Gücü Görmezden Gelinmiş Bir Kadın: Bergen

Müzik bence en iyi ifade ve iletişim sanatlarından biridir. Tabii bu cümleyi 43 yaşında, bu kadar deneyim ve bilgiden sonra söylemek çok normal. Ancak 7-8 yaşlarında hiç bu yaklaşıma sahip olmadan belli şarkıcıları izlemek, onlara özenmek, o şarkıları ezbere söylemek benim en sevdiğim şeylerden biriydi. Çocuk aklın, çocuk oyunları işte… O yaşlarda benim için Bergen ve Yeliz vardı. Şarkılarını ezbere bilir, televizyonda gördüğüm kadarıyla ya da kaset kapaklarında, kıyafetlerine özenir; evde elime parfüm şişesini alıp, kasetçalardan çıkan o şarkılara sözde eşlik ederdim. Bana göre çok pembe bir dünya idi. Ne bilirdim ki, o şarkılar ne acılar yüzünden yazılmış, nasıl bir isyan nasıl bir feryat barındırmış içinde.

Bergen, benim için çocukluğumda, anlamını bile bilmediğim o içli şarkıları söyleyen sesin sahibi, onun yerinde olmayı hayal ettiğim, o güzel elbiselerin içinde, o neon ışıklarının altındaki kadındı. Meğer ben bu sevimli çocuk oyunlarımın içinde onu dinlerken, ‘Acıların Kadını’ şarkısını birebir yaşıyormuş.

BİYOGRAFİK FİLM İLE YENİDEN KONUŞULAN KADIN

Film gösterime girdiğinden bu yana da konuşulmaya devam ediyor, hatta uzunca bir süre konuşulacak gibi duruyor. Bergen, hayatıyla şarkılarıyla yıllardır, zaman zaman gündeme gelse de başrollerinde Farah Zeynep Abdullah, Erdal Beşikçioğlu, Tilbe Saran, Nergis Öztürk, Şebnem Sönmez, Ali Seçkiner Alıcı, Suzan Kardeş, Ahmet Kayakesen, Nurcan Eren, Arif Pişkin gibi sinema ve sanat dünyasının önemli isimlerinin yer aldığı; yönetmenliğini Mehmet Binay ve Caner Alper’in yaptığı; senaryosunu titiz ve özenli bir çalışmayla Sema Kaygusuz, Yıldız Bayazıt’ın yazdığı biyografik bir film. Senaryosundan kurgusuna, müziklerinden kostümlerine kadar özenle çalışılmış, ince ince detaylarla işlenmiş büyük bir emeğin ve güçlü bir ekibin ürünü olmuş. Emeği geçen herkese kendi adıma teşekkür etmek istiyorum. 

Ben filmden, filmin öyküsünden bahsetmek yerine Bergen olmak, kadın olmak ve hepimizin en azından bir bölümünü bildiği şarkılarından bahsetmek istiyorum size ancak önce Bergen’in hayatına kısa bir göz atalım. 

Bergen olmadan önce ailesinin ona verdiği isimle Belgin Sarılmışer, 15 Temmuz 1959 tarihinde Mersin’de dünyaya geldi. Anne ve babası boşanmış bir çocuk olarak büyüdü. Annesi ebe, babası ise boyacıydı. 1966’da boşanmalarının ardından annesi, 7 yaşındaki Belgin’i de alarak Ankara’ya yerleşti. İlkokula burada başladı. Çok zeki bir çocuk olan ve müzik yeteneği olan Belgin, mandolin çalıp şarkı söylüyordu. Öğretmenlerin teşvikiyle konservatuvar sınavlarına giren Belgin, ilkokul biter bitmez sınavı birincilikle kazandı. Annesi terzilik yapıp çok az para kazandığı halde kızının okuması ve özel bir müzik eğitimi alması için onu destekledi ve Belgin, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na piyano bölümüne birincilikle girdi ve ilk iki yıl piyano ve viyolonsel eğitimi aldı. Belgin, çok yetenekli olmasına rağmen bu işin disiplininden hoşlanmıyordu. O piyano çalmak değil şarkı söylemek istiyordu. 

Bir gün arkadaşlarıyla gittiği bir gazinoda biraz onların teşvikiyle sahneye çıkan, ilk kez solist gibi arabesk tarzında bir şarkı söyleyen Belgin, büyük beğeni topladı. Gençlik aşkından okulundan dolayı vazgeçen Belgin’in, sürekli sahneye çıktığı için 2 yıl devam edebildiği okulu ile ilişiği kesildi. Maddi yetersizlikler yüzünden zaten okula devam etmesi mümkün olmayacaktı. Yaşını büyütüp bir süre PTT’de çalışsa da gece kulübü sahibi İlhan Feyman’ın teklifini kabul ederek sahneye adım attı. Norveç’in Bergen şehrini duyup kendine sahne ismi olarak bu adı seçen; o çok sevdiği sahnede şarkı söylemeye başlayan ve gün geçtikçe bir yıldız gibi parlayan Bergen’in yüzü, kısacık hayatı boyunca sevdiği adamlardan yana hiç gülmedi. Önce o güzel yüzü kezzapla harap edildi, sonra acımasızca öldürüldü. 

BERGEN ŞARKILARI HEPİMİZİN HAYATINDA

Ne kadar inkâr etsek, ne kadar ‘Ben arabesk dinlemem’ desek bile, 30 yıllık hayatına 129 şarkı sığdıran Bergen’in şarkılarını bir şekilde biliyoruz. Bu şarkılar hepimizin hayatına bir şekilde dokundu, hayatlarımızda yer buldu. Bergen tesadüfen keşfedilmiş, bir yarışmayla fark edilmiş bir ses değil. Aksine, müzik eğitimi alırken sahnede olma aşkıyla yola çıkmış; belki de yaşadığı hayatın ruhuna kattıklarıyla isyanın, başkaldırının tarzı arabeski özellikle seçmiş ve bunu da muhteşem bir şekilde taşımış bir kadın. Çünkü arabesk müzik, sevsek de sevmesek de içinde belli bir ‘kültür’ barındırıyor. Birçok kişi tarafından küçümsense de arabeskin hem ‘isyan’ hem ‘kadercilik’ havası hayat, ölüm ve tabii ki aşk temalarında karşılık buluyor. 

Filmin gösteriminin ardından çıkan ‘Bergen’e Saygı Albümü’ beni çok fazla etkiledi. ‘8 Kadın Sanatçıdan 8 Şarkı’… Albüm yeni olsa da şarkıları dinlemeye başlayınca onları ezbere bildiğimi fark ettim. Günümüz seslerinden çıksalar da, günümüzün melodik dokunuşları olsa da hissettirdikleri hâlâ çok etkili ve şarkılar onları seslendiren kadın sesleriyle öyle güzel örtüşmüş ki, gerçekten bir ziyafet bu albümü dinlemek. Müzik yazarı Murat Meriç’in söylediği gibi, bugün yeni bir melez arabesk var ve Bergen’in eserleri bu türe çok yakışıyor. 

Bu şarkıları bu kadar etkileyici yapan ne derseniz, yaşanmış olanlara edilen isyanı, dile dökülen sitemi, edilen duaların feryadını yani sahiciliği barındırması derim. Tüm o zor yaşama rağmen sahip olduğu ruhun gücünü sahnede, şarkılarında, şarkı söylerken bulan bu kadına hangi dönemde hangi yılda olursak olalım hayran olmamak elde değil. Bu kadın fiziksel şiddetin izlerine rağmen, ona yakıştırılan yaftalara, sıfatlara rağmen güçlü olmayı başarmış, dimdik durmuş bir kadın. Ne olursa olsun kendi istediği yoldan ilerledi, işte bu yüzden de çok sevildi ve hâlâ seviliyor. 

Aslına bakarsanız, bence Bergen, günümüzde konuştuğumuz ‘dişi enerji’, ‘kadın olmak’ gibi kavramların vücut bulmuş hali. Geçtiğimiz günlerde TRT-2 arşivinde kendisiyle gözünü kaybetmesi sonrasında sahneye döndüğü zamanlarda yapılan bir röportajı izledim. Naif ve zarif bir üslubun, kusursuz bir Türkçe kullanımının, yumuşacık bir sesin, estetik ve saygın bir duruşun; şiddet yüzünden bedeninde kalmış ize rağmen etkileyici bir güzelliğin bir araya geldiği kadın Bergen… 

PEKİ ŞARKILARI NEDEN HÂLÂ RUHUMUZU ACITIYOR?

‘Güçlü Kadın’ sıfatından çokça bahsettiğimiz, her adımda tekrarladığımız, bu şekilde lanse ettiğimiz kadınların olduğu günümüzde hâlâ bu isyankâr Bergen şarkılarını neden dinliyor, bağıra çağıra söylüyoruz? Bu soruya kendi adıma, kendi açımdan bir yanıt arayacağım. Bence Bergen’in yaşadığı dönemde kadın olarak var olmak ne kadar zorsa, günümüzde de kadın olarak var olmak o kadar zor.

Bergen, kadının eve kapatıldığı, okumanın eğitim görmenin zor olduğu, yani yeni yeni kabul edildiği, sahnede, pavyonda şarkı söylemenin ayıplandığı dönemde yaşadı. Kalıplara sokulmaya çalışıldı, aşkın, sevginin, hayatı paylaşmanın sahip olmak olduğunu düşünen erkek bakış açısının baskılarını yaşadı. Tüm bu etiketlemelere karşın ruhunun gücünü şarkılarında yaşattı, ruhunu orada özgür bıraktı. 

Diğer yandan yaşadığı acıların kaynağı olan, hayatına giren erkeklere beslediği sevgi miydi? Bağımlılık mıydı? Bunu açıkçası tam olarak bilmemiz mümkün değil diye düşünüyorum. Bu konu o kadar derin ve hassas bir araştırma gerektiriyor ki; belki Bergen hayatta olsa ona sorsak dahi net bir yanıt alamazdık… 

Biz ise yaşadığımız bu zamanın içinde farklı bir varoluş savaşı veriyoruz. Toplumda birçok alanda birçok farklı kulvarda kadınlar çalışıyor, üretiyor, yaratıyor. Ancak bu sefer de farklı anlamlar yüklenen ‘güçlü kadın’ olmak kavramı altında bırakılıyorlar. Dişil enerjisinin farkında olmanın, Yaradan’ın rahim sıfatını taşıyabilen bir varlık olmanın, yaratıcılığının farkında olmanın, duygulara sahip olmanın, kendini sevmenin, kendini olduğu gibi kabul edebilmenin, sevmeyi ve sevilebilmeyi bilmenin birleşimidir güçlü kadın olmak… Bu uyanışı yaşayan kadınlar göz korkutuyor. Reklam için, gündem için sözüm ona kadın dayanışmalarının arkasında kadının kadına uyguladığı şiddet bile var. Gerçekten kadın olmanın ne olduğunu keşfedenler de yalnız bırakılıyor, ‘sen güçlüsün, halledersin’, ‘senin kimseye ihtiyacın yok’ gibi yaklaşımlarla yalnız bırakılıyor ya da kendi köşelerine çekilip yalnız olmayı tercih ediyorlar. Ya da kabul görmek için, yaşamını devam ettirebilmek için erkek gibi maskeliyorlar bu gücü. 

Oysa ki çözüm, cinsiyet ayrımı olmaksızın her duyguyu, her yaşanmışlığı, her değeri, her kazancı, her ortamı paylaşabilmekte… Özetle isyan, sitem ve feryatlar biçim değiştirse de hâlâ varlar. O yüzden bu şarkıları yine bağıra çağıra söylüyoruz. 

Bergen bugün yaşasaydı, çektiği her acıya rağmen, kendi tercihlerinin peşinden giden, kendi yolunu seçen, her şeye rağmen dimdik ayakta duran, tüm kalıplara isyan eden ve pırıl pırıl parlayan gerçek bir kadın olurdu. O yaşadı, imzasını attı ve gitti…

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER