Kadının kadınlığı bu toplumda zayıflık olarak algılanıyor

ERICH FROMM SEVME SANATI KİTABINDA OLGUN OLMAYAN SEVGİ; “SANA İHTİYACIM OLDUĞU İÇİN SENİ SEVİYORUM” DER. OLGUN SEVGİ İSE “SENİ SEVDİĞİM İÇİN SANA İHTİYACIM VAR.”

Hemen her şeye çabucak ulaşabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Orantısız bir tüketim dalgası tarafından kuşatılmış gibiyiz insanlık olarak. Belki en kutsal sermayemiz olan sevgi de azade kalamıyor tabii bu durumdan. İlişkilerimize hemen başlıyoruz, daha iyi bir seçenekle karşılaştığımızda ise hiç düşünmeden sonlandırabiliyoruz birlikteliklerimizi. Anlamaya, anlaşılmaya, emek harcamaya gerek duymuyoruz. Koşulsuz sevmek zor geliyor hemen hepimize. Sonrasında ise yalnızlık, güvensizlik, hayal kırıklığı ve depresyona açık bireyler olarak dipsiz bir kör kuyunun içinde çırpınırken buluyoruz kendimizi. 

Koşulsuz kabul, koşulsuz sevginin ilk şartıdır derler. Bir bireyi sadece o olduğu için, varlığına saygı duyarak, onu değiştirmeye kalkmadan, eleştirmeden, hor görmeden, olduğu gibi kabul etmeyi becerebilmekten geçer bunun yolu. En yalın anlamıyla koşulsuz sevgi, size nasıl fayda sağlayacağını düşünmeden başka bir kişinin mutluluğunu önemsemektir aslında. Bu, insanlara her zaman istediklerini vermek veya kendi ihtiyaçlarınız, beklentileriniz pahasına her yapılanı kabul etmek anlamına gelmiyor elbette. Kendinize olan saygınızı kaybetmeden, sınır ihlali yapmamaya özen göstermeye salık veren olgun bir sevgi türünden bahsetmeye çalışıyorum. 

Bizler çocuklukta koşulsuz sevmeyi ve sevilmeyi, empati kurmayı, kendimize güvenmeyi, karşılıklı saygıyı, hoşgörüyü, çözüm üretmeyi, hayatı ve duygularımızı düzenlemeyi ebeveynlerimizi örnek alarak öğrenen canlılarız. Ama çoğu zaman romantik ilişkilerimizi, çocukluk yaralarımızı tekrar etmeye yönelik seçimlerle başlatabiliyoruz fark etmeden. Bunun sebebi ise açık aslında: Zira çocukluk çağında koşulsuz kabul görmeyen biri, kendini ve başkasını koşulsuz kabul etmenin ne demek olduğunu nasıl ve nereden bilecek ki? Söz konusu bu hal, hemen hepimizin yaşadığımız ülkenin sosyokültürel şartlarına bağlı olarak maruz kaldığımız bir durum aslında. Bu döngüden çıkmak pek de kolay değil haliyle ama imkânsız hiç değil. Öz şefkatimizi geliştirmeyi, hayatın sadece siyah veya beyazdan ibaret olmadığını kabullenmeyi öğrendiğimiz an hem koşulsuz şekilde sevip sevilebileceğimiz bir partner hem de bir sosyal çevreye sahip olabiliriz. 

Koşulsuz sevginin şifalı gücüne ulaşmanın yolunun ancak kendimizi ve sevdiklerimizi olduğu gibi kabul etmekten geçtiğini unutmamamız gerekiyor.

Bu ayki köşemde konuğum, düşüncelerinden ve perspektifinden fazlasıyla nasiplendiğim Serhat Yabancı. Kendisiyle ilişkilerin doğası ve sürdürebilirliği hakkında çok keyifli ve bereketli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

 

İdeal ilişkiyi tanımlarken “Bir elmanın iki yarısı” gibi bir bakış açısı vardır. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? İdeal bir çiftin birlikteliği birbiri içinde erime mi farklılıkların birleşmesi midir? İdeal ilişki nasıl olmalıdır?

Her şeyden önce ‘biz’ olurken ‘ben’i öldürmeden ve yitirmeden bu dengeyi kurmak gerekiyor. Bilinenin aksine bizim toplumumuzda samimiyet adı altında sınırlar ihlal edildiği için ve insanlar ‘ben’i öldürdüklerinde ‘biz’ olabileceklerine inandıkları için birçok insan ilişki içinde kişilik kaybı yaşıyor; başkalarına sıcaklık verirken kendini donduruyor. Bir elmanın iki yarısı olmak, “İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız” misali arabesk kültürdeki kavramlar gibi aslında bağımlı bir ilişki modelini bize gösteriyor. Bu ilişkilerin aslında bir süre sonra varlık nedeni duygular değil kaygılar olmaya başlıyor. Çünkü bağımlı bir ilişki modeli kaygı üzerine kuruludur çoğunlukla. Ancak ‘ben’i mutlu edebilen ‘biz’ içinde de bir işe yarar iki insan ayrı iki elma olarak tanımlanmalıdır. İki elmanın varlığıyla bütünleşmek gerekir. Bu açıdan baktığımızda da iyi ve sağlıklı bir ilişki tanımının içinde iki farklı bireyin birbirinin farklılıklarıyla yüzleşmesi, kabullenmesi ve beraber bir tencerede güzel bir yemek pişirmeyi öğrenmesi, yani mutluluk üretmesi gerekiyor. Mesele sorunsuz bir ilişki aramaktan çok sorun çözme becerisini geliştiren veya bilen iki bireyin bir araya gelmesidir. Sorunsuz bir yaşam yoktur, sorunsuz bir bekarlık yoktur, sorunsuz bir evlilik yoktur, sorunsuzluğa tahammül edemeyen insanlar da daha çok sorunu büyütürler. 

Bir ilişkiye başlamadan önce kendimizi tam tanımamız gerekir ki hissettiğimiz her beğeniyi, tutkuyu veya bağımlılığı aşk sanıp sonunda hüsrana uğramayalım. Peki biz kendimizi daha iyi nasıl tanıyabiliriz?

Aslında bu bir süreç. Baktığımızda bugün erkeklerde evlilik yaşının 28, kadınlarda 24’e geldiğini görüyoruz TÜİK’in yıllık istatistiklerini takip ettiğimizde. Kişinin kendini tanıması bazen kendisiyle yüzleşmesiyle olur, bazen de yaşadıklarıyla… Hatta bazen yaşadığı büyük travmalarla da olabilir. Kendimizi tanımamızın yolu doğuştan gelen bir şey değildir. Aile ve öğrenmeyle oluşan bir şeydir. Duygunuzu, arzunuzu, beğeninizi veya beğenmediklerinizi… Giydiğiniz çorabı düşünün mesela ve annenizin “Bu sana yakışmıyor” dediğini… Bu andan itibaren bile duygusal gelişiminiz sekteye uğramış oluyor aslında. 

Kendinizi tanımanız aslında duygularınızla, isteklerinizle, acınızla, tatlınızla yüzleşmenizle sağlanır. Demokratik bir aile ancak duygunuzu olduğu gibi kabul eder, zevklerinize müdahale etmez. Rehberlik eder ama yönetmez, seçenek sunar ama kararınıza karışmaz. Bizim kendimizi tanıyabilmemiz için öncelikle böyle bir ortamdan gelmemiz gerekiyor. Ama büyük ihtimalle böyle bir ortamda gelmiyoruz toplum olarak. O zaman kendimiz üzerinde bazı operasyonel otopsiler yapmamız gerekiyor. “Bana ne iyi geliyor? Bana ne iyi gelmiyor? Ben nasıl biriyle mutlu olabilirim?” gibi soruları sormayı ihmal etmemek bize yol gösterici olabilir. Çünkü bazen bize iyi gelen şey o anki şartlar itibarıyla iyi gelir. Yani yeni ayrılan birine iyi gelen şey her zaman ona iyi gelen bir şey değildir. Mantığınıza uymayan geçici, susturucu veya sakinleştirici takdirler, onaylar, cinsellikler de iyi gelebilir. Ama bu gerçek anlamda ruhunuzun ve bedeninizin ilacı değildir. Bizim burada aslında bize neyin iyi gelip gelmediğini bilmemiz gerekiyor. Öte yandan yaşadığımız durumun bizde yarattığı acıya dayanmamız veya o geçiş sürecine tahammül etmemiz gerekiyor. Bir şeyin bana iyi gelmemesi durumunda bunun bedeli olarak ondan vazgeçme sürecini de göze almam gerekiyor. İyi gelmediğini bile bile bir ilişkide kalmak yani sağlıksız bir duruma tahammül etmek aslında iyi gelmeyen bir şeye izin vermek kişinin kendisine olan saygınlığını ve saygısını da bir yerde yitirmesine neden olabilir. 

Birinin bizim için doğru insan olduğunu anlamamızın en kestirme yolu nedir diye sorsam? 

Aslında birçok alt seçeneği de var ama ben bunu basitleştirmek için üç başlığa indirgiyorum. Şöyle: Bir sevdiğin insandır; iki seni seven insandır; üç anlaşabildiğin insandır. Ama üçünün aynı anda olması gerekiyor. Doğru ilişki kavramını başlangıçtan itibaren üç ana ayak üstüne oturtabiliriz. 

Bizim toplumumuzda ilişkiler genelde başkalarına odaklı yaşanır. Sadece romantik ilişkilerimizde değil ailemiz ve arkadaşlarımızla olan ilişkilerimizde de bu böyledir. İlişkilerde kendimizden uzaklaşıp, daimi kovalamacanın olduğu bir oyun içinde sıkışıp kalırız. Sizce bunun nedeni kaygılarımız mı?

Kaygılarımız çok fazla. Elâlem odaklı, dış odaklı ilişkilerin de dış odaklı mutluluk ve onayın da kökeninde onaylanma şemamız, takdir görme, başkası üzerinden var oluşumuzu tamamlama ihtiyacımız var. Yani kişi kendi kendisiyle barışık değilse bu eksikliğini dışarıdaki insanların beğenisi, takdiri ve onaylaması üzerine kurar. Bunun karşılığında da bu onayı veya bu takdiri kaybetmemek için sürekli onların istediği gibi davranmak zorunda kalır. Yani giydiğiniz kıyafetten tutun da saçınıza, seçtiğiniz kişiye kadar… Orada kritik bir nokta var: Bu benim seçimim mi yoksa benden beklenen seçim mi? Ruhuma ve bedenime uygun olduğu için mi seçiyorum yoksa yarattığım bir Aylin karakterinin toplumdaki karşılığına uygun olduğu için mi? Yani benim içim mi istiyor bunu yoksa vitrinim mi? Eğer vitrininiz istiyorsa bir süre sonra ya tatmin olduğunuzda ya da aç kaldığınızda bırakırsınız. Ama içiniz ve yüreğiniz istiyorsa ve o insanla da sevme sevilme, anlaşma denklemini kuruyorsanız o zaman bu ilişki sürdürülebilir ilişki oluyor. Öteki odaklı yaşayan insanlar kendi içinde, kendiyle barışık olmayan, kendi mutluluğunu kurmayı bilmeyen insanlardır. Hepimiz elâlemden şikâyetçiyiz gibi görünsek de en çok şikâyetçi olanlar en çok başkasının ilgisine ve onayına ihtiyaç duyanlar aslında. Çünkü her insan kendi elâlem dediğimiz müfettiş kitlesini kendisi yaratır. Yani siz insanları ne kadar ciddiye alırsanız insanların sizin üzerinizdeki etkisi de o kadar fazla olur. Çünkü en çok izin ve taviz verdiğimiz insanlar, ilgisine en çok ihtiyaç duyduğumuz insanlardır. Siz izin verdikçe onların elâlem baskısı, mahalle baskısı da artar. Şerif Mardin’in kullandığı bir kavramdır bu. Mahalle baskısı kavramı bir süre sonra bizim ilgi ve sevgi beklediğimiz insanlardan görmek istediğimiz şeye dönüşür. 

Neden kimileri daha çok maruz kalıyor bu baskıya?

Mahalle baskısı veya anne babanın baskısı her çocuğa aynı değildir. İnsanların bizim üzerimizdeki etkisini biz belirliyoruz, ona verdiğimiz anlamlar, ona yüklediğimiz çeşitli kavramlar veya onlarla ilgili beklentilerimizle ilgili. “Beni neden eleştirdi, beni neden beğenmedi, beni neden olumlu görmedi?” diye sormak yerine, “Ben neden bu onaya bu kadar çok ihtiyaç duyuyorum, neden herkesin beni beğenmesini istiyorum, neden herkesin beni sevmesini istiyorum?” sorularına odaklanmak gerekiyor. Bunun kökeninde değersizlik duygusu ve sevgi yoksunluğunun yattığını ancak bu şekilde anlayabiliriz.

“Neden bu kadar ciddiye alıyorum?” sorusunu ıskalamamak gerekiyor. Çünkü bu toplumda insanları susturamazsınız, dedikodunun önüne geçemezsiniz, arkanızdan konuşmalarını engelleyemezsiniz. Ama onların sizin üzerinizdeki etkisini, onları ciddiye alarak yahut almayarak siz belirlersiniz. Verdiğiniz anlamlar, çizdiğiniz sınırlarla…. 

Peki aynı ailede büyüyen iki kardeş… Nasıl oluyor orada, doğuştan gelen kişiliklerimiz mi giriyor devreye?

Doğuştan gelen kişilikler bir nebze etkili ama çoğunlukla ailenin yetiştirme tarzı. Hiçbir çocuğu aynı anne baba büyütmez. 

Çünkü değişiyoruz değil mi sürekli? 

Tabii ki. Üç kardeşsiniz. Seni büyüten anne baba kesinlikle kardeşini büyüten anne baba değil. Seni doğuran anne baba da aynı anne baba değil. Şimdi böyle olunca ilk çocuklar genellikle kurban gibi oluyor adeta, deneyimler orada yaşanıyor. Ortadakiler daha çok kendini fark ettirme işine giriyor. Alttakiler, otoritenin en zayıf olduğu durumda yetiştikleri için daha farklı bir modda olabiliyor. Hal böyle olunca da ailenin tutumu sadece çocuğa göre değil kendi gelişimlerine göre de şekilleniyor. Anne baba olgunlaştıkça, farkındalığı artıkça bir tık daha demokratik olduklarını, kişilik ve sınıra saygılarının daha artığını söyleyebiliyoruz. 

Günümüzün diğer bir sorunu da kadınların erkeklerle eşit olmak için git gide kendine yabancılaşması ve erilleşmesi; erkekler de giderek efemineleşiyor gibi geliyor bana. Bu ilişkilere nasıl yansıyor?

İnsan kendisiyle barışık olmadığında sürekli rol değiştirebilir. Bir gün kadın olur, bir gün erkek; bir gün kontrolcü, dominant; bir gün işte pasif veya edilgen olur. Bunlar aslında taktiktir. İlişkilerde taktik gütmek bana sahtekârlık gibi gelir. Sağlıklı bir ilişkide taktik olmaz, sağlıklı bir başlangıçta da taktik olmaz. Maalesef bu konularla ilgili fikir yürüten birçok insan sürekli taktiklerden bahsediyor. Oysa dürüst insan taktik yapmaz. Şöyle düşünün… Diyelim ki biriyle evlendiniz, hayatınız boyunca kaç yıl taktik yapabilirsiniz? Yani başta çizdiğiniz imajı, başta gösterdiğiniz vitrine, perdeye yansıttığınız Aylin’i kaç yıl sürdürebileceksiniz? Finalde gri eşofmanlarınızla karşı karşıya kaldığınızda yani birliktelik boyutu ilerlediğinde herkes fabrika ayarlarına geri dönüyor. Ve orada olması gerekenle olan arasındaki farkı bedellerle ve çatışmalarla ödüyor çiftler. Kadın kadınlığından rahatsız bu toplumda. Neden? Çünkü kadının kadınlığı bu toplumda zayıflık, güçsüzlük olarak algılanıyor. Kadının kendini ifade etmesi, kahkaha atması terbiyesizlik hatta ahlaksızlık gibi algılanıyor. Oysa bunlar gerek fizyolojik gerekse de psikolojik anlamda bizim insan olduğumuzun işaretleri. Şimdi ben kahkaha atabiliyorsam demek ki benim kahkaha atma formatım var. Toplum bu var olan potansiyelini kabul etmeyerek seni kahkaha atmaması gereken bir canlı olarak görmek istiyor. 

Benzer baskılar erkeklere de yapılmıyor mu?

Elbette. Mesela erkeğin ağlaması da onun zayıflığı olarak algılanıyor. Dikkat ederseniz güç metaforunda soğuk kadınlar ve öfkeli erkekler güçlü, otoriter olarak algılanıyor. 

Bütün bu travma ve patolojiler yetiştirilen yeni çocuklara da aktarılıyor haliyle.

Tabii. Örneğin kadın bir süre sonra kendi anne babasından, özellikle de annesinden, getirdiği travmayla baş etmek için kendi çocuğu ergenliğinden itibaren şu yanlış motivasyonla yetiştiriyor: “Çocuğumu annem gibi kocasına bağımlı zayıf biri olmayacak.” Böyle düşünüyor ve çocuğuna karşı olan duygularını, arzularını bastırıp sırf başarı ve güç odaklı yetiştirme yolu çizmeye başlıyor çocuğu için. Böyle yapınca haliyle kendi naifliğini, kendi duygularını kaybetmiş oluyor, sevme yetisini bastırıyor. Özlem, aşk, sevgi, ilgi gibi duyguları talep etmeyi zayıflık olarak görüyor. Güçlü olacağız diye her kadın zamanla birer Mahmut abiye dönüşmeye başlıyor. İşin kötü tarafı şu: Kadınlar güçlü olayım derken, güçlü olmaya çalışırken ilişkilerde en çok değersizleşen kadın tipine dönüşüyor. Yani o Mahmut abi dediğimiz her şeyi çözen, her problemi çözen kadın, Ali’nin gözünde “Onun zaten hiçbir şeye ihtiyacı yok, o her şeyi kendi başına yapar” diye bir algıyla daha çok ihmal ediliyor. Kavanozu bile açamayıp da “Hayatım, bebeğim şunu açar mısın? Aa! Ne kadar güçlüsün” deyip de naif ve çok takdir eden kadın, güçlü olmaya çalışan kadının yüzde 1’i kadar bir performans ortaya koymamasına rağmen yüzde 100 ilgi ve sevgi görüyor. Kadın güçlü olmaya çalışırken kendinden vazgeçti, erkekleşti yazık ki. 

Peki ne yapmamız gerekiyor buradan çıkmak için?

Kadın ve erkeğin eşit değil, farklı olduğunu kabullenmeliyiz evvela. Biz burada yanılgıya düştük. Kadın ve erkek arasındaki eşitlik,  hukuki manada olmalıdır. Geriye kalan bütün eşitlikler bana göre saçmadır. Bir çift ayakkabı gibidir; biri sağ ayakkabı biri sol ayakkabıdır. Şimdi sağ ayakkabınız sol ayakkabınızdan üstün olabilir mi? Olamaz. Bir ilişkiye bu gözle bakmak lazım. Farklılıkları üstünlük olarak değil birer zenginlik olarak görmek lazım. Kadınlar kendiyle bu anlamda barışmalı, kadın kendisiyle barıştığında başkalarına da kendini olduğu gibi yansıtır: Ben buyum, işine gelirse. Yani ağlayabilirim, gülebilirim, kahkaha atabilirim, ilgi isterim, sevgi isterim. Bu zayıflık değildir. İnsan zaten kendisiyle barıştığında diğer insanlarla da barışır. İnsan kendini olduğu gibi sevdiğinde, kendini başka insanlara da olduğu gibi sevilmesi için sunar. “Ben sevilmeye layık biriyim, insanlar beni bu şekilde de sevmeli” diye düşünür ve bununla ilgili özel bir rol yapma gereği duymaz veya maske takmaz. Ama insan kendini değersiz görüyorsa, herkesin onu öyle gördüğünü düşünüp bu sefer sahte aracı kurumlar araya koyar. 

Ne gibi kurumlar onlar?

Mesela daha güzel olmalıyım, daha başarılı olmalıyım, daha fedakâr olmalıyım, daha yardımsever olmalıyım ya da işte daha uyumlu olmalıyım gibi birtakım dayatmalar yapar kendine. Bunlar sahte sevilme yollarıdır. Bunları kendiliğinden değil de bir sahtelikle yaptığımız için, sistem bir yerde patlar ve maskemiz düşer kaçınılmaz olarak. Yıllar sonra da bunları yaptığımız kişilerden nefret etmeye başlarız. “Yıllarca saçımı süpürge ettim” gibi söylemlerle başa kakmaya başlarız. Oysa değerli olmak için saçınızı süpürge etmenize gerek yok, önce saçınızı taramanıza gerek vardır. 

Bu durum biraz da erkeklerin talebiyle ilgili sanki. Özellikle ülkemizde erkekler güçlü kadınlara hayran olup pasif kadınları tercih ediyorlar gibi geliyor bana. Bunun nedeni nedir sizce?

Erkek güçlü kadını ilk görüşte talep etmiş gibi görünüyor. Ama şöyle bir şey vardır, güçlü kadın kendini ezdirmez. Mahmut abileşen güçlü kadınlardan bahsetmiyoruz burada tabii.  Çünkü o kadınlar aslında problem çözme olarak güçlü ama kendi içinde büyümemiş kız çocukları taşırlar. Her ne kadar CEO, üst düzey bir yönetici, akademisyen vs. olsa da devam eder bu durum. Zira bizim gibi az gelişmiş ülkelerde güçlü ve başarılı olmanın iki ölçütü var sadece: Kariyer ve para kazanma! Güçlü ve başarılı olmak bunlarla ölçülmüyor. Duygusal sorunlarını çözebiliyor musun, kendinle barışık mısın, bir ilişkideki sıkıntıları çözebiliyor musun, mutlu bir evlilik yapabiliyor musun ya da mutlu bir bekarlık sürdürebiliyor musun, sağlıklı bir hayatın var mı, doğru ilişkiler yürütebiliyor musun? Bunların hepsine hayır diyor ama sonuçta ben iyi para kazanıyorum, diyor. Bu güçlü insan değil. Hatta bazı konularda başarı daha kolaydır. Parayı çok kolay da kazanabilirsiniz, bugün Türkiye’de piyango biletiyle de birden zengin olabilirsiniz, kriptoda da zengin olabilirsiniz değil mi, pat diye batabilirsin de…

Sorunuzun özüne dönüp güçlü kadın kavramına bakacak olursak tekrar, erkekler böylesi kadınları ilk başta çekici buluyor, evet. Ama hangi erkekler biliyor musunuz? Kendine güvenmeyen erkekler. Çünkü güç arayışında olan kadın da erkek de alt planda kendini yetersiz görüyor demektir. Eğer ben sağlıklı bir bireysem ruhuma iyi gelecek kadını ararım. Ama siz güçlü bir kadın arıyorsanız bu ya zayıflığınızdandır ya da narsist yapınızdan! “Benim gibi birine ancak böyle biri yakışır” düşüncesi hâkimdir burada. Siz aradığınız kadının sadece tipine yahut kariyerine bakarsanız faciaya davetiye çıkarmış olursunuz. “Ruhuma iyi geliyor mu gelmiyor mu, dokunsallığımız uygun mu, sözel iletişimim uygun mu?” gibi esas meseleleri dert etmezseniz en başından mutsuzluğa çanak tutmuş olursunuz. Erkekler bunu ilk başta yapıyor maalesef; Adriana Lima ile evleneyim ama yazın birlikte Sivas’a da gidelim anneme hamur açsın! Olmaz ki bu, sizin bahsettiğiniz ve güçlü sandığınız o kadın tipi bu kurallara da çok uymaz haliyle. Ben bu tip kadınları çok güçlü bulmadığımı yinelemek istiyorum. Çünkü güçlü bir kadın gücünü sadece kullanması gereken yerde kullanır. Ben güçlü bir erkeksem evde güçlü bir erkek olmama gerek yok ki. Ben üst düzey bir yönetici olabilirim. Eve girdiğim an ceketimi çıkarmıyorsam, önlüğümü çıkarmıyorsam ben bütün gücümü sadece ondan alıyorum demektir. Bu da benim ne kadar zayıf olduğumu gösterir. Güçlü kadın ve güçlü erkek kavramının tek bir açıklaması olmalı; hayattaki sorunlarla baş etme, çözüm üretme şekliniz. Gücün tek bir açıklaması bu olmalı. Yoksa kariyer, para, diploma bunlar sahte güçlülük. 

Bizim toplumumuzda kadınlara çok fazla fedakâr olması öğretiliyor. Ama bu fedakârlığı yaparken de kendilerinden uzaklaşıyorlar ve mutsuz oluyorlar. Mutsuz olan bu kadınlar, karşısındakini ne kadar mutlu edebilir? Bir de bizim bu kadar çok fedakârlık yaptığımız kişi ilk bizden uzaklaşan, vazgeçen kişi oluyor. Sizce gerçekten fedakâr insan demek iyi kadın, iyi anne, iyi eş mi demektir? 

Değildir. Zaten soruyu sorarken de olmadığını tahmin ettiniz. Şimdi fedakârlığı bir tanımlayalım. Fedakârlık sağlıklı bir şey ama aşırı fedakârlık ve bunun göreve dönüşmüş hali sağlıksız bir durumdur. Zaten bir şeyi sürekli yaparsanız adı fedakârlık değil görev olur. Bizler bunu göreve dönüştürdüğümüz için bir süre sonra kıymetinin bilinmemesini de başkasını suçlayarak anlatıyoruz. Göreve dönüştürdüğünüz her şey kıymetsizleşir, sıradanlaşır. Sabah 80.00’de işinize gidiyorsanız bu patron için fedakârlık değildir, göreviniz olduğu için gidersiniz ve bundan dolayı kimseyi borçlu hissettirmezsiniz kendinize. Veya çocuğunuzun ayakkabısının bağını 10 yaşına gelmesine rağmen hâlâ siz bağlıyorsanız bu fedakârlık değildir, göreve dönüşmüştür. Ve unutmayın her kurtarıcı veya her fedakâr aynı zamanda fedakârlık yaptığı veya kurtardığı kişiyi de köreltir. 

Çok sarsıcı ve doğru bu söylediğiniz…

Fedakârlık zaten bir akut problem çözme yöntemidir. Yani “İhtiyaç duyulduğu anda cama vurup camı kırınız” diyor ya mesela, onun gibi bir şeydir. Bu da işin ikinci noktası. Siz problem çözme yöntemini ya da akut durumlarda kullanmanız gereken bir yöntemi günlük yaşamda da kullanırsanız bana göre ilişkiyi bozan taraf olmuşsunuz demektir. Eğer bir insan sürekli fedakârlık yapıyorsa ilişkiyi en çok o bozuyor aslında. Çünkü orada bir sınır ihlali vardır, başkasının alanını taciz etme vardır. 

Peki fedakâr insan başkalarına fedakârlık yaparken neyden besleniyor?

Birincisi var oluşunu bunun üzerinden tamamlıyor. Yani kurtarıcılık rolü üzerinden kendini daha yeterli hissediyor. Bak onun çayını karıştırdım, bunun suyunu getirdim, şunun işte dizinin ağrısı için doktorla görüştüm…  Önce başkalarının hayatında işe yaramanın getirdiği “Ben güçlüyüm, işe yarıyorum, daha zekiyim, daha üstünüm” gibi tatminler yaşıyor. 

İşin ikinci yönü ise insanlar tarafından takdir, değer, ilgi görme durumu. Aslında tahmin ettiğimiz gibi fedakârlar, fedakarlıklarını daima başkaları için yapmıyor. En az yüzde 50’sini de kendisi için yapıyor. Çünkü kendini bu sayede değerli hissediyor, bunun üzerinden kendini güçlü hissediyor, ilgi alıyor, sevgi alıyor; iyi ki varsın Aylin diyorlar. Kurtarıcılık kişinin kendi ihtiyaçlarıyla yüzleşmekten kaçmasıdır aslında. Yani bir insan kurtarıcı olmayı bırakmak istiyorsa, aşırı fedakârlığı bırakmak istiyorsa önce buradan edindiği kazançlarından vazgeçmeyi göze almalı. Çünkü o kurtarıcı veya o fedakâr, kurtarıcılık yaptığı kişi, yani kurban, iyileştiğinde gidip yeni kurban buluyor kendine. Çünkü o bunun hayatta ilişki yürütme ve hatta yaşam tarzına dönüşmüş. Çünkü toplumda bu kutsallaştırılmış bir şey. Ben bunu özellikle yedinci kitabımda kırmak istedim. Kurtarıcılık… Biz başkaları için bunu yapmıyoruz, bu bizim kendimizle ilgili. Yedinci kitabım çıktıktan sonra Türkiye’de çok ciddi bir tartışma çıktı, 100’e yakın televizyon programı yaptım bu kitapla ilgili. Çünkü toplum bununla yüzleşti. Bugüne kadar bununla ilgili kitap Türkiye’de çıkmamış. İnsanlar şunu diyor artık: Ben kurtarıcıysam bu önce benim kendimle ilgili bir ihtiyaç. Her kurtarıcı eninde sonunda kurban ve zorbadır. Çünkü istediklerinizi alamadığınızda, fedakârlıklarınızın karşılığını alamadığınızda karşınızdakini suçlamaya başlarsınız. Ve bir süre sonra en çok iyilik yaptığınız insanlar en kötü davrandığınız insanlara dönüşür.

Çocuklukta anne ve babasından yeterince sevgi görmeyen bireyler, genelde ‘sevilmeme hali’ni test ediyor. Ya sevilmeye karşı bir direnç ya da tam tersi kendini sevdirmek için her türlü çabayı gösteriyor. Partnerlerimizle yaşadığımız çıkmazların sebebi, çoğunlukla ailelerimizden taşıdığımız ağır yüklerin sonucu. Çocuklarımızı yetiştirirken ileride sağlıklı ilişkiler yaşayabilmeleri için ebeveynlere tavsiyeleriniz nelerdir?

İnsan kendini nasıl görüyorsa ona uygun ilişki seçiyor. Değersizlik doğuştan gelen bir şey değildir, öğrenilmiş bir şeydir. Anne, baba ya da ikinci bakımı verenler tarafından çocukta oluşan bir duygudur. Kıyaslama, aşağılama, hor görme, kusur arama, yapılan hiçbir şeyin beğenilmemesi… Sürgit böyle devam ederse çocuk bir süre sonra sevilmediğini ve değersiz olduğunu görür. Anne babasını sevmekten vazgeçmez ama kendini sevmekten vazgeçer. O çocuk anne babasından sevgi almamıştır fakat anne babasının ihtiyacını da en çok o giderir. En çok ihmal edilen çocuklar, anne babasına en çok fedakârlık yapan çocuklar oluyor genelde. Çünkü insan, alamadıkça daha çok peşinden koşar. Çocuk küçüklükten itibaren anne babasından değerlilik ve koşulsuz sevilmeyi alamadıysa kendilik algısı oluşur. Nasıl oluşur? İnsan, çocukluğundan itibaren hem dünyaya hem kendisine anne babasının gözünden bakmaya başlar. Eğer sevilmediğini hissediyorsa bir süre sonra “Ben sevilmeye, değer görmeye layık değilim” der ve ona bunu haklı çıkaracak kişiler seçer yaşamında. Soğuk, kibirli, eleştirel, suçlayıcı, narsist, bencil tipler o tip insanların adeta radarına girer. Çünkü zaten siz sevilmediğinizi düşünüyorsanız bu tip insanları seçtiğinizde kendinizle zaten şüphe duymazsınız, kendinizle eşleşirsiniz. Yani insan zihni kendiyle çelişmeyi sevmez. “Değersizim” diyen bir insan ona koşulsuz değer veren biriyle yapamaz. Çünkü o güne kadar olduğu gibi sevilmediği için böyle biriyle nasıl ilişki yürüteceğini de bilemez. 

Koşulsuz kabul görmeyi, sevilmeyi bilmeyen biri ne yapacak peki? 

Önce kendi içindeki şemayla, bu hikâyeyle yüzleşmesi lazım. Eğer siz koşulsuz sevildiğinizi düşünmüyorsanız, olduğunuz gibi sevildiğinize inanmıyorsanız hayatınıza aldığınız kişiyi sürekli sınava tabi tutarsınız, zorlarsınız. Bakayım bunu da verecek mi, dur şunu arkadaşlarıyla test edeyim, dur biraz arıza yapayım, caz yapayım gibi… 

İstemeden de yapabiliyor bunları değil mi?

Tabi tabi, bilinç dışında oluyor bazen. Amacınız ne? Bir şeye inanıyor Aylin. Diyor ki “Eninde sonunda beni terk edecek, dayanamaz o benim gibi birine, beni niye sevsin ki”. Test ediyorsunuz, sonra adam gidiyor. Bu sefer ne diyorsun? “Ben biliyordum bir gün beni terk edeceğini, çünkü benim gibi birini niye sevsin ki?” Kendini gerçekleştiren kehanet diyoruz biz buna. İnsan kendiyle çelişmek istemediği için koşulsuz seveni anlamsız buluyor. Çünkü içten içe şunu diyor: “Ya ben bile kendimi sevmiyorum, bu beni niye sevsin? Annem babam bile beni sevmezken başka biri beni niye sevsin?” Bu sefer ya onu test ederek terk etmeye zorluyor ya da o ilişki içerisinde sürekli bağlanamayan, kaçıngan ve problem çıkaran birine dönüşüyor. İlerleyen dönemlerde de bu hikâyemize uygun olan tipler seçiyoruz. Sonra da kendimizi şöyle savunuyoruz: “Hocam hep aynı tipler beni buluyor.” Ben de diyorum ki, hayır Aylin, hep aynı tipler seni bulmuyor. Sen senaryoyu değiştirmeden oyuncu değiştiriyorsun, Ahmet gidiyor Veli geliyor, Ayşe gidiyor Fatma geliyor…  Senaryoyu değiştirmediğiniz sürece zaten çoğunlukla film aynı oluyor, oyuncular da birbirine benziyor. Ya bencil, narsist tipleri buluyorsun ya da bağımlı ve başının çaresine bakamayanları. O değersizlik her durumda git gide kemikleşmeye başlıyor. 

Bunu nasıl durdurabiliriz peki? 

Sınırlarının farkına vararak. İnsan kendi haklarını bilmediği sürece sunulan her şeyi lütuf zannediyor. Mesela diyelim ki biz seninle çay içiyoruz, hep hesabı ben ödüyorum. Sen bir gün bana çay ısmarlıyorsun ve bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptığını zannediyorum. Bak hep hesabı ben ödüyorum, sen bana bir kere diyorsun ki ya Serhat Hocam bu sefer de ben ödeyeyim. Ben de yok olmaz diyorum, sen o arada gidip ödedin, bir çay ısmarladın bana. Bugüne kadar 100 buluşmanın 99’unu ben ödemişim, ben sana sürekli borçlu hissediyorum. Niye biliyor musun? Haklarımı bilmiyorum çünkü. Yetişkin-yetişkin ilişkisindeki o denkliği bilmiyorum, eşit olmak zorunda değil. Ben haklarımı bilmediğim için Aylin bana bir çay ısmarladığında ben ona karşı borçlu hissediyorum ve sürekli ona o borçluluğumdan dolayı boyun eğen, minnet eden bir hale geliyorum. Değersizlik böyle bir şeydir. Sırf annen baban seni doğurdu diye kendini hayat boyu ona borçlu hissetmendir. Onlar da zaten manipülatif ebeveyn oluyorlar. Doğurdum, doyurdum hayat boyu bana borçlusun… Oysa bir çocuğun dünyaya gelmesinden dolayı anne-baba çocuğa borçludur: “Benim sayemde anne-baba oldun. Beni dünyaya getirmeseydin bu duyguyu yaşayamazdın.” İlk borçlu olan aslında anne-babadır. Bugün o rol için insanlar milyonlarca dolar harcıyorlar. Ama bizim toplumumuzda çocuklar aileler için yapılır, birey oldukları için değil. Değersizlik zaten doğumla başlamıyor. Değersizlik o anne-babanın doğumuyla başlıyor aslında. Mesela anne baba kendini değersiz görüyorsa şöyle bakmaya başlıyor çocuğuna da: Benim gibi değersiz birinden ancak değersiz bir çocuk doğar. Ve böylece doğan çocuğu da değersizleştiriyor. O kadar kronik bir zincir ki… Sınırlarımızı ve haklarımızı öğrendikçe de tüm bunların doğuştan değil sadece ve sadece yanlış öğrenmelerle, yanlış yetiştirmelerle geliştiğini görüyoruz. Ve hiçbir şey bilmiyorsak bile en azından kimi seçmememiz gerektiğini biliyoruz. En azından surat asan, kibirli, kendini ulaşılmaz gören, sürekli kusur bulan, eleştiren, üstenci kişileri seçmeyeceğim diyorsun. Bir defa ne istemediğimi biliyorum, bu bile yüzde 50 tedavidir farkındalık anlamında. Kendi değerini hayatına aldığın insanlarla sen belirliyorsun. Arkadaşın, eşin, sevgilin, akrabaların dahil kiminle çok samimiysen onları kendine layık görüyorsun aslında. Biz de bu zinciri devam ettiriyoruz. 

O zaman ebeveyn olarak bizler çocuklara sınırlarını mı öğretmeliyiz?

Öncelikle o değeri karşılıksız, koşulsuz çocuğa vermeliyiz. İkincisi de çocuğun haklarını çocuğa anlatmak gerekiyor. Ben seni doğurduğum için bana borçlu değilsin, insanlar sana şunu yaptıklarında ona borçlu hissetmeyeceksin, senin de sorumlulukların var. Çünkü bu değersizlik bahsi toplumda o kadar kronikleşti ki şimdi de değerli olmak için sorumluluklarını yok sayıp sadece haklarından bahseden bir nesil var. Sorumlulukları değil haklarını söylüyor; bu benim hakkım, sevilme hakkım, değer görme hakkım, beklentimin karşılanma hakkı… Ben onlara şunu söylüyorum: “Peki bunun karşılığında sorumluluğun ne?” Ama bunu bilmiyor, “Nasıl yani?” diyor. Diyorum ki bak, değerli olmak için bunları istiyorsun, bana göre bunlar seni değerli kılmaz. Peki sen bunları elde etmek için ne yapacaksın? Çünkü değerli olmak demek bunları hak etmek demek. Ama karşıdakine de kendisini değerli hissettirmek zorundasın. Orada da ne yapmak lazım? Hakları ve sorumlulukları beraber öğretmemiz gerekiyor. Sadece hakları öğretirseniz çocuğunuz bencil, narsist olur. 

Hocam çok teşekkür ediyorum. 

Ben teşekkür ediyorum.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER