Hayallerinizi ıskalamayın

Anneler ve Kızları sayfalarımızın bu ayki konuğu Manş Denizi’ni yüzerek geçen ilk Türk kadını Nesrin Olgun Arslan ve kızı Bengü Arslan Esin oldu. Anne dünya çapında bir yüzücüyken Bourz Kurucusu Bengü Arslan Esin annesinden farklı olarak bir iletişimci. Nesrin Olgun Arslan 2 bin erkeğin çalıştığı çimento fabrikasında spor uzmanı olarak çalışırken, Bengü Arslan Esin de erkek egemen bir dünya olan futbol dünyasında, Türkiye Futbol Federasyonu’nda çalıştı. İki kadınla da azim ve cesaretlerini konuştuk. 

 

Nesrin Hanım ve Bengü Hanım sohbetimize hoş geldiniz. Nesrin Hanım sizinle başlamak istiyorum. 29 Ağustos 1979 tarihinde 15 saat 47 dakikada Manş Denizi’ni yüzerek geçen ilk Türk kadını oldunuz. Manş Denizi’ni geçmeye nasıl karar verdiniz? Bunu başaran ilk Türk kadını olmak size neler hissettirdi?

Nesrin Olgun Arslan: Öncelikle Manş Denizi’ni yüzerek geçen ilk Türk kadını olduğum için yaşadığım her gün onur duyduğumu belirterek sözlerime başlayayım. 

Manş Denizi’ni geçmeye bir anda karar verdim ve karar verdiğim andan yüzdüğüm ana kadar geçen 4 senede ne kadar büyük konuştuğumu düşündüm durdum ama bu kararımdan dönmek aklımın ucundan bile geçmedi. Fransa kıyılarına ayak bastığım andan bugüne kadar da eşi benzeri bulunmaz bir gurur yaşıyorum. 

Bu kararı alana kadar havuzlarda yüzüyordum ve o dönemin Gençlik Spor İl Müdürü Tuncay Şenyüz idi. Henüz 17 yaşındaydım ve Tuncay abiyi bir gün çok kızdıracak bir davranışta bulundum. Bu davranışımı gören Tuncay abi, bana havuz yarışlarından hiçbir beklentim olmaması gerektiğini ve artık bu tarz başarılar için çok ‘yaşlı’ olduğumu söyleyiverdi. 

Bende hiç durmadan, düşünmeden “O zaman ben de maraton yüzeceğim” dedim. Tuncay Şenyüz bu yanıtıma da itiraz etti ve maraton yüzmenin hiç de sandığım kadar kolay olmadığını belirtti. Sinirlenmiştim hem de çok sinirlenmiştim. Bir anda ağzımdan “Ben maratonların en zorunu yüzeceğim, Manş Denizi’ni geçeceğim” sözleri döküldü.

Belki bu lafın üzerinde hiç durmamam da mümkündü ancak benim karakterim böyle bir yapıda değildir. Ben bir söz sarf ettiysem ne yapıp edip mutlaka yerine getirmeliyim. 

Sözü söylerken belki Manş Denizi’nin haritadaki yerini sorsanız dahi doğru cevap veremezdim. Ama bu olaydan kısa süre önce Erdal Acet abi Manş cehennemine karşı verdiği savaşta galip çıkmıştı. Onu kendime örnek alıyor, rol model olarak benimsiyordum. O halde onun izlediği yoldan gitmeliydim. 

Daha önce Manş Denizi başta olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki en zorlu maraton parkurlarına yüzücü yetiştiren, ünü ülke sınırlarını çoktan aşmış, global basında “Manş’ın şifrelerini çözen adam” olarak tanımlanan Kutal Özülkü’nün kapısını çaldım. Kendisi Erdal Acet abinin de antrenörüydü. 

Kutal Hoca beni şöyle bir süzdü ve “Yarın gel, 10 kilometre aralıksız yüzersen seni çalıştıracağım” dedi. Yüzme havuzunda 10 kilometreyi hesaplamak bile inanılmaz zor gelmişti bana acaba 1600’üncü metreyi mi yüzüyorum yoksa 9 bin 600’üncü metrede miydim?

Günün sonunda ben 10 kilometreyi aralıksız yüzdüm ve böylelikle Kutal Özülkü’nün önderliğinde Manş’a gidiş biletimi de almış oldum.

Türk toplumunun daha geleneksel yaşadığı 1979 yılında Manş Denizi’ni geçerek aslında çok büyük bir cesaret örneği sergilediniz. O dönem çevrenizden ne gibi tepkiler aldınız?

Nesrin Olgun Arslan: Benim en büyük şansım harika bir anne-babaya sahip olmak. Sevgili annem, lise mezunudur ki bu o dönemin kadınları söz konusu olduğunda bugünün pek çok akademik unvanı kadar nadir bulunur. Kendisi memurdu. Son derece vizyoner, son derece açık fikirli bir kadındı. Allah uzun ömürler versin.

Babam ise işçiydi. Duygularını pek fazla belli etmezdi. Daha sert bir mizacı vardı ancak elbette o da bu uğurda annemle el ele vermemiş, fikir birliği yapmamış olsa benim Manş’ı geçmem değil, İngiltere’ye gitmem dahi bir hayalden ibaret olurdu. 

Sanılanın aksine o yıllarda Adana’da tabiri caiz ise kaç-göç devri çok gerilerde kalmıştı. Son derece medeni bir ortam hâkimdi. Ancak kızların yüzmesi pek görülmüş şey değildi. Yani nasıl söyleyebilirim? Kimsenin aklına kızını yüzmeye yazdırmak veya bir kız çocuğunun aklına, kendini yüzme sporunda geliştirme ideali gelmezdi. 

Anne-babam, benden 1.5 yaş büyük ağabeyimi yüzmeye yazdırırken, beraberinde beni de yazdırdıklarında sadece 7 yaşındaydım. Bir spor söz konusu olduğunda beyin ve kas hafızası erken yaşlarda çok daha kolay eğitiliyor şüphesiz. (Şimdi ideal 5 yaş kabul ediliyor.) Türkiye’nin ilk modern anlamda yüzme kompleksi olarak Adana-Seyhan’da inşa edilen Atatürk Yüzme Havuzu’nda toplam 4 kız yüzme öğrencisiydik.

İlerleyen yaşlarda, bu arkadaşlarım devam edemediler ve maalesef biliyorum ki birinin içinde de büyük ukde kaldı yüzme. Benim bu anlamda avantajım lise bitene kadar küçük bir kız çocuğu görünümüne sahip olmamdı. Yaşıtlarım gibi serpilip büyümemiş, alımlı bir genç kız olmamıştım. Bu bana üniversiteye kadar mayonun üzerine bir kısa şort giyerek antrenmana gitme lüksü tanıdı.

Bengü Hanım sizinle devam edelim. Başarılı bir kariyere sahipsiniz. Ama bunun bir de altyapısı var elbette. Biraz da bu altyapıyı konuşarak başlayalım istiyorum. Annenizi anmadan geçmek olmaz. Dünyanın en zorlu parkurlarından biri olan Manş Denizi’ni yüzerek geçen ilk Türk kadını Nesrin Olgun Arslan’ın kızı olmak aynı zamanda bir ayrıcalıktır sanıyorum. Böyle bir anneye sahip olmak nasıl bir duygu özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarında?

Bengü Arslan Esin: Anneniz, Manş Denizi’ni geçen ilk Türk kadını olunca; ister istemez doğduğunuz anda suya atılmışsınız hissi ile geçiyor çocukluk ve gençlik yılları… 

Annemizin, spor alanında başarılı olmamızı içten içe çok arzu ettiğine eminim ancak bunu asla bir hırsa, bir dayatmaya veya zorunluluğa dönüştürmedi. Hatta “içten içe” deme sebebim, bu arzusunu bize açık açık ifade dahi etmemiş olmasıdır. 

Erkek kardeşim Şevket’le beraber yüzmeye başladık. Ben çok hızlı ilerleme kaydettim. Şevket sudan korktu. Annemin ifadesiyle aylarca o demire tutundu durdu. Ancak sporda kas hafızası kadar zihin hafızası da eş düzeyde önemliymiş ki aylar sonra Şevket’in parmakları demir ile teması kestiğinde, onunla eş zamanlı yüzmeye başlayan çocuklarla hemen hemen aynı seviyede yüzebiliyordu. 

Annem bizi olduğumuz gibi kabul etti. Neyi ne kadar yapabiliyorsak o kadarıyla mutlu oldu ve bizi takdir etti. Mesela ben nükleer enerji alanında akademik kariyer yapmak ve bilim insanı olmak istiyordum ancak puanım yetmemişti. Annem bana, bir yıl daha hazırlanmak isteyip istemediğimi sordu. Açıkçası bu boşa geçen bir yıl olacak gibi hissettim ve hayır dedim. “O halde neden Spor Bilimleri okumuyorsun?” diye sordu. Bilim insanı olmak istiyorsan spor alanında araştırmalar yapabilirsin diye bir dipnot ekledi. Bu o kadar yumuşak bir geçişti ki, tereddütsüz kabul ettim. 

Sonraki yıllarda Spor Bilimi ile yetinmeyip İletişim Fakültesi’nden de çift anadal mezunu olarak lisans diplomamı aldım. Ardından hem MBA hem de yüksek lisans yaptım. 

Annem bana bir konuda diretseydi; bunların hiçbirini yapamazdım. Bizi bizden iyi tanıdığı için alternatifler sundu ve öyle tatlı yönlendirdi ki. Bugün olduğum yerden ve kişiden çok mutluyum, sizler aracılığıyla da kendisine çok teşekkür etmek isterim. 

Kararlı ve cesur bir anneniz var. Siz annenizin hangi özelliklerini taşıyorsunuz? Bunların hayat yolculuğunda size katkıları neler oldu?

Bengü Arslan Esin: Annemden hırslı olmak ile kararlı ve azimli olmak arasındaki farkı öğrendim. Bakacak olursanız, bu bıçak gibi keskin, incecik bir çizgidir ve çizginin hırs tarafına kaydığınız anda hem kendiniz hem çevreniz hem de dahil olduğunuz projeler çok büyük zarar görür. 

Elbette annemin müthiş cesur bir tarafı var. Ben dahi kimsenin onunla bu anlamda kolay kolay boy ölçüşebileceğini sanmıyorum. 

Ben iş hayatında çalışılması çok kolay, uyumlu bir yapıya sahip olduğuma inanıyorum. Bu özelliğimi de annemin dikte etmek yerine açıklayarak, ikna ederek bizleri yönlendirmesi sonucunda kazandığımı düşünüyorum.

Anneme minnettar olduğum onca şey var ki…

Yaklaşık 7 yıl boyunca Türkiye Futbol Federasyonu’nda (TFF) çeşitli görevlerde bulundunuz. Federasyonla yollarınız nasıl kesişti? Erkek egemen bir sektörde çalışmak zor oldu mu? Hangi engellerle karşılaştınız? 

Bengü Arslan Esin: Az önce de bahsettiğim gibi spor, iletişim ve işletme gibi birbirinden bağımsız branşları harmanlayan bir eğitim aldım. Önce Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nden Spor Bilimleri ve İletişim Fakültesi’nden radyo-televizyon alanlarında çift anadal eğitimimi tamamladım. Sonrasında ise FIFA’dan Spor Yönetimi yüksek lisansı aldım. Bahçeşehir Üniversitesi’nden de Executive MBA derecesine sahibim.

Kariyer hayatımın 2011-2018 dönemini TFF bünyesinde geçirdim. TFF’de yapmadığım iş kaldı mı diye düşünüyorum, çünkü AR-GE Sorumlusu pozisyonundan UEFA İletişim Sorumlusu gibi pek çok görevde bulundum. TFF’deki son titrim UEFA Kulüp Lisans ve Finansal Fair Play Sorumlusu oldu.

Evet, erkek egemen bir sektörde çalışıyordum ama benim oradaki rolüm “kadın” olmak değildi. Ben Bengü Arslan olarak aldığım eğitimi, zekâmı, becerilerimi ortaya koydum ve bir zorluk çekmedim açıkçası… 

Kimsenin beni engellemeye çalıştığını da sanmıyorum. Veya belki de başarısız girişimler oldu ama benim haberim bile olmadı açıkçası.

Nesrin Hanım burada size dönmek istiyorum. Sporda cinsiyet ayrımcılığına dair neler söylemek istersiniz? Bu durumu aşmak için sizce neler yapılmalı?

Nesrin Olgun Arslan: Ben bu konuda çok kırıldığım bir hadise yaşadım. Manş’ı geçmemden çok kısa bir süre önce 15 kilometrelik Mersin – Viranşehir maratonuna katıldım. Hiç unutmam tarih 1 Temmuz 1979’du ve bu maraton her yıl 1 Temmuz’da kutlanan Kabotaj Bayramı’nda yüzülürdü. 

O sene maratona katılan tek kadın sporcu bendim ve erkekler arasından İsmet Karaçay ile kıran kırana bir mücadeleye girdik. Son 600 metrede İsmet Karaçay hız kesti ama ben olanca gücümle yüzmeye devam ettim ve böylelikle 9 dakikalık bir farkla birinci oldum. 

Daha önce bu maratona katılmıştım ve takip ediyordum. Önceki yıllarda hiçbir zaman kadın – erkek sporcular ayrımına uğramadılar. Ancak 1979 senesinde bir kadın yüzücünün birinci olması (yani benim birinci olmam) dengeleri altüst etti. Üstelik kıran kırana mücadele ettiği rakibi de eşraftan bir ailenin biricik oğlu idi.

Anons yapıldığında şok geçirdim. Birinciliği İsmet Karaçay’ın kazandığı duyuruldu. Bana da alelacele bir yerlerden bulunmuş üzerinde yaprak motifleri olan bir kupa vermek istediler. Katiyen kabul etmedim. Hakkımı aradım. Bu olay uzun süre hem yerel hem ulusal hem de uluslararası basında manşetlere taşındı. 

Konuyu dünya spor otoriteleri mercek altına alınca, bana sadece ‘kadın’ olduğum için layık görülmeyen 1’incilik kupası da döndü dolaştı ve bana ulaştı.

Bu gelişmenin ardından dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar bana mektup göndermeye başladılar. O zamanın teknolojisini düşünün. Sosyal medya yok, e-posta yok. Dünyanın veya memleketin bir ucundan benim ev adresimi buluyorlar ve beni tebrik ediyorlar; bu başarımı aktivist bir kadın girişimi olarak yorumluyorlardı. Hapishanelerden mahkûmlar, fabrikalardan işçiler, tarlalardan çiftçilerdi o kadınlar ve benim 1’incilik kupam nezdinde kadın olmaktan duydukları onuru hatırlamışlardı. 

Bu durumu aşmaya gelince… Maalesef “bu durum” kişiden kişiye değişen, çok yoruma açık bir sorun. Şöyle ki; Adana Çimento Sanayi’ne iş müracaatında bulunduğumda benim haricimde 8 erkek aday vardı. Zamanın Adana Çimento Sanayi Genel Müdürü olan Pulat Pakiz ise çağının çok ötesinde, muhteşem bir vizyonu olan, değerli bir yöneticiydi. Mülakat sırası bana geldiğinde, bana şöyle bir soru yöneltti: “2000 erkek işçinin çalıştığı bir kuruma müracaat eden toplam 9 adaydan sadece sen kadınsın. Söyler misin seni neden işe alayım?” 

Aslında Pulat Pakiz özgeçmişimden hatta duruşumdan, bakışımdan kararını vermişti bana sorarsanız ancak bir de benden duymak istiyordu. Ona lisans eğitimimi Beden Eğitimi üzerine tamamladığımı ve akademik kariyer olarak Spor Uzmanı titrine sahip olduğumu ve bu eğitimin beni pek çok branşta öğrenci yetiştirmeye ve antrenörlük yapmaya vakıf kıldığını söyledikten sonra gülümsedim ve ben 90-60-90 bir kadın değilim ki… 2000 kişi peşimden koşsun… Ve bingo! 

Bence zamandan bağımsız olarak Pulat Pakiz’lerin sayısını artırmalıyız. Pulat Pakiz gibi vizyoner, nüktedan ve açık fikirli iş insanları layık oldukları yöneticilik görevlerine atanırsa; aşılamayacak hiçbir sorun kalmaz.

Nesrin Hanım, yeni nesil gençler her şeyden çok çabuk sıkılıyorlar, çaba sarf etmeden başarıyı elde etmek istiyorlar. Yüzme branşında yeni sporcuların yetişmesi için neler yapılmalı sizce? Gençlere ve ailelerine ne gibi önerilerde bulunmak istersiniz?

Nesrin Olgun Arslan: Benim kızımın ve oğlumun mensup olduğu jenerasyonun son bilinçli jenerasyon olduğunu düşünüyorum. Ondan sonra doğanlar büyük bir bilgi kirliliğini oyun havuzu bildiler maalesef. Teknolojinin ilerlemesi, 2-3 yaşlarında çocukların ellerinde görmeye başladığımız tabletler, lise çağlarındaki çocuklara satın alınan oyun bilgisayarları ve hatta bu oyun felaketinin başından kalkmadıkları için postürleri bozulmasın diye alınmak zorunda kalınan oyuncu koltukları… Ah ne acı…

Ben spor uzmanı olduktan sonra Adana Çimento Sanayi’nde işe başladım. O zamanlar 500 kişiden fazla personel istihdam eden firmaların spor kompleksi açması hoş bir mecburiyetti. 2000 erkek çalışanı olan bir firmaya, bir kadın ‘spor uzmanı’ oldum. Tabii benim ilgilendiğim spor yüzme olmakla beraber lisans eğitimim beden eğitimi üzerine tamamladığım için voleyboldan atletizme, hentboldan basketbola tüm branşlarda öğrenci yetiştirme kapasitem ve yetkim vardı. 

Geçtiğimiz günlerde sosyal medya üzerinden bana ulaşan gencecik bir kızımız içimi ısıtan bir doğum günü tebriki paylaştı. Şöyle diyordu özetle: “Eğer siz Adana Çimento Sanayi’nde çalışmasaydınız, orada babamın spor eğitmeni olmasaydınız, onun dünyaya bakışını değiştirecek, vizyonunu genişletecek bir Nesrin Öğretmen olmasaydı… Bugün ben olduğum kişi olamazdım. Ben sizin sayenizde kimliğimi buldum ve çok mutluyum.” Bu satırlar karşısında ne diyebilirim ki… İnşallah bu şekilde hayatlarına tatlı dokunuşlar kattığım binler olmuştur. Beni bulmasalar da olur, ayrıcalıklı olduklarının bilincinde olmaları bana yeter.

Emekli olduktan sonra yaklaşık 5 bin çocuğu yüzme sporuyla tanıştırdım ve yüzme öğrettim. Aralarında çok başarılı olanlar, Milli Takım’a seçilenler oldu ama kariyerlerini farklı alanlarda sürdürmeyi tercih ettiler. Zaten Manş’ı yüzmek gibi çılgın hedefleri olan çocuklar milyonda bir çıkıyor. Ne mutlu ki ben onlardan biriydim. Sevgili çocuklar, siz de olabilirsiniz!

Bengü Hanım, Bourz fikri nasıl ortaya çıktı? Bourz ne yapar, sektörde nasıl bir fark yaratıyor?

İletişim alanında yetenekli olduğumu ve sadece kendime/kendi markama değil başka markalara da faydalı olacağımı düşünüyordum. Bu nedenle bir iletişim ajansı kurma kararı aldım. Bourz’un isim annesiyim. Bourz ismini İngilizce “Be Ours” (Bizim – markalarımızdan biri- ol) kelimelerini kaynaştırarak yarattım. 

Bourz olarak; Türkiye’de Avrupa Birliği’nin etkinlik ve iletişim yönetimi konusunda hizmetler verdik ve ayrıca Avrupa Birliği’nin finanse ettiği projelerin de iletişimini üstleniyoruz. 

Bunun yanı sıra pek çok niş segment moda, tekstil, mücevher, aksesuar, kozmetik markasına geleneksel basın iletişimi (PR), kurumsal marka danışmanlığı, sosyal medya yönetimi, influencer marketing, etkinlik tasarımı ve prodüksiyonu, fotoğraf ve video çekim prodüksiyonları, kurumsal kimlik kılavuzu oluşturulması dahil tüm yaratıcı tasarım çözümleri, kişisel markalaşma yönetim ve influencer marketing gibi alanlarda hizmet veriyoruz. 

Şu anda sistemi doğru yönetenler, iletişimi doğru kullananlardır. 

Geniş bir influencer ağımız ve işi bilen bir editör ekibimiz var. Bu kaynakları ve dijital dünyanın en son trendlerini kullanarak bir markanın ihtiyacı olan tüm hizmetleri veriyoruz. 

Bourz’u rakiplerinden ayıran en önemli özellikler; müşteri memnuniyetini ön planda tutmamız ve markalarının cazibelerini artırmak yönündeki özel konsept projelerimiz diye düşünüyorum.

Bugüne kadar Bourz olarak hiç reklam yapmadık, müşterilerimiz hep referans yolu ile geldi, hep uzun soluklu işbirliklerine imza attık. İstemediğimiz, içimize sinmeyen hiçbir işe ‘evet’ demedik. 

Markalarımıza özel butik hizmet vermek için çok araştırıyoruz, en iyiyi üretme konusunda çok heyecanlı ve istekliyiz. Temsil ettiğimiz markalara, dijital dünyanın en son trendlerini, yüksek verimlilik sağlayacak şekilde biçimlendiriyoruz.  

Nesrin Hanım, tekrar Manş Denizi’ni yüzer misiniz diye bir teklif gelse kararınız ne olur? 

Manş’ı yüzdükten sonra, “Suyu, bardakta dahi görmek istemiyorum” demiştim. Büyük konuşmuşum. 2015 senesinde, İstanbul’dan bir ekip kurmuşlar, beni de aradılar ve ilk kadın takımının içerisinde benim de ilk geçen kadın olarak olmamı istediler. Manş Denizi’ni bayrak yarışı formatında aşmayı hedefliyorlardı ancak maddi imkânsızlıklar söz konusuydu. 

Ben bu takım için tamamen kendi kişisel çabamla sponsorluk görüşmeleri yürüttüm ve neticede Adana Büyükşehir Belediyesi’nin Ulaşım Dairesi’nden 60 bin TL destek buldum. Böylelikle takım Manş’a gidebilecekti. 

Bu aşamada eşimin ısrarları devreye girdi. Bana sürekli “Bu kadar çaba harcadığın bir yarışta neden sen olmayasın ki? Bence mutlaka olmalısın” diyordu, başka bir şey demiyordu. Onun ısrarlarına dayanamayarak Manş Denizi’ni birincilikle aşacak Türk Bayrak Takımı’nın hem üyesi hem de kaptanı oldum. Üstelik planlanan bana 2 kere yüzme sırası gelmesi iken, ben yarış boyunca 3 kere yüzmek durumunda kaldım. 

Özetleyecek olursam; ben Manş Denizi’ni yeniden yüzdüm. 2016 yılında; hayalim olan Capri- Napoli maratonu için 6 kadın Türkiye’den yüzen ilk kadın takım olduk ve özel öldük aldık. 2017’de de Amerika Catalina 3 erkek, 3 kadın yüzerek ilk geçen Türk takımı olduk. 

Şu an en büyük isteğim Cebelitarık Boğazı’nı aşmak. Ama bunu da kendi başıma kuru kuruya (ıslak ıslak mı demeliydim ) yapmak istemiyorum. Gönlümden geçen Cebelitarık Boğazı’nı eşim Zafer, kızım Bengü ve oğlum Şevket ile ailecek geçmek. Çok hoş bir anı olacağına inanıyorum.

Bengü Hanım sohbetimizi sizinle tamamlayalım. Avrupa Birliği’nin (AB) ve Birleşmiş Milletler’in (BM) Türkiye’de finanse ettiği projelerin yönetiminin iletişim süreçlerini de yürütüyorsunuz. Türkiye’de genç girişimciler bu konuda yeterince bilinçli mi, onlara mesajınız ne olur?

Geçtiğimiz yıl ikinci kez, 12. İnsan Hakları Kısa Film Yarışması ve Avrupa Film Günleri’nin Kampanya Yöneticisi olarak muhteşem bir ekiple gençlere ve sanatseverlere dokunan, ilham dolu başarılı bir kampanyaya imza attım. Bu görev sırasında Bourz ailesinden de tam destek aldım. İnsana dokunan ve fayda yaratan her iş beni işime daha çok âşık hale getiriyor. 

Maalesef bizden sonraki nesillerde ve özellikle Z Kuşağı’nda işe adanmışlık, mesleğe tutkuyla ve aşkla yaklaşmak gibi kavramları göremiyorum.

Sanırım globalde genel olarak ‘bıkkınlık’ genetik olarak taşınmaya başladı. Bizde ise eğitim sisteminin hâlâ rayına oturmamış olması ve meslek seçiminde en belirleyici faktörün birkaç saatlik bir üniversite sınavı olması, gençleri hayallerinden uzaklaştırıyor.

Hem girişimci olmak üzere yola çıkanlara hem kariyer hedefini iletişim sektörü olarak belirleyenlere bir sözüm var: LÜTFEN HAYALLERİNİZİ ISKALAMAYIN!!! Bunun için gerekirse; birkaç sene daha sebat ederek, gerekirse üniversite diplomasına alternatifler bularak veya şu an aklıma gelmeyen bir başka yöntem geliştirmek suretiyle; savaş verin.

Girişimcilik özelinde ise startup bir işletmenin başarıya ulaşması ise bazı genel geçer kurallar çerçevesinde yürünen bir yol olarak görülebilir. Aslında başarının anahtarı bellidir fakat kurallara uymak elzemdir. Dolayısıyla; doğrudan üniversite diplomasının ekonomi veya işletme olması gerekmese dahi startup dinamiklerine vakıf olabilecekleri bir eğitim almalarını, bu alanda kendilerini geliştirmelerini veya bir bilene danışmalarını öneriyorum.

Röportaj: Aylin Yüksel – Deniz Dallı

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER