Gözde

Otuz beş yaşını yakın arkadaşlarıyla kutlamıştı. Belinin inceliğini gösteren kırmızı kısa elbisesi ve sandaletleriyle doğum günü kızı olduğu hemen belliydi. Boyasız, açık kahve kısa saçları, makyajsız doğal haliyle sakin ve duru bir güzelliği vardı. Kendisine göre sıradandı. Kahverengi gözleri, küçük burnu, çıkık elmacık kemikleri onu farklılaştıracak özellikler değildi. Ama gamzelerini severdi, etrafındakileri gülümsemesiyle büyülerdi. 

Bir ailenin biricik kızıydı; Gözde’siydi. İsmini padişahın gözdelerinden değil, ailenin gözbebeği olmasından almıştı. Memur babası ve ev hanımı annesinin on yıllık uğraşları sonunda dünyaya gelmişti. Böyle bir aileye sahip olmaktan dolayı hep şanslı olduğunu düşünürdü. Ta ki babası evi terk edene kadar. Bir gün, nasıl olduğunu ve ne olduğunu bilmediği bir şekilde, babası valizini topladı ve gitti. Daha 14 yaşındaydı. Ne ağlayabildi ne de gerçekle yüzleşmeye cesaret edebildi. Sonsuza kadar kapattı konuyu. 

Otuz beş yaş doğum gününde tanıştı Mehmet’le. Renkli gözleri ve uzun el parmakları dikkatini çekti. Bir arkadaşının arkadaşıydı ve tesadüfen aynı mekândalardı. Gerçekten tesadüf müydü? Hiç öğrenemedi. İlgilendi Gözde’yle.

Devam eden yüz elli gün ilgisi daha da arttı; ofisine gelen çiçekler, çikolatalar, şaraplar, tatil planları, akşam yemekleri, hafta sonu kaçamakları, ardı arkası kesilmeyen jestler… Büyülendi Gözde. İlk defa babasından bahsetti. Anladı Mehmet, baba şefkatiyle sardı sarmaladı. Kendini Mehmet’in gözdesi sanırken, zorlukların adım adım geldiğini fark etmedi. Yavaş yavaş başladı baskılar. Çantanı yan takma. Kapıyı açarken anahtarı şakır şakır çevirme. Kalemi elinde döndürme. Her insanın böyle zorlukları olur diye düşündü, umursamadı. Uyarıları dinlemedi. Annesinin gözyaşlarına boyun eğmedi. Bildiğini yaptı. Yavaş yavaş arkadaşları çekildi çevresinden. Yalnız kaldığını fark etmedi. Nasıl fark edebilirdi ki? Her akşam işten çıkıp koşa koşa Mehmet’in evine gidiyor, yemek hazırlıyor, güzel sofralar kuruyordu. Mutluluğunu Mehmet’in iki odalı evine bağlamıştı. Kaderini de Mehmet’e. 

Önce teşekkürler, eline sağlıklar kesildi. Zaman geçtikçe Mehmet değişti, yaptıklarını beğenmemeye başladı. Umursamadı Gözde. Ben beceriksizim, söylenmekte haklı diye düşündü. Daha iyisini yapmak için uğraştı. Böyle yaklaşık bir sene geçti. Bir akşam yemek masasında anlamsız gülümsediği için ilk tokadı yedi. Çantasını aldı, çıkıp gitti. Dayanamadı Mehmet’in özürlerine, geri dön jestlerine, ilgisine kapıldı, tekrar barıştı. Aradan bir ay geçmişti, ilk dayağını yedi. Yüzü gözü şiştiği için evine gidemedi. Annesine iş gezisine gittiğini söyleyip üç gün Mehmet’in evinde kaldı. O üç günde eski ilgili, âşık Mehmet geri geldi. Tekrar büyülendi Gözde. Hatta babası gibi terk edip gitmemesi için yalvardı bile. 

Saçlarının, yüzünün parlaklığı gitmiş, gülümsemesi solmuştu. Anneciği onu gördükçe için için ağlıyordu, ama ne çare. Elinden bir şey gelmiyordu. Gözde bütün olanlardan kendini sorumlu tutuyor, kendisine yemek yapmayı, ev işlerini öğretmediği için de annesini suçluyor, evde olduğu zamanlarda odasından çıkmıyordu. Aralarında görünmez uçurumlar vardı, annesi ne yaparsa yapsın kızına ulaşamıyordu. 

Bir gün güle oynaya eve geldi, Mehmet ile yaşayacağını söyleyip eşyalarını topladı. Annesi konuşmaya çalıştı, dinlemedi. Ağladı, sızladı, babası gibi yapmaması için ayaklarına kapandı. Kör olmuş kızının gözünü açamadı. Gözde iki valiz eşyasıyla çıkıp gitti. 

Heyecanla eve gitti, anahtarıyla içeri girdi. Eşyasını dolaba yerleştirdi. Mehmet’e müjdeyi vermek için heyecanlıydı, güzel bir akşam yemeği ve şarapla kutlamak istedi. Tanıştıklarında üstünde olan kırmızı elbiseyi giydi, saçlarına fön çektirdi. Şarap, meyve, çerez aldı. Mehmet evdeydi. Mutluluk çığlıkları atarak eve girdiğinde öfkeli bir adamla karşılaştı. Bütün eşyası evin her yanına fırlatılıp atılmıştı. Kadın kıyafetleri ile erkek kıyafetleri aynı yerde olmaz, kokuları karışır diye kıyamet koptu. Şarap şişesi mutfak lavabosunda patladı. Sonraki günler tabaklar, çatallar, bardaklar havada uçuştu. Yaşadıkları ikisi arasında kalamayacak kadar aleniydi. Gözde’nin kolları, bilekleri, bacakları morluk içindeydi. Mehmet bu kadarla kalmadı. Bir gün mutfak tezgâhı üzerinde duran fritöz ve tost makinesi için Gözde’yi bir güzel dövdü. Can havliyle Gözde evden kaçtı. Yakaladı, saçlarından sürüyerek eve geri götürdü, banyoya kilitledi. 

Gecenin yarısı ağlayarak kollarına aldı Gözde’yi, özürler diledi, öptü kokladı. Hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Artık biliyordu ki her yirmi günde bir, bu krizler tekrarlanıyor, gelip geçiyordu. Son dayak Gözde’nin canına tak etmişti. Kendi kendine bir daha tekrarlanmayacağına, onun kendisine böyle davranmasına izin vermeyeceğine söz vermişti. 

Kendini ev kıyafetleri ve terliğiyle gecenin soğuğunda sokakta bulduğunda aradan tam tamına yirmi gün geçmişti. Ne parası yanındaydı ne de telefonu. Nereye gideceğini bilmediği gibi, ne yapacağını da bilmiyordu… 

Sadece canını kurtarmayı başarmıştı. Adımlarını hızlandırdı. Arkasına dönüp bakmaya korkuyordu. Dönüp bakarsa, sanki biraz önce elinden kaçtığı cani ile göz göze gelecek ve hep olduğu gibi onu sürükleyerek eve götürecekti, sonrası saatler süren can acısı. Bu ilk değildi, birlikte yaşamaya devam ederse son da olmayacaktı. Başına gelecekleri bilecek kadar tecrübeliydi. 

Sarı sokak lambasının aydınlattığı dar sokakta, koridorlu bir apartman girişine sığındı. Boyaları dökülmüş duvardaki eski zillere baktı. Gözyaşları istemsizce akıyordu. Hızlı karar vererek hareket etmeliydi. Duvara ve zillere tekrar baktı. Sırtını duvara yaslayarak derin bir nefes aldı. Ayak seslerini duydu, nefesini tuttu. Çocukluğunda babasıyla oynadığı saklambaçlarda yaptığı gibi, gözlerini sıkı sıkı kapadı, yürüyenleri görmezse onlar da onu fark etmezlerdi. Ayak sesleri köşeyi dönünce, derin bir oh çekti. Bu sefer o değildi. Saklandığı yerden çıktı, sokağı kolaçan etti. Kafasını yukarı kaldırdı, apartmanın ışıklarına baktı. 

Beş katlı, on daireli apartmanda sadece iki dairenin ışığı yanıyordu. Sokağı tekrar kontrol edip iki eliyle aynı anda zillere basmaya başladı. Hangi dairenin ışığının yandığının bir önemi yoktu, bütün zillere bastı. Bekledi, vakti yoktu. Her an sokaklara çıkıp, onu aramaya başlayabilirdi. İçi ürperdi. Son bir gayretle zillere tekrar bastı. Ses gelmeyince titrediğini hissetti. Hem çaresizliğin hem de gecenin soğuğuydu onu üşüten. Gözyaşları ip gibi akarken, olduğu yere dizlerinin üstüne yığıldı. Ayak sesini duydu. Kafasını kaldırmasına fırsat olmadan saçlarındaki acıyı hissetti. Mehmet’in önüne düştü, eve geri girdi. Koşarak banyoya gitti, arkadan kapıyı kilitledi. Davranmadı Mehmet, gidip yattı. 

Kapının arkasında yere çöktü Gözde, dizlerini karnına çekerek bacaklarına yumuşakça sarıldı. Şimdi sıcak bir sarılmaya, annesine ihtiyacı vardı. Bir çırpıda terk ettiği, arkasını dönüp gittiği evinin sıcaklığına muhtaçtı. Annesine mahcup olmamak, “Ben biliyordum” demesini duymamak için, bugüne kadar aramamıştı. Her an Mehmet kapıya dayanabilir, durduramadığı öfkesini Gözde’den çıkarabilirdi. Burada kalırsa gazetelere, haberlere konu olan kadınlardan biri olması an meselesiydi. Annesine ulaşmak için telefonunu almalıydı. Önce Mehmet’in uyuduğundan emin olmalıydı. Sessizce banyo kapısını açtı, koridordan evin sessizliğini dinledi. Mehmet’in alkol alınca çıkardığı tıslama ve horlama arasında kalan bet sesini iyi biliyordu, uyuduğuna emin oldu. Terliklerini çıkarttı, parmak ucunda yürüyerek, salondaki telefonunu aldı, banyoya döndü. Yere çökerek tekrar cenin pozisyonunu aldı, şarjı azdı. Annesine mesaj çekti: “Yardım et, Kemal Paşa Cad. Alim Sok. Güneş Apt. No: 1.” Beş dakika geçti geçmedi annesi aradı, telefonu reddetti. “Konuşamam, hemen gel” diye mesaj yazdı. Telefonun en kısık ışığında aynada kendisine, yabancılaşan yüzüne baktı. 

Derin nefes aldı, ara ara kontrolsüzce sızan gözyaşlarını sildi. Kanı üzerinde kurumuş dudağının yarasını temizledi, merhem sürdü. Klozetin kapağını kapatıp üstüne oturduğu sırada mesaj geldi. “Polislerle geliyoruz, korkma.” Uzun zamandır ilk defa içinde bir umut belirmişti. Çok geçmedi, kapının yumruklanması, zilin ve telefonunun çalması ardı ardına oldu. Banyo kapısını açtı. Yatak odasının kapısının açılmasıyla eve ağır bir koku yayıldı. Gözde bu kokuyu tanıyordu; eğer gitmezse biraz sonra olacakların kesif kokusuydu. Yüzündeki tehdit ifadesiyle hedef gösterir gibi, işaret parmağını Gözde’ye uzatırken, dişlerini sıktığı o sinirli ses tonuyla fısıldayarak “Sakın” dedi Mehmet. Gecenin sessizliği içinde bu ses bomba gibi patlamıştı Gözde’nin kulağında. Artık onu durduramazdı. Arkasını dönüp yürüdü, kapıyı açtı ve kendisini annesinin kollarına bıraktı. Polisler ve annesinin nezaretinde çıkıp gitti. 

Zaman geçti, yaralarını sarması uzun sürse de tekrar hatırladı ki; evinin Gözde’si, göz bebeğiydi.

MÜGE MURAT
Latest posts by MÜGE MURAT (see all)

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER