İlknur

Ankara, saat: 15.00 

Annecim, Ankara’da bir otel odasında yalnızım. Sana çok ihtiyacım var. Sesimi duymanı ve beni dinlemeni çok istiyorum. 

Ankara, saat: 19.00 

İki gündür sana ve babama ulaşmaya çalışıyorum. Ne aramalarıma ne de mesajlarıma cevap vermiyorsunuz. Ben sizin kızınızım. Beni bir kerecik dinleseydiniz çok farklı olurdu.  

Ankara, saat: 23.00 

Çok yalnızım. Tüm çabalarıma rağmen size ulaşamadım. 

Bana öfkelisiniz, kederlisiniz. Üzüntünüz canımı acıtıyor. Bu acıya katlanabilecek, tüm dünya ile savaşacak gücüm yok.  Size çok ihtiyacım var. Hayata tutunmak için son gayretlerim.

Ankara, saat: 02.00

Koridordaki ayak seslerini dinliyorum. Kapım her an çalınacak ve siz gelip bana sarılacaksınız diye heyecanla bekliyorum. İçimi acıtan zamana karşı koymak istiyorum. 

Tüm bu yaşadıklarımla başa çıkabilmek için size çok ihtiyacım var. 

Ankara, saat: 03.00

Köşeye sıkıştım. Çarem tükendi. Ben, bile isteye bu yolu seçiyorum. Sizden tek dileğim beni affedin…

İki gündür bu küçük otel odasında camda babamı bekliyorum. Beni affetmesini, gelip, “Kızım” diye bağrına basmasını bekliyorum. Tıpkı çocukluğumda her cumartesi Özcan abiyi camda beklediğim gibi bekliyorum. 

Ben üniformayı böyle sevdim anne. Hatırlar mısın, her salı Nebahat teyzeyle pazara gider, pazardan artırdıklarınızla köşedeki pastanede kendinize Alman pastası alırdınız. Nebahat teyze hiç durmadan oğlunu, başarılarını ve üniformasıyla ne kadar yakışıklı olduğunu anlatırdı. Benim Özcan’a hayranlığım da böyle başladı. Artık aramızda sır kalmasının önemi yok, Nebahat teyzenin cam büfesinin köşesine sıkıştırdığı fotoğrafı ben çalmıştım. Üniformaya mı hayrandım, Özcan’a mı bilmiyorum. Ama o fotoğrafa bakıp kendimi Özcan’ın yanında hayal ederdim. Mahalleye üniformamla geldiğimi, senin babamın törenlerde beni gururla izlediğinizi düşlerdim. Bildik biledik herkese beni anlat, resmimi çerçevelet başköşede dursun isterdim. Çocuktum daha, küçük aklımla boyumdan büyük hayaller kurdum. 

Sonra muhtıra oldu. Hepimiz korktuk. Babamın arkadaşları teker teker kayboldu.  Sen günlerce ağladın. Ben günlerce sokakta gezen üniformalılara baktım. Babam günlerce sadece sigara ve çay içti. 

O günlerde her şey değişti. 

Özcan o cumartesi ve devam eden cumartesiler gelmedi. Nebahat teyze çok ağladı; evci çıkmalar yasaklanmış, okuldan bir sürü öğrenciyi atmışlar. Benim okulum açıldı, öğretmenim değişti. Yeni gelen öğretmeni sevmedim. 

Babam Ankara’dan taşınmaya, memleketine dönmeye karar verdi. Ben gitmek istemiyorum diye çok ağladım. Çocuktur geçer, unutur, alışır dediniz, geçmedi be anne. Kitaplarımın arasında sakladığım üniformalı resme bakıp hayal kurmaya, kaderimi bağlayan üniforma sevdasıyla yaşamaya devam ettim. 

Kısa zamanda taşındık. Babam hemen iş buldu. Ben en iyi okula yazdırıldım. Rahatımız yerindeydi. Babam seyahat etmeye başladı, Ankara’ya, Nevşehir’e gidiyor bazen günlerce gelmiyordu. 

İlkokulu bitirdim, ortaokul, lise çabuk geçti. Bütün öğretmenler etrafımda pervaneydi. Her dersin hocasıyla ayrı ders çalışıyordum. Kimisi eve geliyor, kimisi okulda özel ilgileniyor, kimisi de soruları vererek destek oluyordu. Her sene okulda dereceye giriyordum.  Sen de komşular görsün diye aldığım tüm takdir belgelerini evin başköşesine asar olmuştun. Benden bahsetmen, derslerimi övünerek anlatman çok hoşuma gidiyordu. Hayallerim için tek eksik vardı: Üniforma…

Onca zaman geçmesine rağmen üniforma sevdam hiç bitmemişti. 

Lise ikinci sınıfta rehberlik öğretmenimize üniforma sevdamı ve meslek olarak üniformalı bir meslek seçmek istediğimi anlatınca, hayallerim hayal olmaktan çıkmış, gerçekleşmesi için çaba sarf edilir hale gelmişti. Memleket ve ümmet için akıtılan her damla terin kutsal olduğuna inanan babam, üniforma sevdamdan çok hoşnut görünüyordu. Sana göre bir kadın için üniformalı meslek çok zordu, babama ne kadar dirensen de ok yaydan çıkmıştı. 

İki sene yoğun çalışma, sınavlar, testler sonrasında sınav günü geldi çattı. Büyük heyecanım, kalbime sakladığım üniformalı fotoğrafla sınava girdim ve istediğim bölümü kazandım. 

Hepimiz için hayatın soğuk yüzü de burada başladı. Benimle birlikte sınavı kazanan elli kadar kız, yüzlerce erkek ağır sağlık ve kimlik kontrollerinden geçirilerek okula giriş yaptık. Okulun giriş katında, uzun ve soğuk koridorlarından geçerek ulaştığımız koyu gri ikinci kapı bizim yatakhanemize geçiş kapımızdı. 

Anadolu kültüründe ve Yozgat gibi daha geleneksel bir şehirde büyümüş olmama rağmen katı kurallar, kadın erkek arasına çizilen keskin çizgiler beni bile zorluyordu. Sadece okulun kuralları değil, üst sınıfların baskıları, sadece ajanlıkla öğretmenlerin gözüne girmeye çalışan dönem arkadaşları da işin tuzu biberiydi. İlk sene, 50 kişi başladığımız sınıfımızdan 12 kişi farklı disiplin suçlarından atıldı. Bunların içinde kötü ders notlarından tutun da öğretmene itiraza, revirden ilaç almaktan kızlı erkekli gezmeye kadar farklı birçok neden vardı. Kadın nöbetçi öğretmen olmadığında, revirde yaşadığımız ezikliği yaşamamak için yatakta kıvranmayı tercih ederdik. Belirsiz aralıklarla geçtiğimiz cinsiyet ve kimlik kontrolü bunun en ağır baskısıydı. Bu kontrole girmektense kendi isteğiyle okuldan ayrılan arkadaşlarımız bile oldu. 

Sadece okulda değil, izin günlerimizde de, evci çıktığımızda da bir iftiraya kurban gitmemek için etrafımızı sürekli gözlemek zorundaydık. 

Öğretmenler için ajanlık yapmak okuldaki en ihtişamlı meziyetti.

Her sene azala azala 19 kız arkadaş, birbirimize destek olarak, birbirimizi kollayarak son seneye kadar geldik. 

Bana diyeceksiniz ki, neden bize hiç bahsetmedin? Yıllarca hayal ettiğim gururu sizin yüzünüzde görmek ve üniformamı giyindiğimde duyduğum heyecan o kadar fazlaydı ki buna katlanmayı kolay hale getiriyordu. 

Ta ki üç ay önce okulda Özcan’la karşılaşana kadar. Önce o olduğuna inanmak istemedim, aklım bana oyun oynuyor diye düşündüm. Resmi bulup tekrar tekrar baktığımda, burnundan ve göz çizgilerinden o olduğuna emin oldum. Okulda küçük küçük takip etmeye başladım. Günleri sabit olmasa da okula gidip geliyordu. Bir cuma akşamı bahçede otururken okuldan çıktığını görünce, bahçede önünü kesip kendimi hatırlattım. Çok zaman geçtiği için hatırlamakta zorlandı ama annesinin bahsettiği kadarıyla bildiğini anladım. Okula gidip geldiği günleri kollamaya ve tesadüf karşılaşmalar yaratmaya başladım. Öğretmen olduğu için henüz dikkat çekmiyorduk. Ama birilerinin gözüne ilişmemiz an meselesiydi. Mezun olmama çok az zaman vardı, böyle bir hata yapma lüksüm yoktu. Ama içimde kıpırdayan şeylere de engel olamıyordum. Kısa zaman sonra, bir hafta sonu beni Gölbaşı’nda yemeğe davet etti. İzin günlerimizde sivil olarak görüşmeye başlamıştık.  Çocukluğumun hayalinin bu kadar gerçekçi olmasının yarattığı mutluluk ve heyecan dalgasına kapılmıştım. 

Böyle devam eden iki ayın sonunda “Sana söylemek istediğim şeyler var” diyerek, beni eve çağırdı. O hafta nasıl geçti bilmiyorum. Hafta sonunu iple çekiyordum. Sabah erkenden kalktım, güzelce giyinip çıktım. Büyük meydana otobüsle gittim. Etrafımı kontrol ederek, izlenmediğime emin oldum ve bir taksiye binerek adrese gittim. Gittiğimde evde kimse yoktu ve Özcan’ın telefonu kapalıydı. Kapının önünde bekledim. Zaman geçince gelmeyeceğini anlayıp taksi bulmak için yürürken etrafımı saran garip tiplere resmi kimliğimi gösterdim. Sadece sırtımda bir acı hissettiğimi ve bilinçsizce yere düştüğümü biliyorum. Uyandığımda kirli bir yatakta tek başıma yatıyordum. Ağlayarak toparlandım, hemen çıktım. Bulduğum ilk taksiye atlayarak okula döndüm. Polise gidersem bu durum sicilime işler ve okuldan atılırdım. 

Okulun bitmesine son bir ay kalmıştı. Bu kadar kısa süre için cinsiyet ve kimlik kontrolü yapacaklarını sanmıyordum. Bu riski göze aldım. Okula gidip yıkandım. Kimse görmeden vücudumu merhemledim. 

Seni aradım. O akşam uzun konuştuk anneciğim hatırlar mısın? Çok ağladım telefonda. Sen okul stresi sandın, ben sana söyleyemedim. 

Nereden bilirdim ki son hafta tekrar kontrol yapacaklar ve ben derdimi kimse söyleyemeyeceğim. 

Ama beni yıkan bu olmadı anne.  Babamı arayan erkek öğretmenin, “Kızınızın ayıbı var, gelin alın” demesi oldu.

Ben ayıplı değilim anne…. Ben isteyerek, gönülden bir şey yapmadım. Ben sizin yüzünüzü isteyerek karartmadım. 

Babam arkadaşlarından benim için utanmasın. Memleketini benim için terk etmesin. Sen evden resimlerimi kaldırma. Üniformam hep üstümde kalsın ve siz beni hep böyle hatırlayın. Hayallerimdeki gibi…

Elveda…..

MÜGE MURAT
Latest posts by MÜGE MURAT (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER