Kelebeklerin ömrü ve 366 milyar dolar

AYLİN LÖLE
Latest posts by AYLİN LÖLE (see all)

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı” diyor şair Birhan Keskin. 

Evrim Ağacı’nda (evrimagaci.org) Meltem Çetin Sever’in kaleme aldığı, Ayşegül Şenyiğit Özdil’in editörlüğünü yaptığı Kelebekler’in Dünyası’nda, kelebeklerle ilgili enteresan bilgiler var. Mesela, kelebeklerin soğukkanlı olduğunu biliyor muydunuz? Vücut ısılarını ortama adapte edemiyorlar. Kelebeklerin ağzı olmadığı gibi tat alma duyuları da ayaklarında yer alıyor. Ama en çarpıcı olan bilgi ise kelebeklerin ömrüyle ilgili. “Kulaktan kulağa yayılmaya devam eden kelebeklerin ömrünün bir gün olduğu bilgisi bir mittir. Yetişkin kelebekler 1 hafta ila 1 yıl arasında yaşayabilirler; bir gün yaşayan bir kelebek türüne ise rastlanmamıştır” deniliyor Evrim Ağacı’nda.  

Bir de ölümsüz olan ‘Kelebekler’ var, işte onlar bu yazının konusu: Mirabal Kardeşler’den bahsediyorum. Dominik Cumhuriyeti’ni yöneten diktatör Rafael Trujillo’ya karşı mücadele eden üç kız kardeş; Patria, Minerva ve Maria Mirabal. 25 Kasım 1960 tarihinde diktatörlük polislerince arabalarından zorla indirilerek tecavüz ve işkenceyle katlediliyor. Kayıtlara ve medyaya ‘araba kazası’ denilerek giren bu olay, bir yıl sonra Trijillo’yu tarihin çöplüğüne gönderecek olayların da fitilini ateşliyor. 

Dominikli şair Pedro Mir tarafından “Amén de Mariposas” (Kelebeklerin Amini) adlı, üç kız kardeşin katlini kınadığı şiirinde kullanılırken, aynı dönemde, Dominik Cumhuriyeti’nde ve Amerika’da en çok satan yazar olan Julia Alvarez, Mirabal kız kardeşlerin hayatını anlattığı romanını In the Time of The Butterflies (Kelebekler Zamanı) yayımlıyor. Ve bu kitap, Mirabal kız kardeşlerin kelebekler olarak tanınmasına neden oluyor.

25 Kasım 1960 tarihinde Mirabal kardeşlere karşı devlet eliyle yapılan bu korkunç katliam, Birleşmiş Milletler’in 17 Aralık 1999 tarihinde, 25 Kasım’ın Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü ilan etmesiyle, başka bir boyut kazanıyor. 

Çünkü kadına yönelik şiddet bütün dünyanın problemi. 

Dünya çapında en az her 3 kadından biri fiziksel şiddete maruz kalmakta ve yakın partner şiddetinin maliyeti yılda 174 milyar dolar. Bu maliyetin yüzde 87’sini kadına yönelik eş şiddeti oluşturuyor. 

Neredeyse her 3 kadından 1’i hayatı boyunca istismara uğruyor. Her 3 kadından 2’sinin kendisinin veya tanıdıkları bir kadının bir tür şiddete maruz kaldığını belirtiyor ve çoğu kadın gıda güvensizliği ile karşı karşıya.

Kadınlara uygulanan şiddetin onulmaz fiziksel ve duygusal zararının yanı sıra bir de maliyet açısından yükü var ki onu karşılamaya hiçbir ülkenin gücü yetmiyor.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi verilerine göre, Avrupa Birliği ülkelerinde kadınlara ve erkeklere yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin maliyeti her yıl 366 milyar dolar. Bu maliyetin yüzde 79’unu kadına yönelik şiddet oluşturuyor.

  • Kayıp ekonomi girdisi yüzde 14,
  • Fiziksel ve duygusal etki yüzde 56,
  • Sağlık hizmetleri, sosyal yardım, kişisel masraflar, medeni hukuk ve kurbanlar için destek hizmetleri yüzde 9,
  • Ceza adaleti sistemin maliyetlere payı yüzde 21 olarak belirleniyor. 

Bu şiddetin görünen ve ‘hesaplanabilir’ yüzü.

Bir de görünmeyen yüzü var ki birazdan ondan da bahsedeceğim. Ama öncesinde Türkiye’de de durum farklı değil ve yaşanan durumun bir ‘cinskırım’ (femicide) olduğunu söylemek gerekiyor. Zira Bianet’in Ekim 2022 raporuna göz attığınızda da kadına şiddetin neden ‘cinskırım’ olarak adlandırıldığını anlıyorsunuz. 

Türkiye’de 2022’nin ilk 10 ayında erkekler 280 kadını öldürdü, 131 kadını taciz etti, 205 çocuğu istismar etti, 675 kadına şiddet uyguladı, 25 kadına tecavüz etti. Erkekler en az 386 kadını seks işçiliğine zorladı. 2022’nin ilk 10 ayında 159 kadının ölümü basına ‘şüpheli’ olarak yansıdı. 

Bir de şiddetin çok fazla görünmeyen bir yüzü var ki, önleyebilmek için onu da tanımak ve tanımlamak gerekiyor. Duygusal, cinsel ve ekonomik şiddet de tıpkı fiziksel şiddet kadar kadınları tehdit ediyor.

Bu köşenin ismi ‘İşimiz Eşitlik’ olduğuna göre, işle ilgili küçük bir test yapalım, bakalım iş ortamında, bunların hangisine maruz kalıyorsunuz ya da siz ne yapıyorsunuz? 

Bir iş toplantısında, bir kadının sözünü üstten bir dil ve kibirle keserek ona aslında ‘ondan daha çok bildiğini kanıtlama çabasına giriyorsanız (-ki itiraf edeyim buna hayatın herhangi bir alanında maruz kaldığımda gerçekten şalterlerim atıyor), bunun adı mansplaining-erbilmişlik, ki bu bir şiddet türü. 

Sosyal ortamlarda sadece erkeklerin anlayacağı ya da aynı fikirde olacağı (understand) şakalar ya da dalga geçmekle ‘kadınların kafa karışıklığına uğratılıp dışlanması’, ‘manderstanding’ olarak adlandırılıyor.

Bir kadın söylediğinde hiç dikkat çekmeyen, görmezden gelinen bir fikrin, biraz sonra ‘tıpkısının aynısı bir erkek meslektaş tarafından söylendiğinde’ övgüler alması ve erkeğin bunu kabul ederek üstüne konmasına ‘hepeating’ deniliyor.  

Bir erkeğin, kadına ait bir fikri alıp/çalıp, bundan ‘kendine pay çıkarması’ ise ‘Bropropriating’ olarak adlandırılıyor.

Bir kadının ‘sözünün’ bir erkek tarafından gereksiz yere kesintiye uğramasına ise ‘Manterrupting’, eril müdahale olarak geçiyor. 

Bu 5 maddeden kaçıyla iş yerinizde sistematik olarak karşılaşıyorsunuz? Bir de işyerlerinde cinsiyetçi dil kullanımı var ki, o başlı başına bir yazı konusu…

“Aman canım, iş hayatında olur böyle şeyler” diyorsanız, o zaman size kötü bir haberim var: Siz de o şiddetin üretilmesine katkı sağlıyorsunuz.

Kadın çalışan sayısında toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmiyorsanız, eşit işe eşit ücret vermiyor, kadınların başta mobbing olmak üzere iş yerlerinde maruz kaldığı taciz, şiddet konularında gerekli önlem ve caydırma önlemlerini almıyorsanız, yönetim kademelerinde kadınların da yer alması konusunda politika geliştirmiyor, toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı bütçeleme ve satın alma yapmıyor, daha da önemlisi ‘ev içi ücretsiz emek’ konusunda gerekli güçlendirme ve destek mekanizmaları geliştirmiyorsanız sizde sistematik olarak üretilen bir şiddete bir zincir daha eklemiş oluyorsunuz. 

Geçtiğimiz günlerde BrandWeek’te “Türkiye Gündemi: Büyük Reset İhtiyacı: Türkiye’nin 10 Yıllık Dönüşümü” başlıklı konuşmasında Konda Araştırma Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Ağırdır’ın nefis konuşması tam da buna dikkat çekiyordu. Ağırdır, “Markalara söylüyorum, artık farkındalık amaçlı proje yapmayın. Herkes her şeyin farkında. Mesele bu konudaki farkındalığı nasıl aksiyona dönüştürebileceğimiz. İstihdam ve eğitim projesi yapın. Hayata dahil oldukları oranda hayatı değiştiriyorlar” diyordu.

Yazıya kelebeklerle başladım, kelebeklerle bitireyim. Bir de “Bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine” Kelebek Etkisi deniliyor. Ben çok anlattım, biraz da siz anlatın, mesela kadına şiddetin önlenmesi konusunda siz bireysel ve kurumsal olarak ne yapıyorsunuz? Ya da şöyle sorayım, “Sizin, ‘Kelebek Etkiniz’ ne olacak?”…

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER