Direnmek için tek neden bile bulsanız ona sarılın!

‘Kaşmir Yolu’ndan sonra okurlara bu kez yolculuğunuzun başka aşamalarını anlattığınız ‘Diren Keçi’ ile açıyorsunuz kalbinizi. Yeniden yazı başına oturma kararını nasıl aldınız? ‘Diren Keçi’ sizin için nasıl bir iç motivasyonun sonucu?

1992 yılında başlayarak kaşmir ve ipek alanında dünyaya yayılan bir marka yarattık, güzel bir nish bulup orada kendimize marka olarak bir yer edindik. İlk mağazamızı yurtdışında açtık, sayısız ödül aldık, üniversitelerde pek çok kez tez konusu olduk, vaka çalışması olduk. Türkiye’ye Black Friday’i getiren ve perakendenin en önemli kampanyasını yaratan ilk marka olduk. İlk web sitesini kuran marka olduk… Ama bana sorarsanız ki “Hayatta en çok ne yaptınız?” diye, tüm bunlardan önce “Biz direndik” derim. Onun için okuyanın hak vereceği, belki şaşırarak ama ilgiyle örnek alabileceği, yıllarca direnmemizi anlatan bir kitap yazmayı genç girişimcilere neredeyse borcum bildim. Ayrıca ikinci nesle devir hikâyemizi, markayı yeni nesle zamanında, uzatmadan, hazmederek, yayarak üç yılda devredişimizi de aktarmak istedim. 

Hayli akıcı, etkili bir diliniz var. Bir o kadar da samimi. İş dünyasıyla ilgilenmeyen birinin bile merakla okuyacağı bir kitap olmuş. Yazıyla nasıl bir ilişkiniz var? Notlar alan, günlük tutan, anıları kaydeden biri misinizdir? Kitabın üslubunu oturturken nasıl bir yol izlediniz?

Hem ilk kitabım ‘Kaşmir Yolu’nu hem ‘Diren Keçi’yi içimde yazdım önce… Yazmadan duramadım demiş ya Sait Faik, onun gibi ben de yazmadan yapamadım. Anlatmak, içimden atmak, aktarmak belki biraz bazılarına ışık tutmak belki birilerine birazcık yol göstermek amacıyla yazdım. Ama en çok kendim için anlatmadan yapamadım… Beynimde sürekli deniz kenarında, iskelede, arkadaşlarımla otururken, toplantıda, hatta bazen kitap okurken bile bu kitapla ilgili yazıyordum. Yani beynimin bir köşesinde kitap yazılıyordu sanki…

‘Diren Keçi’ okuruna, yazarının kişiliğine, yaşamda seçtiği yola, aldığı kararlara dair bolca yol tabelası çiziyor. ‘İflah olmaz iyimserliğiniz’, ‘Mecbursam yaparım’ tavrınız, düştüğünüzde hızla kalkabilmeniz, yeniliklere merakınız ve dinmeyen heyecanınızla tanışıyoruz. Size bu ve diğer kişisel özelliklerinizin Silk and Cashmere’in dünya çapındaki başarısındaki yerini sorsam, ne dersiniz?

 

Bunları duymak çok güzel, insan çok kolay havaya girip “Başarılarımı şuna buna borçluyum” diye birinci tekil konuşmaya başlayabilir… Ama ben Silk and Cashmere’in başarısından gurur duyan bir liderim sadece. Koskocaman bir ekibin, harika insanların gerçekleştirdiği bu markanın lideri olmaktan gurur duyuyorum. Hiçbir şey tek kişilik değildir, her şey ekip, ekip, ekiple başarılır. Şimdi de ikinci nesle sonsuz güveniyorum. Bu keçi kesinlikle yıllarca koşacak!
Elime aldığım her ödül, hakkımızda çıkan her güzel haber, müşteriden aldığımız her teşekkür, sizlerden gelen bu güzel iltifatların hepsini, bilirim ki kocaman bir ekip hak etmiştir; onların adına kabul ederim…
Markamızın DNA’sında aslında yenilikçilik, yaratıcılık, ilk olmak, sosyal sorumluluk, adalet, inovasyon, cesaret ve direnç var! Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde de hikâyeniz, meseleniz, varoluş nedeniniz de doğru olduğunda yapacağınız tek şey başarmak için yılmamak oluyor. 

Kitapta ailenize de yer ayırmışsınız. Çocukluk çağınızın, ebeveynlerinizin sizinle kurduğu iletişimin ve o dönem bizzat sizin ailenizi de etkileyen ülkedeki sert atmosferin bugünkü Ayşen’i Ayşen yapan etkilerinden bahseder misiniz?

Özellikle bu coğrafyada bir genç kıza verilebilecek en büyük çeyizin, en büyük mirasın ona özgüven kazandırmak olduğuna inanıyorum. Bu anlamda çok şanslıyım. Gerek annem gerek babam gerekse benden yaşça büyük olan iki ağabeyim özgüvenimin mimarlarıdırlar. Daha sonra birlikte büyüdüğümüz eşimin de bir eş ve iş arkadaşı olarak beni sürekli desteklemesi elbette bu özgüveni artırdı. Aileniz sizi onaylayarak büyüdüğünüzde, sizi sevip, kabul edip, hatanızla sevabınızla desteklediğinde artık bu özgüveni yıkacak başka bir güç olmuyor hayatta. Özgüven benim hayatta çok işime yaradı ve bunu aileme borçlu olduğuma inanıyorum. Çocuklarımıza da her zaman özgürlük, cesaret dolu, ayakları yere basan, sağlam bir özgüven vermeye gayret ettik eşimle. Görüyorum ki bunu başarmışız da…

Kitabın genelinde bunu sezmek mümkün ama yine de henüz okumamış olan okurlarımız için soracağım: Bugünden geriye gitseniz, 30 sene önceki, Silk and Cashmere yolculuğunun en başındaki Ayşen’e ne söylerdiniz?

 

“Devam et Ayşen” derdim de zaten o Ayşen de şimdiki Ayşen de nasihat falan dinlemez. Her şeyi kendi süzgecinden geçirir, tavsiye ve nasihatten ziyade İLHAM ALMAYA inanır. Kısaca, o yine dinlemezdi, yine ne istiyorsa onu yapardı! (gülüyor)

Kariyeriniz krizlerin içinden çıkarak ilerlemiş hep. Bu atmosfer, bugün de olduğu gibi çok yorucu ve yer yer de cesaret kırıcı. Siz ‘keçi inadı’na tutunmuş bir kadın olarak, bugün kendi işini kurmaya çalışan girişimci kadınlara ne dersiniz de duyup motive olsunlar? Vazgeçmesinler?

Vazgeçmek için bin tane neden olabilir ki işletmelerin yüzde 80’i ilk beş yılda kapanıyor, biliyorsunuz. Kitaplarımda da anlattığım gibi, bizim için her biri bırakıp gitme nedeni olabilecek pek çok sorun ve gerçekten büyük problemler yaşadık. Belki uzaktan belli olmuyor ama Silk and Cashmere sayısız defa pek çok problemle karşı karşıya kaldı. Ülkenin sorunları, krizler, kotalar, vergiler, aniden çıkan kanunlar, hiç bitmeyen perakende sorunları… Ama asıl önemli olan tutunmak için, direnmek için nedenleriniz! Onlara sarılmanız lazım, onlardan bir tane bile bulsanız size güç verdiğini göreceksiniz yani ben vazgeçmeyi değil direnmeyi seçenleri seviyorum.

Dilin son derece politik olduğunu çok net anlattığınız bir bölüm var kitapta; ‘iş insanı’ ifadesinin iş dünyasında yaygınlaşması için verdiğiniz mücadeleyi anlatıyorsunuz. ‘İş adamı’nın hafızalardan silinip yerine kadınları kapsayacak şekilde ‘iş insanı’ denmesi neden önemli, dil neden mühimdir toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda? Fikirlerinizi okurlarımızla paylaşır mısınız?

 

Derneğin başkanı bile kadın ama derneğin adı ‘İş Adamı Derneği’ olabiliyor… Komisyonlarında çalışıyorsunuz, büyük emek veriyorsunuz ama erkek egemen toplumda, içinde bulunduğunuz ortamlarda karşınıza geçip gözünüze bakılarak, size “Sevgili iş adamları” deniyor… Benim elime ‘Yılın İş Adamı’ diye ödül veriliyor… Yani küçük kızların, genç kızların sürekli ‘iş adamı’ sözcüğünü duymalarının; beyinlerinde iş dünyasının kendilerinden uzak, farklı, erkeklere özgü bir dünya olduğu algısını yarattığı açıktır. Sözcükler güçlüdür eğer burada kadınlar da varsa erkekler de varsa bir aradaysak hepimize birden ‘iş adamı’ denmesinden daha saçma, daha mantıksız, daha adil olmayan bir durum düşünemiyorum. ‘İş insanı’ sözcüğü için gerçekten çok savaştım, çok emeğim var; sanıyorum herkes kabul eder ki ‘iş insanı’ sözcüğünün yerleşmesini erkeklerin bir kısmı içine sindiremedi uzun yıllar… Bunu başaran insanların kız çocuklarına, genç kızlara bir yol açtığı gerçektir. Çünkü sözcükler güçlüdür.

Bugün Türkiye’de iş dünyasında kadınların yerini nasıl görüyorsunuz? Hem işveren ve yönetici hem de alt kademelerde çalışan kadınlar sizce toplumsal cinsiyet eşitliği açısından bakınca iş yaşamında erkek meslektaşlarıyla gerçek manada eşitler mi? Yapılması gereken öncelikli şeyler neler olmalı sizce tam manasıyla eşit haklara ulaşmak için?

Ne iş dünyasında ne politikada ne sosyal yaşamda, hayatın hiçbir alanında toplumun yüzde 50’sini oluşturan kadınların yeterli yere, hakka ve güce sahip olduklarını görüyorum. Ama eğer önceliklerimizi sıralamamı istiyorsanız İstanbul Sözleşmesi ile başlayalım derim. Kadına şiddet utancımız bizim. 

Türkiye’de çalışan/çalışmayan kadınların en büyük eksiklerinden biri bebek/çocuk bakımı konusunda. Pek çok kadın çocuğunun bakımı için anne/kayınvalide gibi bir desteğe muhtaç, o yoksa ciddi bütçeler ayırarak kreş arıyorlar. Öte yandan olması gerekeni hepimiz biliyoruz, tüm işyerlerine kreş… Bu konuda ne düşünüyorsunuz bir iş kadını olarak? 

Kadınların yaygın ve ekonomik bir sistemde çocuklarını içlerine sinerek bırakabilecekleri ortamların olması, kadın gücünün istihdama katılmasında en etkin yollardan bir tanesidir. Bu yıllardır bilinir, bazen adımlar da atılıyor ama maalesef yeterli olmuyor. Kız çocuklarının, genç kızların hayatın içinde, her alanında erkeklerden geri kalmaları için hiçbir nedenleri yoktur. Öncelikle bu algının toplumda içselleştirilmesi için eğitim sisteminin yapılandırılması lazım.
Sizinle bu röportajı yaptığım sıralarda ‘Diren Keçi’nin yılın iş kitabı ödülünü aldığını öğrenmem de hoş bir tesadüf oldu…

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER