Kadın doğulmaz, kadın olunur

“Kadın doğulmaz, kadın olunur.” Daha 1968’li yıllarda böyle sesleniyordu feminizmin başucu kaynaklarından birisi olarak kabul edilen İkinci Cinsiyet’in yazarı Simone de Beauvoir okurlarına. Ve erkeklere haykırıyordu: “Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşırıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra da uçamıyor diye yakınıyoruz.”

Feminist düşünür, yazar ve aktivist Beauvoir, post-feminizmin kurucusu olmakla kalmadı, akademisyen ve varoluşçu bir düşünür olarak da önemli eserler verdi. Gelin bu hikâyenin başına dönelim:

9 Ocak 1908 tarihinde Paris’te koyu Katolik bir anne ve bilinmezci bir babanın kızı olarak dünyaya gözlerini açtı Simone de Beauvoir. O yıllarda pek az kadının ulaşabildiği eğitim fırsatlarını en iyi şekilde değerlendirdi. Önce bir Katolik okulunda matematik, sonra Sainte-Marie Enstitüsü’nde dil ve edebiyat, ardından da Sorbonne’da felsefe okudu. 1929’da Fransa’nın en genç kadın felsefe öğretmeni olmaya hak kazandı. Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sarbonne’da kurs alan, hayatının aşkı Jean-Paul Sartre ile tanışması da bu yıl oldu. Yaşam boyu süren bu birliktelikleri; birbirlerini zihinsel olarak nasıl beslediklerinin dışında tutku, cinsellik, hayatlarına giren başka kadın ve erkeklerin hikâyeleriyle de çok konuşuldu. “Asıl kötü olan, kendini tanımlanmış, çerçevelenmiş, olup bitmiş olarak bulmak, gelip geçici anların birbirine eklenmesiyle etrafınızda sizi kapana kıstıran bir kabuğun oluşması” diye yazıyordu ‘Moskova’da Yanlış Anlama’ kitabında. O, özel hayatında da eserlerinde de kendini hiçbir kabuğa sıkıştırmadı.

Beauvoir, ilk kitabı Konuk Kız’ı 1943’te yayımladı. En önemli eseri ve feminizmin başucu kaynaklarından biri olarak kabul edilen İkinci Cinsiyet’i ise 1949’da. Feminist hareketin henüz cılız olduğu bir dönemde böylesi bir kitabın yazılması, onu daha da değerli kıldı, kılıyor. İkinci Cinsiyet’te cinsiyetler arasındaki ilişkiler sorununun sosyolojik, ekonomik ve psikolojik biçimlenmelerinin, bir egemenlik ilişkisine bağlı olduğunu gösteriyordu Beauvoir. Bu ilişkinin kültürel olarak kurulduğunu ve dolayısıyla da aşılmasının mümkün olduğunu da…  Kitap tartıştığı meseleler ve kavramsal çerçevesiyle bugün de hâlâ güncelliğini korumaya devam ededursun, Beauvoir’in eserleri onunla sınırlı değil; felsefi makaleler, romanlar, oyunlar, seyahat günlükleri, hatırat ve gazete yazıları yazdı. ‘Başkalarının Kanı’ (1945), ‘Her Erkek Ölümlüdür’ (1946), ‘Belirsizlik Ahlakı Üzerine’ (1947), ‘Sade’ı Yakmalı mı?’ (1955), ‘Yaşlılık’ (1960), ‘Veda Töreni’ (1981), ‘Aşk Mektupları (Nelson Algren’e)’ (1998)… Otobiyografik romanı ‘Mandarinler’ (1954) ile Goncourt Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Her başarılı kadının yaşadığı sıkıntıyı o da yaşadı: Jean Paul Sartre’nin takipçisiymiş gibi gösterilerek yapıtlarının özgünlüğü hiçe sayıldı. Ancak feminist araştırmacıların çabalarıyla bu gölge yavaş yavaş dağıldı.

John Gerassi’nin 1976’da, İkinci Cinsiyet’in yayımlanmasının 25’inci yılında, Simon de Beauvoir ile yaptığı röportajda, “İkinci Cinsiyet’i yazarken hayatımda ilk kez bir gerçeğin farkına varmıştım; o da yanlış bir hayatı yaşadığım idi ya da daha doğrusu, bilmeden de olsa erkek-egemen toplumdan besleniyordum” diyor ve ekliyordu: 

“İkinci Cins’in araştırma ve yazma aşamasında fark ettim ki, elde ettiğim ayrıcalıklar kadınlığımdan yaptığım feragatlerin bir sonucuydu. İkinci Cinsiyet sırasında ihtiyaç duyulan mücadelenin farkına vardım. Anladım ki, kadınların büyük bir çoğunluğu benim sahip olduğum seçeneklere sahip değildi, o kadınlar ki, aslında, o tanımlama yıkıldığında tamamıyla çökecek olan erkek egemen toplum yapısı içinde ikinci bir cins olarak tanımlanmışlar ve ele alınmışlardır.” 

Simone de Beauvoir, 14 Nisan 1986 tarihinde, 78 yaşında Paris’te hayatını kaybetti. Ancak eserleri ve adı yaşamaya devam ediyor.  

 

 

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER