Hayaliniz varsa kumluktan bir cennet bahçesi de yaratırsınız

Sevgili Zeynep,  İstanbul – Kırklareli arası yoğun bir trafik arasında bana vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim. Önce biraz senden bahsedelim. Hem sanatçı hem de turizm yatırımcısı bir aileden geliyorsun. Bir süre reklam dünyasında da çalıştın. Bağcılık nereden çıktı? Gençliğinden beri toprağa ilgin var mıydı? Nasıl oldu bu dönüşüm? 

İlk formal şarap tadımı tecrübemi, hiç planlamadığım bir şekilde 20 yaşımda üniversitede yaşadım. Paris’te uluslararası ilişkiler okurken ‘Çağdaş Fransız Kültürü’ isimli seçmeli dersi öğreten, tüm okulun çok sevdiği Amerikalı tarih öğretmenimiz Scott Blair, dönemin son dersine şarap ve peynirlerle çıkageldi ve “Peynir ile şaraptan bahsetmeden Çağdaş Fransız Kültürü dersi eksik kalırdı” diyerek bize ilk şarap tadımı dersimizi verdi. Çok keyifli geçen o günün hayatımda ne kadar anlamlı olacağını çok uzun yıllar boyunca bilmiyordum tabi.

20’li yaşlarımın sonuna kadar toprağa ilgim veya toprakla ilişkim hiç yoktu desem yanlış olmaz. Doğayla ilişkim daha çok deniz üzerindendi. Toprakla çalışma isteği o dönem başlayan varoluşçu sorgulamalarımdan doğdu. İlk etapta sadece teorik idi. Okudukça, düşündükçe, toprak – insan ilişkisi ve o zamanki ismiyle iklim değişikliği hakkında daha çok bilgi sahibi oldukça, geleceğimde toprakla çalışmak gerektiğini anladım. 

Üniversiteden sonra ilk işim olan reklam sektöründen ayrılıp ailemin turizm yatırımları yapan GBH Turizm AŞ isimli şirketinde çalışmaya başlamıştım. 2002 yılında yoğun bir otel inşaatı sürecinde, babamla uzun ve yorucu iş saatlerimizi mümkün oldukça bir kadeh şarap ve sohbetle bitirmeyi adet edinmiştik. Konu hep “Türkiye’de ne güzel teruar şarapları yapılır”a bağlanıyordu. Babamın da yıllardır hayali imiş şarap ama hiç dile getirmemiş. Toprakla çalışmak isteyen bir doğma büyüme şehirli olarak, üretiminde kırsal, tüketiminde şehirli bir ürün olan şarabın iki dünya arasında bir köprü gibi olması bana da çok yakın ve uygun geldi.

Karar anından itibaren bir yandan hayalini kurduğumuz lezzeti verecek teruarı aramak bir yandan da hayalimizi detaylandırmakla geçen bir hazırlık süreci başladı. Dünya standartlarında maniple edilmemiş teruar şarabı üretme hedefinin yanında, bunun bir tek bağ şarabı olması, bağların daha büyük sürdürülebilir bir ekosistem içinde yer alması, doğa içinde bir lezzet vahası olması ve üreten bir topluluk oluşturma gibi Arcadia’nın temel felsefesini oluşturan unsurlar da bu kuluçka döneminde şekillendi.

Hayalini kurduğumuz zarif, nüanslı, canlı şarapları yapmak için en uygun yer neresi diye aramaya başladık. Eşzamanlı olarak bir de bu konuda ekspertiz alabileceğimiz isimleri araştırmak gerekti. Tabi ben de danışmanların dilini anlayabilmek adına bağcılık ve şarapçılık eğitimi almaya başladım. Bu süreçteki tanışıklıklarımın da yardımıyla dünyanın farklı ülkelerinde bağ ve şaraphane ziyaretleri gerçekleştirdim, hatta bazılarında stajyer olarak da çalıştım. Bilgim artıp bağcılığın ve şarabın ne kadar derin bir dünya olduğunu anladıkça sevgim ve ilgim de katlanarak arttı.

Aile yatırımları daha çok güneyde, Antalya’da iken Kırklareli’ni nasıl seçtiniz? Arcadia’nın hikâyesinden biraz bahseder misin?

Eğitimim sürecinde tanıştığım profesyoneller aracılığıyla dünyada sayılı bağcılık eksperlerinden olan Prof. Alain Carbonneau’ya ulaştık ve başta biraz zor olsa da Türkiye’ye gelmeye ikna ettik. Kendisiyle çalışmamız, yapmayı hedeflediğimiz şarap stili için uygun teruarı seçme aşamasından itibaren başladı.

Hayalini kurduğumuz stilin serin bölge bağcılığı gerektirdiğinin bilinciyle Trakya’ya odaklandık ve bölgeyi köy köy gezdik, toplamda 15 bin km yol yaptık. Alain, Trakya’nın farklı bölgelerinden verileri inceledikten sonra bizi kuzeye, Kırklareli bölgesine yönlendirdi. Bir çok alternatifi değerlendirdikten sonra Istranca Dağları’nın  güney batısında yer alan bugünkü Arcadia bağları arazisini seçtik.

Arcadia bağlarının bugünkü arazisinin bulunduğu yer, üçüncü jeolojik dönemden deniz dibi. Istranca masifinden gelen erozyonla dolarak önce bir deltaya sonra dağın altında uzanan bir vadiye dönüşmüş. Değişik toprak özellikleri sayesinde, Istranca’nın farklı bölgelerinden gelen granit, quarzit, kumlu ve killi farklı toprak yapılarının örneklemesini Arcadia’da yan yana görmek mümkün. Kuzeyden gelen sürekli esinti ve gece gündüz sıcaklık farkını da ekleyince üzümler için aradığımız ortamı bulmuş olduk.

Bakucha’daki lobideki fotoğraflardan hatırladığım kadarıyla, uzmanlarla yaptığınız çalışmalarla bu bölgenin aslında köklü bir bağcılık geçmişi olduğunu da tespit etmiştiniz değil mi?

Evet, doğru. Bu süreçte doğru yapılan her şeyin karşılığını bulacağına inancımızı hiç yitirmedik, güzel sürprizlerle karşılaştık. Mesela dip patlatma yaparken karşımıza çıkan eski bağ kökleri, hemen karşımızdaki Çeşmekolu Köyü’nün arkasından geçen eski yolun adının ‘Şarap Yolu’ oluşu ve bu yolu takip ederek Kırklareli’nin Traklara uzanan zengin bağcılık şarapçılık geçmişine ulaşmak eşsiz bir deneyimdi. Buranın M.Ö. 5’inci yüzyıldan Balkan Savaşları’na kadar önemli bir şarap teruarı olduğunu, buraya geldikten sonra öğrendik. Cumhuriyet’ten sonra Tekel fabrikası Tekirdağ’a kurulduğundan Kırklareli’nde bin yıllardır süren bu gelenek Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sekteye uğramış. Bilimsel verileri izleyerek vardığımız bu antik teruarda, Kırklareli’nde Cumhuriyet tarihinde kurulan ilk şaraphane olduk. Bu çok özel bir teruarın 100 yıllık uykusundan uyanışına, savaşlar ve göçlerle kaybolmuş olan şarapçılığın yeniden doğuşuna öncülük etmekte olduğumuzu anlayınca heyecanımız bir kat daha arttı.

Bölgenin karasal iklim özelliği, dağlardan gelen taze esinti ve gece gündüz sıcaklık farklarının yüksek oluşu üzümlerin zarif ve güçlü bir aromatik yapı geliştirmesini sağlıyor. Ayrıca bu iklim koşulları doğada ve üründe kalıntı bırakmayan ürünler ile uygulanan sürdürülebilir bağcılık yöntemlerimize de çok destek oluyor. Arcadia’nın kuruluşundan bu yana yalnızca 18 yıl geçti. Bizin sektörümüzde bunun ne kadar kısa bir zaman olduğunu biliyoruz. Buna rağmen bugün kendi stilini oluşturmuş, yeni üzümler, yeni tekniklerle dünya standartlarında ürünler üreten bir bağ olabildi isek bunda Prof. Alain Carbonneau ve Dr. Michel Salgues gibi kıymetli isimlerle yola çıkmış olmamızın ve Arcadia’nın eşsiz teruar özelliklerinin payı çok büyük. 

Evet gerçekten yok olmuş bir değeri bölgede yine ortaya çıkarmışsınız. Ne güzel. Peki Arcadia ne anlama geliyor? Nasıl bu ismi seçtiniz 

Çok zengin bir tarihin mirasçısı olduğumuzun bilinciyle, yörenin tarihine ve farklı dönemlerde ev sahipliği yaptığı çeşitli kültürlerin izlerine yer vermeyi önemsiyoruz. 

Arcadiapolis, köyümüzüm bağlı olduğu Lüleburgaz’ın Doğu Roma İmparatorluğu dönemindeki adı. İmparator Arcadius’un şehri anlamına geliyor. Aynı zamanda Arcadia mitolojide yeryüzündeki cennet bahçesi anlamında kullanılıyor. Aile ismimizin Arca olması da harika bir tesadüf oldu tabi.

Arcadia ile beraber Bakucha da doğdu. Bu butik bağ oteli pandemi döneminde kaçacak bir cennet oldu değil mi? Nasıl tanımlıyorsun oradaki felsefeyi? 

Bağların içinde bir otel ve restoran olması, teruarın ürünlerine değer katan üretimlerle bir yemek deneyimi de sunmak bizim için projenin olmazsa olmaz bir parçası idi.  

Felsefemizi ‘az çoktur’ olarak tanımladık. Lüks kavramını geniş alan, temiz hava, gerçek ve lezzetli gıda, sessizlik gibi daha rafine ihtiyaçlarla yeniden tanımlayan bir yaklaşım benimsiyoruz. 

Bakucha Vineyard Otel, 2016’nın nisan ayında açtık. 26 odası, restoranı ve SPA’sı ile yıl boyu hizmet veriyor. İstanbul’dan yalnızca 2 saat uzaklıkta olmasına rağmen her şeyden arınmış hissettiren doğası ve yerel ürünlerin kullanıldığı mutfağı sayesinde Arcadia bağları kısa zamanda popüler bir alternatif oldu.

Sürdürülebilirlik prensibimiz doğrultusunda her zaman başrolün doğada olmasına özen gösteriyoruz. Bu nedenle otelin mimarisinde taş ve ahşap gibi doğal malzemeler seçtik. Istranca’da bulunan eski taş ocaklarından taşları kullandık. Oteldeki yüzme havuzumuz ozon ile dezenfekte edilen ve tuzdan kendi klorunu üreten doğa dostu bir sistem ile kuruldu. Otopark alanımıza yerleştirdiğimiz şarj istasyonları sayesinde elektrikli araç tercih eden misafirleri de ağırlayabiliyoruz.

Arcadia’nın içinde kurulu 500 KWA lık güneş enerjisi santralinden üretim ve otel operasyonunun tamamı için gereken toplam enerjinin iki katını üretiyor fazlasını sisteme geri veriyoruz. Bu bütüncül yaklaşım Arcadia bağlarının en ayırt edici özelliği olsa gerek. Dileyen misafirlerimiz her gün yapılan rehberli bağ gezisi ve şarap tadımına, mevsiminde hasada katılıyor. 

Yazın da birçok etkinlikler yapıyorsunuz değil mi? Özellikle pandemi döneminde Bakucha’da misafir şefleri de ağırladınız. 

Bakucha’da mutfakta da yerel ve mevsimsel malzemelerle alışılmadık lezzetler üreten bir yaklaşım benimsedik. İlk başladığımız dönemde yeterince anlaşılamayan tarladan tabağa yaklaşımı son zamanlarda kazandığı popülerlikle geleceğin yolu olduğunu kanıtladı. Bölgenin geçmişinden ve dünyadaki benzer kırsal adetlerden esinlenen özgün tabaklar çalışıyoruz. Menü stilimizi gerçek, rafine, mevsimsel ve zengin bir kırsal mutfağı olarak adlandırabiliriz. Meyve, sebze, balık, mantar ne olursa olsun her ürünü mevsiminde taze kullanıyor, sezonu uzatmak için kurutma, turşu, konserve benzeri saklama yöntemlerinden faydalanıyoruz. Bölgede yetişen çok çeşitli meyve sebzenin yanı sıra mevsiminde yerel toplanmış trüf mantarı, porçini, İğneada’dan gelen taze balıklar, otlaklarda serbest dolaşan hayvanlardan sağlanan süt ve et ürünleri gibi özellikli ve kaliteli ürünlere rahatlıkla ulaşabiliyor olmak en büyük şansımız. Otelde sunulan ekşi maya ekmekler, makarnalar, hamur işlerinin tamamı kendi üretimimiz. Yemeğin bir kültür mirası olduğunun bilinciyle zaman zaman bölge lezzetlerine farklı yorumlar getirecek konuk şefleri de mutfağımızda misafir etmekten büyük keyif alıyoruz.

Doğa ile uyumlu, keyif içinde ruhumuzun da beslendiği bir yer olma tasamız var. Keyifli ortama farklı güzel tecrübeler eklemek için iki yıldır dönem dönem müzik etkinlikleri düzenliyoruz. Yaz konserlerimizde Türkiye’nin en iyi cazcılarını ağırlıyor, hasat döneminin hızını dengelemek ve biraz dinginleşmek için arada günbatımında klasik müzik dinletileri yapıyoruz.

Şu anda toprağa geri dönen beyaz yakalılara yeni terminolojide ‘yeni çiftçiler’ ya da ‘yeni köylüler’ diyoruz. Sen 2006 tarihinden itibaren yeni çiftçisin. Bu bağcılıkla beraber farklı tarımsal aktiviteler de başladı değil mi? Burada da yine odağınızın az önce anlattıklarından ekosistemi korumak olduğunu düşünüyorum

Eskiler ürünlerini, ‘kurda, kuşa, aşa’ diyerek yetiştirirmiş. Sürdürülebilirlik yaklaşımı da toprağın ve bitkinin yetiştiği ekosistemin dengesini kurup bitkinin bağışıklığını kuvvetlendirerek az ve gerektiğinde müdahale etmeyi, doğayla işbirliği içinde çalışmayı öngörüyor. Aslında bugün insan için çok önemli olduğunu bildiğimiz dengeli mikrobiota ve beden sağlığı ilişkisinden çok farklı değil bu yaklaşım.

Sadece bir fikir ve kavram olarak aşina olduğum bu konunun derinliğini Alain Carbonneau gibi değerli bir hocadan öğrenme fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu prensip çerçevesinde bağlara ilk gününden itibaren hiç ot ilacı ve böcek ilacı uygulamadık. Hastalık mücadelesinde geleneksel ürünlerin yanı sıra doğal preparatlar, mineraller ve bakterilerden faydalanan yeni nesil yaklaşımları benimsiyor, doğayla işbirliği içinde çalışıyoruz. Bununla da kalmıyor tabi. Bağ, meyve, lavanta bahçesi, meşelik ayırmadan tüm alanı tek bir ekosistem olarak düşünüyor, arazi içerisindeki meşe korularının ve ev sahipliği yaptıkları böcek ve hayvanların,  endemik çiçeklerin ve yetiştirdiğimiz diğer ürünlerin birbiriyle dengeli bir ilişki ile yaşayacakları ortamı oluşturmaya çalışıyoruz. Çünkü her şey birbirine bağlı. 

Ekosistemimizde farklı sebze ve meyveler, tıbbi aromatik bitkiler ve arı kovanlarımız da var. Ayrıca endemik türlerin gelişip serpileceği alanlar da açıyoruz. Üzüm ürünlerinin yanı sıra armut, lavanta, böğürtlen, ahududu, atalık tohumlardan mevsimlik sebzeler, atalık buğday, polen ve ham balımızı da kendimiz üretiyoruz.

Pandemi döneminde birçok insan toprağın önemini daha da anladı ve kırsala göçtü. Sizin projelendirdiğiniz bir çiftlik projesi vardı. Bu proje hayata geçti ve çiftliğe yerleştiler bile. Biraz da bundan bahsedebilir misin?

En baştan bu yana hayalimiz Arcadia’nın üç temel unsurun bir arada barındığı ve birbirinden beslendiği sürdürülebilir bir bütün olması idi: Üretim, otel ve yaşam alanları. 

200 hektarlık arazimizin içinde üretim yapmak isteyenler için özel çiftlikler tasarladık. Doğaya dönme planı olan farklı sektörlerden profesyoneller, Arcadia’nın içinde kendi çiftliklerinin sahibi olup, doğaya bir adım daha yakın bir yaşam kuruyorlar. Çiftlikler üretimleri için bizden danışmalık ve bakım hizmeti alarak üretimlerini gerçekleştiriyor, böylelikle yoğun kariyerlerinden vazgeçmeden ve emekliliği beklemeden bu ideallerine kavuşmuş oluyorlar.

2019 yılında ilk çiftliklerde yaşamın başlamasıyla birlikte Arcadia tam anlamıyla yaşayan, üreten bir topluluk oldu. Projenin bu boyutuyla, yalnızca birbirine benzer düşleri olan insanların buluştuğu bir köye dönüşmekle kalmadık, kırsal ve kent arasında kurmak istediğimiz köprünün sağlam taşlarından biri daha yerine oturdu. 

2016’de Garanti Bankası’nın Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimci ödülü aldın. Bu ödül vesilesiyle orada yaşayan halkla yapılan röportajlardan birinde, şu anki bu güzel Arcadia bağları için “Buralar hep kumluktu” dediklerini duydum. Bir diğeri de “İlk kez toprakla uğraştım” diyordu. Bölgede her yönüyle büyük bir dönüşüme vesile oldunuz sanırım. Biraz anlatır mısın? Nasıl karşıladı yerel halk sizi? Nereden nereye geldi ilişkiler? 

2004 yılında bölgeye ilk geldiğimiz günden bu güne fiziksel, sosyal, ekonomik ve ekolojik boyutta gerçekleşen çok katmanlı bir değişim süreci yaşanıyor. 

Öncelikle, kıraç toprak yapısı nedeniyle son derece verimsiz buğday ve ayçiçeği tarlaları olan bir yerde, başta şaraplık üzüm olmak üzere alternatif ürünler yetiştirmeye başlayınca hem peyzaj değişti hem de yepyeni bir ekonomi ortaya çıktı. Ardından şaraphane, otel, restoran ve çiftliklerin teker teker gelmesiyle Avrupa’da çok rastladığımız kullanarak koruyan, üreten bir köy modeli ortaya çıktı. İlk geldiğimizde yaptıklarımızı çok yadırgayan yöre insanı, yavaş yavaş farklı boyutta benzer ürünlere yöneldi. Çevre köylerde bağ alanları arttı, lavanta ve diğer tıbbi aromatik bitkiler yaygın olarak yetiştirilmeye başlandı.

İlk yıllarda köylerde karın doyuracak yer bulmak bile çok zorken şimdi birçok komşu köyde türlü yeme-içme mekânları açıldı, köylerin dışından da misafir ağırlıyorlar.

Bu değişimi gözlemleyen köy kökenli şehre göç etmiş insanlar zevkli evler yaparak köylerine dönmeye, aralarından bazıları katma değerli tarımla uğraşmaya başladı.

Baştan beri alışılmadık, uzun bir yola girdiğimizi biliyorduk. Arcadia Bağları bu zorlayıcı ama keyifli yol boyunca birçok konuda trend belirleyici konumda oldu. 

Arcadia’nın lokomotifleri şarap üretimi, tarım,  eno turizm ve gastronomi turizmi olsa da farklı boyutlarda birçok üretimi birlikte barındıran çevik bir yapısı var. Süreçte kendimize has bir döngüsel ekonomi modeli oluşturduk. Üç yıldır içinden geçtiğimiz alışılmadık süreçte bu modelin dayanıklılığını test etme fırsatı da bulduk.

2020 yılından bu yana üç kez açıklanan Fast Company Türkiye’nin kadınlar tarafından kurulmuş 100 büyük şirket listesinin üçünde de bulunmaktan mutluluk duyuyoruz.

Kadının gelişmesinin toplumun gelişmesi için kaçınılmaz olduğunun bilinciyle ekibimizin her kademesinde kadın erkek dengesine dikkat ettik. Organizasyon genelinde kadın çalışan oranımız yüzde 54, yönetici kadememizde de bu oran yüzde 50.

2016 yılında Garanti Bankası ve KAGİDER işbirliğiyle verilen Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimci ödülünün hem ödülün hem de Arcadia’nın 10’uncu yılına denk gelmesi, bu açıdan da çok anlamlı oldu. 

Hikâyemiz, 2018 yılında Kültür Üniversitesi tarafından örnek kadın girişimci hikâyeleri derlenerek oluşturulan ‘Değerlisin, Yapabilirsin, Yalnız Değilsin’ kitabında da yer aldı. Earnst and Young’ın uluslararası  ‘Girişimci Kadın Liderler Programı’ 2018-2019 Türkiye sınıfına seçilen 10 kadın girişimciden biri oldum. Halen kadın girişimcilerin desteklenmesi için çalışan KAGİDER’in üyesiyim.

Daha neler var önünde? Bir sonraki 10 yılda neler göreceğiz? 

Hayaller, hedefler çok. Henüz ortaya çıkmamış, kuluçka aşamasında olan fikirleri paylaşmayı, enerjisini kaybetmemesi için tercih etmiyorum. Ama aktif gündemimizde olan ve finale yaklaşmış birkaç projemizi paylaşmak isterim; ufak ufak Bakucha Gurme adı altında başladığımız artisanal gıda ürünlerimizi çoğaltmak ve yaygınlaştırmak. Bir de bana çok heyecan veren doğal kozmetik koleksiyonu üzerinde çalışıyoruz, inşallah çok yakında ilk ürünlerini paylaşacağız. 

 

Zeynep çok güzel bir sohbet oldu. Son sorum… Bunca başarıdan sonra “Keşke” dediğin neler var?

Her ne kadar yaşarken böyle hissetmemiş olsam da, geriye bakınca yolda karşılaştığım her zorluğa sayelerinde öğrendiğim her şey için teşekkür ediyorum. 

Keşke, 2017 yılında kaybettiğimiz önolog hocam Michel Salgues ile bugünkü bilgim ve olgunluğumla da çalışabilme şansım olsaydı. 

Keşke, sektörün yeşermesine daha uygun bir ekosisteme bir an önce kavuşsak.

Ve keşke, Türk şaraplarının dünyada hak ettiği konumu, sektör paydaşları olarak akılcı işbirlikleri kurarak dış pazarlarda talep ve inşa etsek.

Zeynep harika bilgiler paylaştın bizle, adına uygun bir cennet yaratmışsınız, yaptığınız çalışmaların sadece minik bir özeti oldu bu röportaj ama çok ilham verici daha da önemlisi gelecek adına ümit verici oldu. Bu röportajı İstanbul’da yapma gerekliliği doğunca, sizin pandemi döneminde Bakucha’da misafir ettiğiniz Deniz Temel’in restoranı Alaf’ı seçip,  geleneksel Anadolu reçetelerini yeniden yorumladığı bu muhteşem lezzetleri tatma fırsatı bulmuş olsak da  umarım bu sohbete en yakın zamanda Arcadia’da  devam ederiz.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER