaptı Burak, ne kadar sakin görünmeye çalışırsa çalışsın oldukça gergindi. Hayatında en çok olmak istediği pozisyona ulaşmıştı en sonunda, üstelik sektörün son derece köklü şirketlerinden birinde. Bütün hafta sonu konuşması üzerinde çalışmıştı. Sözlerine güçlü bir ses tonuyla devam etti: “Çalışanların severek gelmedikleri ve kendilerini ait hissetmedikleri bir şirketin, müşterilerine de unutulmaz bir deneyim yaşatması mümkün değil. Üstelik şunu artık hepimiz biliyoruz; müşterilerimiz bizi onlara sattığımız mükemmel ürünlerle ya da hizmet kalitesiyle değil, onlara yaşattığımız duygularla, deneyimlerle hatırlarlar. Hepimiz duymuşuzdur, bir insanın bize uzun zaman önce ne dediğini kelimesi kelimesine hatırlayamayız belki ama bize ne hissettirdiğini her zaman hatırlarız.” 

Konuşmasına kısa bir ara verip kimi son derece ilgili, kimi ise tamamen ifadesiz suratlarla kendisini dinleyen kişilere şöyle bir göz gezdirdi. Bülent Yılmaz’ın büyük oğlu Engin, kollarını kavuşturmuş donuk ve ifadesiz bir şekilde karşısında oturuyordu. Belli ki içinde bulunulan bu durumdan hiç memnun değildi.  Bülent Yılmaz’ın kendisini dikkatle izlediğini gördü, bundan sonra söyleyeceklerini de merakla bekliyor gibi görünüyordu. “Köklü aile şirketlerinde yıllar içinde rol ve sorumluluklar tarifi yapılmadan, kendiliğinden bireylerin becerileri, istekleri ve karakterlerine göre dağılabiliyor.  Dolayısıyla da görev tanımları kişiye özgü ve muğlak olabiliyor. Gri alanlar bir şirketin hem yönetiminde hem de operasyonel verimliliğinde birçok hesap edilen ve edilemeyen maliyet oluşturabiliyor. Öncelikle gri alanlara odaklanmak ve hızlı sonuç üreteceğimiz aksiyonları alarak işe başlamayı doğru buluyorum. Bu yüzden hepinizin yardımına ihtiyacım var.”

Son cümleyi duyana kadar önündeki sabit bir noktaya bakarak ilgisizce konuşmayı takip eden Engin, sanki duyduklarına inanamıyormuş gibi istemsizce başını kaldırıp Burak’ın yüzüne baktı; bir de kendisinden yardım mı istiyordu? Madem genel müdür olmuştu, bundan sonrasını da kendi halledecekti artık. Yardımını istiyor olsalardı en azından ona da fikrini danışan birileri olurdu. Olmadığına göre, her koyun kendi bacağından asılacaktı. “İyi şanslar” diye geçirdi içinden. 

Burak konuşmasına şirket kültürünün sürekli evrilen, sabit kalmayan, değişken bir yapı olduğunu anlatarak devam etti. Karşısındakilerden bazıları yerlerinde hafifçe kıpırdanmaya başlamıştı, ilgilerini kaybettiklerini fark etti. “Sizin de aklınızda soru işaretleri oluşmaya başladığını görüyorum” dedi, “Bana ne sormak istersiniz?” Toplantı odasında derin bir sessizlik vardı. İçinden, “Haydi başlıyoruz” diye geçirirken Bülent Yılmaz’ın konuşmak üzere koltuğunda dikleştiğini gördü:

“Teşekkür ederiz Burak Bey. Güzel hazırlanmışsınız, eminim arkadaşlar konuşmanızdan faydalanmışlardır. Ben biraz daha eski kafalı olduğum için herhalde, şu anda konuşmamız gereken konu gerçekten bu mu diye düşünmüyor değilim. Biliyorsunuz, ihracata girmek istiyoruz, satışlarımızı artırmamız lazım, kâr oranımız düşük, giderlerimiz yüksek. Sizin için de uygun olursa önce işin bu kısmıyla başlayalım. Biz zaten bildiğiniz gibi köklü bir kurumuz, şirketimizin gurur duyduğumuz bir kültürü var. Elbette gelişime açığız, sizinle birlikte umarım çok güzel işler yapacağız. Lakin kültür konusu da bu işler olurken bir hale girer diye düşünüyorum.”

Zeynep ve Elif o anda göz göze geldi. Zeynep, insan kaynakları konularına ucundan kıyısından da olsa dokunduğu bir pozisyonda çalıştığı için şirket kültürü konusuna da kavramsal olarak hâkimdi. Hatta bu konu, İnsan Kaynakları Müdürü Semra Hanım’ın üzerinde konuştuğu, geliştirmek istediği alanların başında geliyordu. Elif ise şirket çalışanlarının motivasyonunu etkileyen tüm öğelerin hayati önem taşıdığına inanırdı. Bu nedenle Burak’ın ilk konuşmasının şirket kültürüyle ilgili olması son derece hoşuna gitmişti. Bu kadar geleneksel bir dinleyici kitlesi karşısında ilk konuşmasını şirket kültürüyle ilgili yapabilecek kadar cesur olması karşısında da içinde ona karşı bir miktar hayranlık uyanmıştı. Yine de temkinliydi. 

Burak, Bülent Yılmaz’ın hafif serzenişli konuşması karşısında hızlıca düşündü. Şu anda kültürün önemi ve önceliği konusunda konuşmaya devam ettiği takdirde izleyici kitlesini tamamen kaybedeceğini anlayabilecek kadar toplum karşısında konuşma tecrübesi vardı. Bir adım geri çekilmeye karar verdi. Bazen en iyi savunma, hücum olmayabilirdi. Gülümsedi, “Şöyle yapalım Bülent Bey” dedi, “Ben şirket kültürümüz üzerinde de çalışmaya devam edeyim, bu esnada sizden önceliklerinizi öğreneyim. Hepiniz için her zaman vaktim olduğunu bilmenizi istiyorum. Üzerinde çalışmak istediğiniz projelerinizi, önceliklerinizi ve hızlı çözüm üretme ihtiyacı duyduğunuz konularınızı duymak istiyorum. Her ne varsa aklınızda veya gündeminizde, sorun ne olursa olsun her zaman buradayım. Sizi daha fazla işlerinizden alıkoymak istemem, malum bugün pazartesi, ne kadar yoğun olduğunuzu tahmin edebiliyorum. Demin söylediğim gibi, konu ne olursa olsun kapımın her zaman açık olduğunu bilmenizi isterim. İyi haftalar” dedikten sonra konuşmasının tamamen bittiğini belirtmek üzere önündeki kâğıtları toparlamaya başladı. Yavaş yavaş toparlanarak toplantı odasından çıkmakta olanların “Teşekkürler”, “Tekrar hoş geldiniz”, “Kolay gelsin” diye mırıldandıklarını işitti. Kısa sürede hepsi kendi aralarında, kendi bildikleri konular üzerinde konuşmaya başlamışlardı. İlk iş günü; yaş, mevki, konum ne olursa olsun, her zaman yoğun ve zorlu geçer.

* *  *

‘Kültür’ kelimesi Fransızca ‘culture’ ve Latince’de ‘cultura’ kelimelerinden geliyor ve anlamları benzer:

  1. Toprağı ekip biçme, tarım 
  2. Terbiye, eğitim 

Anlayacağınız eskiler “Ne ekersen onu biçersen” lafını boşuna dememişler.  Toprağı önce derinlemesine sürmek gerekir, sonra ince ince, sakin sakin tohumlar ekilir, düzenli ve istikrarlı bir şekilde sularsın ektiğin toprağı, sonra da yakından takip etmek gerekir yeşeren filizleri. Bu da yetmez filizler geliştikçe ara ara budanır, yeri gelir aşılanır ki daha verimli daha kaliteli olsun diye.  Bu ritüeller sahibinden sahibine, yaratılmak istenen mahsule ve tohumuna göre değişir elbet. O yüzden ne elde edilmek isteniyorsa toprak sahibi onu yaşatmaya çalışır. Zaman içinde ‘kültür’ kavramının farklı farklı tanımlamaları yapılmış lakin bence özünü kaybetmemiş.

İlk kez 1871 yılında Edward Tylor tarafından “Kültür bir insanın, grubun ya da toplumun yaşam biçiminin tümünü, faaliyetlerini, inançlarını ve göreneklerini tanımlayan kavramdır” diye tanımlanmış. Kültür üzerine çalışan bilim adamları ve düşünürlerin birbirinden çok da farklılaşmayan benzer bakış açısını ortaya koyan tanımlamalar olmuş.  İçlerinden beğendiklerimi burada sizlerle paylaşmak isterim:

“Kültür, biyolojik bağlardan bağımsız olarak nesilden nesile aktarılarak miras kalan davranışlar ve eylemlerin ürünlerinden oluşur.” T. Parsons (1949)

“Kültür, bir gruba üye olan insanları diğerlerinden ayıracak şekilde zihnin toplumsal olarak programlanmasıdır.” G. Hofstede (1984)

“Kültür, öğrenilen ve paylaşılan davranış kalıpları ve modelleridir. Bu kalıp ve modeller sosyal ilişkilerin her alanında kendilerini gösterirler. Kültür insanoğlunun uyum sağlamak için kullandığı en önemli yöntemlerdendir.” Damen (1987)

İnsanın olduğu her yerde kültürden bahsetmek mümkün, hele de söz konusu şirketler olduğunda konu içerik ve kapsam olarak daha da özgün bir hal alıyor. Şirketler hayat döngüleri içinde kuruluşlarından yükselişlerine, gelişimlerinden değişim evrelerine kadar çok fazla evrelerden geçerler.  Bu evrelerden nasıl çıktıkları, neler kazandıkları, nasıl evrimleştiklerinin altında yatan çok kritik iki temel kültür öğesi olduğuna inanıyorum: Amaç ve değerler.

  • Amaç (Purpose): “Bu organizasyonun var olma amacı nedir?” sorusunun cevabıdır. Para kazanmak, kâr elde etmek dışında en öncelikli var olma sebebi nedir? Aslında şirketin ilk kurulma anlarına geri dönsek cevabını bulabileceğimiz son derece derinlerde gizli ama organizasyonun bilinçaltında yatan dürtünün ta kendisidir.
  • Değerler (Values): Hayatta önemli görülen şeylere dair fikirlerden oluşur değerler. Bireyin de organizasyonun da bir nevi bütünselliğidir. Eylem ve söylemler değerlerle yorumlandığında anlam bulur.

Bu iki kavramın altını şirketler nasıl doldurursa ve nasıl yaşatırsa, elde edilen mahsul yani iş sonuçları; toprağın verimliliği yani şirketin devamlılığı da ona göre şekilleniyor.  

Başka bir benzetmeyle bu bölümü de sonlandırayım. Beynin sağ ve sol tarafını düşünün lütfen.  Kültür özellikle kültürün yukarıda bahsettiğim en kritik iki öğesi ve bu öğelerin altını dolduran duygular, inançlar, adetler, ritüeller, önyargılar sağ beyni temsil eder diyebiliriz. Bir de stratejiler, taktikler, karar alma mekanizmaları, kısa-orta-uzun vadeli hedefler, ölçme ve değerlendirme kriterleri sol beynin temsilcileridir. Yani kültür ve strateji dengesi önemlidir.  Strateji ve kültür birbiriyle konuşmalıdır aksi takdirde Peter Drucker’ın dediği gibi “Kültür stratejiyi kahvaltıda yer.”

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER