Evde her şekilde eşitlik için çalışıyor

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için nereden başlanılması gerektiğiyle ilgili birçok farklı fikir vardır. Fakat bir yerden başlamak gerekli. Aslı Özdemir de odağına çocukları alarak Projemiz Hayat Derneği’ni kurarak başladı. Ardından Geleceğe Dokunan Anneler Projesini, sonra da toplumsal cinsiyet eşitliğinin temelinin evde atıldığını savunan Evde Eşitlik Var projesini hayata geçirdi. Aslı Özdemir “Çocuklar eşitlik kavramını ve uygulamalarını en doğru ve en kolay şekilde erken yaş eğitimiyle öğrenebilir” diyor.

 

Röportaj: DENİZ DALLI

Aslı Hanım sohbetimize hoş geldiniz. Sürdürülebilir bir toplum için toplumsal cinsiyet eşitliği kaçınılmaz bir son aslında. Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında da yer alıyor. Projemiz Hayat Derneği’nin bu amaçla yaptığı çalışmaları konuşmak istiyoruz sizinle. Ama öncesinde sizi tanıyalım. Kendinizle ilgili okuyucularımıza neler söylersiniz?

TED Ankara Koleji ve Bilkent Üniversitesi mezuniyetlerim sonrası uzun süre kurumsal alanda çalıştıktan sonra arkadaşlarımla odağına Çocuklukta Duygusal İhmal konusunu alan Türkiye’deki ilk STK olan Projemiz Hayat Derneği’ni kurduk. Eş zamanlı farklı STK’lara da gönüllü olarak destek veriyorum. TED’de (Türk Eğitim Derneği) iki dönemdir Genel Sekreterlik görevi yürütüyorum. Biri 14 diğeri 16 yaşında iki çocuk annesiyim.

Projemiz Hayat Derneği nasıl ortaya çıktı, neler yapıyor?

2008 yılında kurumsal iş hayatına ara verip, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında (STK) gönüllü olarak çalışarak edindiğimiz tecrübe, sürdürülebilir fayda sağlayan bir sürecin parçası haline gelmemizi teşvik etti. ‘Projemiz Hayat’ ekibinde yer alan arkadaşlarımla güç birliği yaparak başarılı bir sosyal girişim projesi yaratmak için çalışmalara başladık.

Anneler ve babalar olarak çocuklara olan ilgimiz, sevgimiz ve hepimizin mutlu bir çocukluk dönemi geçirmiş olması, erken çocukluk döneminin ileri dönemlerde aile ve iş hayatında, toplumsal ilişkilerde ne denli önemli olduğunun farkına varmamızı sağladı. 2016 yılında Projemiz Hayat Derneği’ni hayata geçirdik. Sürdürülebilir iyilik için derneği destekleyen sosyal girişim markası olan çocuk giyim markası Phoca’yı kurduk. Sağlıklı ve mutlu çocukluğun sağlıklı mutlu bir erişkinliğin, bağları kuvvetli ailelerin ve güçlü, üretken toplumların temeli olduğundan yola çıkarak Geleceğe Dokunan Anneler Projesi’ni, bu projenin ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin temelinin evde atıldığını savunan Evde Eşitlik Var projelerini ekip olarak hayata geçirdik.

Toplumsal cinsiyet eşitliği için neden evlerden, aileden başladınız?

Eşitlik evde ve ailede başlar diyoruz. Aileler değişim ve dönüşümlerin en ön saflarını tutar. Çocukların cinsiyet kalıplarından, klişe ve baskılardan uzak, özgüvenli, kendiyle ve dünyayla barışık yetişmeleri için aile içi iletişim ve ev ortamı önemli. Bundan dolayı da ailelerde toplumsal cinsiyet eşitliği bilincini yaygınlaştırmak için çaba sarf etmek gerekiyor.

Projemizdeki iki amaçtan biri evdeki işbölümünü desteklemektir. Ev işlerinin gerekli bir paylaşım olarak öğretilmesi ve herkesin hayatını kolaylaştıracağının anlatılması bile fabrika gibi sürekli işleyen bir sistemi eğlenceli hale getirebilir. Herkesin şaşırtıcı yetenekleri ortaya çıkabilir.

Hane halkı sorumluluklarının eşit dağılımının, sürdürülebilir ekonomik büyümeyi de sağladığı gerçeğini de unutmamalıyız.

Duygularını özgürce yaşayabilen, kız-erkek demeden her duyguya hakkı olduğunu bilen, fırsat eşitliğine sahip, mutlu nesillerin inşa edilmesinde önemli bir rol oynayacağı açıktır.

Eşit bireyler, eşit ebeveynlik, eşit bakım ve duygusal ihtiyaçların cinsiyetten bağımsız eşit karşılanmasını vurgulamak istiyoruz. Örneğin ‘erkekler ağlamaz, erkek çocuk öpülmez, kucağa alınmaz, kız gibi ağlama aciz misin?’ tarzı yaklaşımlarla oğlan çocuklarını daha çok küçük yaşta sevgi ve ilgiden mahrum bırakarak, sevgi kavramından uzak büyüten bir toplumuz. Karşılığında ise karşı cinse sevgi ve şefkatle davranmasını bekliyoruz. Ya da ‘erkek adam sofra hazırlamaz, paşam sen otur kızların işi o’ gibi…

Sevmeyi ve saymayı bilen çocuklar yetiştirerek duygusal olarak gelişmiş bir toplum yaratabileceğimize inanıyoruz. Ancak karşı cinse sevgi ve saygı duyabilmek, öncelikle onu anlamaktan, onunla empati kurabilmekten geçiyor. Bunun içinse küçük yaşta, cinsiyetler arasında, farkında olmadan örülebilecek kalın davranış kalıbı duvarlarının olmaması gerekiyor.

Bu projede gelecek nesiller ve iyi bir aile hayatı için önemli bir şeyi vurgulamak istiyoruz. O da kadın ve erkeğin eşit haklara ve fırsatlara sahip olması gerektiği inancı. Kadın ve erkeğe eşit değer veren toplumların daha güvenli ve sağlıklı olduğunu savunuyoruz. Evde her şekilde eşitlik için çalışıyoruz.

Daha önceki röportajlarınızda projeden bahsederken ‘duygusal ihmal’ ifadesini kullanıyorsunuz. Bu ifadeyi biraz daha açar mısınız, duygusal ihmal nelere yol açıyor?

Çocuklukta duygusal ihmal, büyüme sürecinde duygusal gelişimin desteklenmesine odaklanan, çocuk istismarının en sessiz ve görünmez konusudur. Aktif bir istismar türü değildir. Görünmeyen, hatırlanmayan bir çocukluk deneyimidir. Çoğunlukla istismar ile karıştırılıp gölgesinde kalmış olsa da geldiğimiz noktada farkının ve öneminin anlaşıldığını görüyoruz.

Duygusal ihmal, literatürde “Anne-babalar ya da bakım verenler tarafından çocuğun sevgi ve saygı görme, önemsenme, duygularının anlaşılması, sosyalleşmesine izin verilmemesi, kuralları öğrenme ve uygun uyum becerilerini edinme gibi duygusal ihtiyaçlarının süreğen biçimde göz ardı edilmesi, karşılanmamasıdır” şeklinde açıklanmaktadır. Çoğunlukla sessiz ve görünmez olduğundan, çocukluktaki duygusal ihmal hafife alınır ve yalnızca erişkinlikte semptomlar ortaya çıkınca fark edilebilir. Boşluk, bağımlı olma korkusu, kendine yönelik öfke ve suçlama, yüksek mükemmeliyetçilik, düşük özsaygı, erişkinlikte hissetme ve hislerini ifade etme güçlüğü bu semptomlardan sadece birkaçıdır.

Evlerde en çok kullanılan ayrımcı ifadelere örnekler verir misiniz? Tabi bu örneklere karşı önerilerinizi de dinlemek isteriz.

Evdeki eşitsizlik sadece ‘dilde’ ve bakım verenler arasında kalmıyor, çocukları da etki alanına alıyor. Eşitsizlik evdeki iş bölümünden, giriş-çıkış saatlerinin belirlenmesine, evdeki kararları kimin vereceğinden, nasıl giyinileceğine değin çeşitli biçimlerde dilimize yansıyabiliyor. Aslında burada da kural değişmiyor. Kadın ya da erkeklerin, kız ya da erkek çocukların doğuştan getirdikleri bazı özelliklere, yeteneklere, becerilere, davranış kalıplarına sahip olduğu düşünülüyor ve evde kullanılan dil eşitsizliğin açık bir göstergesi olarak aşağıdaki cümlelere dönüşüyor.

  • Kalk kızım sofrayı hazırla/Kalk kızım çay koy! (Bunun yerine ‘Çocuklar haydi birlikte sofrayı toplayalım, sonra da çayımızı koyarız’ diyebiliriz.)
  • Erkek adam bulaşık mı yıkar! (Erkekler de kadınlar gibi ev işleriyle ilgili her şeyi yapabilirler. Eğer gerçekten buna niyet ederlerse. Bunun için kimsenin üstün bir yeteneğe ve beceriye sahip olması gerekmez. Bulaşık yıkayan erkekler, temel bakım becerilerini yapabiliyor demektir.)
  • Paşa oğlumun karnı mı acıktı? (Çocuklarımızın belirli bir yaştan itibaren öz bakımlarını yapabilmeleri, kendi kendilerine yetebilmeyi öğrenmeleri çok önemli. Özellikle erkek çocuklarına bu konuda bir ayrıcalık tanımamak gerek. Mutfakta çocukların yaşına uygun işler vermek, kendi başlarına giyinmeleri için onlara zaman tanımak, sabır göstermek, onların hem ince motor becerilerini artırır hem de kendilerine güvenmelerini sağlar. Çocukların yiyeceklerini onlarla hazırlamak, hep birlikte sofrayı kurmak, kendi başlarına giyinmelerine fırsat tanımak bu becerileri geliştirmek için çok faydalı olacak, ebeveynlerin yükünü de hafifletecektir. Ayrıca ileriki yaşantılarında eşit bir ev ortamı kurmalarında erken çocukluk döneminde öğrendikleri bu eşitlikçi davranışlar onlara yardımcı olacaktır.)
  • Hanım bir kıza yakışıyor mu öyle oturmak! (Kızların ve erkeklerin oturuşlarına bile bambaşka anlamlar yüklüyoruz Özellikle otobüs, vapur gibi toplu taşıma araçlarında erkeklerin bacaklarını açarak oturmaları tartışma konusu olmuştu. Burada genel kural yine kadına ve erkeğe göre değişmemeli; diğer kişilerin oturmasını engellemeyecek, onları rahatsız etmeyecek bir oturma şekli benimsenebilir.)

Erkek ve kız çocuklarını hangi yanlışlarla büyütüyoruz?

Bu projede en önem verdiğimiz konu çocukların çocuk olduğudur. Çocuğa bir erişkin gibi davranılmaması gerektiği gibi aynı zamanda duygularını, kendilerini ifade etmeleri baskılanmamalıdır. “Erkekler ağlamaz (Ağlamak çok çeşitli duygu durumlarımızda ortaya çıkan, bizleri rahatlatan, bazen dertlerimizi yatıştıran, öfkemizi bastıran aslında insanı insan yapan özelliklerimizden biri. Kadın ya da erkek oluşumuzla da hiçbir ilgisi yok. Kimse ağladığı için ayıplanamaz ve hor görülemez.); erkek çocuk öpülmez, kucağa alınmaz (Her çocuk sevilmek, kucağa alınmak ister, erken çocukluk döneminde sağlıklı bağlanmanın nasıl gerçekleştiğini, temasın ne kadar onarıcı ve yapıcı bir işleve sahip olduğunu unutmamalıyız.); kız gibi ağlama aciz misin?” Bu tarz yaklaşımlarla oğlan çocuklarını daha çok küçük yaşta sevgi ve ilgiden mahrum bırakarak, sevgi kavramından uzak büyüten bir toplumuz, karşılığında ise karşı cinse sevgi ve şefkatle davranmasını bekliyoruz.

Ya da “Erkek adam sofra hazırlamaz, paşam sen otur kızların işi” yaklaşımlarında kızların daha çok ev içinde olmaları beklenir. Erkeklerin ise güçlü ve ev dışı işlerle ilgilenmeleri…

Bütün bunlar ilk bakışta iyi niyetli ya da öylesine söylenmiş sözler gibi gelebilir. Ancak sıklıkla tekrar edildiğinde evdeki eşitliğin inşa edilmesinde önemli bir engele dönüşebilir. Biz farkında olmasak da evde yaşayanları belirli kalıplara hapseder ve onları değersizleştirir. Bütün bunları kullanırken kendimize sormamız gereken tek bir soru var aslında. Aynı cümleyi oğlan/kız evladınız için de kullanır mıyız? Eğer her iki cinsiyet için de aynı biçimde dile getirmiyorsak, muhtemelen eşitlik konusunda bir problem var demektir.

Pandemi sürecinde insanlar eve kapandı. Bu sırada evde neler yaşandı? Bununla ilgili hazırlanan raporlar bize neler söylüyor?

TÜİK tarafından yapılan Türkiye Aile Yapısı Araştırması (TAYA), 2021 yılında tekrarlandı. Bu önemli araştırma kadın-erkek eşitsizliğiyle bağlantılı toplumumuzdaki devasa sorunlardan birini de sayısal olarak gün yüzüne çıkarıyor: Evdeki işbölümü meselesi daha doğrusu ev işinin eşitsiz dağılımı. Araştırmaya göre ev işlerinin neredeyse tamamı evdeki tek bir kişinin, yani kadının üzerine yıkılıyor.

Pandemi döneminde ev işlerinin yanı sıra kadınların görev tanımına yeni sorumluluklar eklendi. Çocukların online eğitim sürecine yardımcı olmak, gün boyunca yaşıtlarından ve okul ortamından uzakta olan çocukların sosyal ve gelişimsel ihtiyaçlarını karşılamak (temelde oyun oynamak, öz bakımlarını gerçekleştirmek ya da büyük çocuklarda buna destek olmak), normalde en az bir öğününü iş yerinde ya da okulda yiyen ev halkı için düzenli olarak 3 öğün yemek hazırlamak, sofra kurmak-kaldırmak, evde yaşayan yaşlı aile bireylerin bakımını üstlenmek ilk akla gelenler.

Çalışma hayatında olan kadınlar için ise durum daha da zordu. Pek çok şirket kısa süre içinde uzaktan çalışma sistemine adapte oldu. Yukarıda saydığımız işlere bir de gün içinde yapılan online toplantıları ve iş mesaisini eklediğimizde kadınların hayatı hiç bitmeyen bir döngüye hapsoldu.

UNDP tarafından Türkiye’de Mayıs 2020’de gerçekleştirilen bir araştırmaya göre kadınların yüzde 50’si üstlendikleri bu iş yükü altında bunalmış olduklarını belirtirken, bu oran erkekler için yüzde 24 düzeyinde. Rakamlar çalışan kadınlarda yüzde 63’e; çalışan erkeklerde ise yüzde 27’ye çıkıyor. Aradaki yüksek fark çalışan kadınların iş hayatı ile ev içi işleri bir arada yürütürken yaşadığı zaman sıkışıklığına ve bu durumun yarattığı duygusal yüke işaret ediyor.

Projemiz Hayat Derneği, 6 Şubat’ta meydana gelen ve birçok ili etkileyen, on binlerce insanın ölümüne neden olan depremin yaşandığı bölgede neler yapıyor?

Deprem felaketi sonrasında dayanışmaya kendi yakın çemberimizden başlamaya karar verdik. Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Vakfı’nın Umut Evi için bir yardım kampanyası başlattık. Burada başta kanser hastası çocuklar ve aileleri olmak üzere, kanser hastası depremzedelerin ücretsiz konaklayabilmesini sağladık. Umut Evi’nde konaklayan çocuklar için kıyafet, oyuncak ve kitaplardan oluşan küçük mutluluk paketleri yaptık. Yeni aileler geldikçe ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyoruz.

Bölgeye giden uzmanlar ve gönüllülerden, ilk etapta temel ihtiyaçların karşılanması için beklememiz gerektiğini biliyorduk. Mayıs ayında ise bölgeye ilk ziyaretimizi gerçekleştirdik. İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Belma Tuğrul ve Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Fatma Özsert ile İskenderun Yaşamkent’te anneler, çocuklar ve kreş öğretmenleri için oyun temelli paylaşım etkinlikleri düzenledik.

Toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili mesajınızla sohbetimizi tamamlayalım, neler söylemek istersiniz?

Ne kadar erken o kadar kalıcı ve sürdürülebilir. Çocuklar eşitlik kavramını ve uygulamalarını en doğru ve en kolay şekilde erken yaş eğitimiyle öğrenebilir. 0-6 yaş arasındaki duygusal gelişimin hayatın geri kalan kısmında ne kadar önemli olduğunu unutmamak gerekir. Yapılan araştırmalar çocuklukta beyin gelişiminin büyük ölçüde anne ve babalardan gelen etkileşimlerle tamamlandığını ortaya koyuyor.  Kılavuzumuzda erken çocukluk döneminde eşitlik bölümünde benim en aklımda kalan örnek, farkına varmadan yaptıklarımızdan bir tanesi. Küçükken oğlan çocuklarıyla kız çocuklarına kıyasla daha az sohbet edildiği, oğlanlarla sayılar üzerine daha çok konuşulduğu tespit edilmiş. Oğlunuzla da kızınızla konuştuğunuz kadar sohbet etmeye, kızınızla bol bol sayı saymaya gayret edin. Böylelikle kız çocukları matematiğe daha sıcak bakabilir, erkekler çocuklarının da empati geliştirmelerine destek olur.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER