Cinsiyetçilik kader değildir, velev ki öyle iddia edenler var, kader de değişir

Aysun Sayın, bir feminist. Bir insan ve hayvan hakları aktivisti. Otoritenin gücünü insanlardan, korkudan aldığını biliyor. O bu gücü beslememeye kararlı, “Ben bu mücadeleyi kendi özgürlüğüm ve yurttaşlık haklarım içinde veriyorum” diyor ve ekliyor: “Kadınlar, bu topraklarda ve dünyada önce medeni hakları, sonra siyasal hakları için çok ağır bedelleri olan mücadeleler verdi, bugün verdiğimiz mücadele kamusal fırsatlardan eşit derecede yararlanmak için. Yasalarda eşitlik talep ediyoruz ama bu yeterli değil, sonuçlarda eşitlik istiyoruz.”

WPP Türkiye İnsan, Kültür ve Sürdürülebilirlik Lideri olarak iş hayatında da bu eşitliğin sağlanması için uğraşıyor. Biz de WPP Türkiye İnsan, Kültür ve Sürdürülebilirlik Lideri Aysun Sayın’ı toplumsal sürdürülebilirlikten kadın-erkek eşitliği ve İstanbul Sözleşmesi üzerine konuşmak için sayfamızda ağırladık. Aysun Hanım, sohbetimize hoş geldiniz. Toplumsal cinsiyet, sürdürülebilirlik, dezavantajlı gruplarla ilgili mücadelenize geçmeden önce sizi tanımak istiyoruz. ODTÜ’de az biyoloji, tam antropoloji ve kadın çalışmaları okudunuz. Pozitif bilimden toplumsal bilime evrilen Aysun Sayın kimdir?

Teşekkür ediyorum öncelikle beni misafir ettiğiniz için. En sevdiğim ders biyolojiydi lisede, dolayısıyla tercihim biyoloji oldu. Ders olarak antropoloji yoktu ve ben de tam olarak o dönemlerde bu bilime vakıf değildim. İlgi alanım insan bilimi, insanın evrimiydi ve yalnızca biyolojik olarak değil sosyo-kültürel açıdan da enteresan buluyordum. Antropoloji, ülkemizde çok kıymet verilmeyen ama disiplinler arası olması sebebiyle de eğitimini alan kişiye tam olarak geniş alanlarda zenginlik getiren bir bilim. Pozitif bilimlerden toplumsal bilimlere kadar hemen her alanda sizi besleyen bir müfredatla karşılaşabilirsiniz veya benim dönemimde müfredatı öğrencinin yapması mümkündü. Ben de etnoloji, psikoloji, sosyoloji, jeoloji, tıp, veterinerlik gibi alanlarda ders aldım. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden insan anatomisi, Veterinerlik Fakültesi’nden evcil memeliler osteolojisi alabiliyorduk, ben de aldım. Toplumsal bilimlerle de bu dönemde tanıştım. Aldığım dersler bir sonraki akademik adımım kadar benim politik kimliğimi de şekillendirdi. Feminist olmamın, insan hakları alanında çalışmamın adımları bu dönemde akademide atıldı. Yine yakın geçmişte edindiğim veteriner teknikerliği diplomam da o yıllarda aldığım osteoloji, anatomi gibi derslerle mümkün olabildi. 20 yıl sonra kitabı açtığımda hâlâ kemikleri, kasları, Latince kavramları, hiç kullanmadığım onlarca bilgiyi hızla hatırladım, 40 yaşından sonra veteriner teknikeri olabilmemin mimarı da o yıllarda aldığım pozitif bilim müfredatıyla oldu. 

Kadın çalışmaları benim için kendimi feminist olarak tanımladığım bir dönemin akademi desteğiyle teorisini öğrendiğim bir yüksek lisans yolculuğu oldu. O yıllarda Ankara’da OTDÜ ve Ankara Üniversitesi’nde kadın çalışmaları yüksek lisans programı vardı. Benim kararım Ankara Üniversitesi oldu, çünkü çok sevgili hocam Selma Acuner orada ders veriyordu ve benimle çalışmayı kabul etti. O yıllar Avrupa Birliği’nin her dakika konuşulduğu, “İlerleme raporunda bu yıl ne dediler?” sorusunun evlerde dahi sorulduğu dönemlerdi. Bir dizi yasal mevzuat değişikliği vardı. Medeni Kanun, TCK, 2004 Anayasa değişikliği gibi. Ben de yüksek lisansımda tez olarak Avrupa Birliği Sosyal Politika Mevzuatı ile Türkiye’deki mevzuatı karşılaştırmalı çalıştım ve bu esnada çalışma ekonomisi, hukuk gibi farklı alanlarda akademik olarak ilgilendiğim konular oldu. Çalışma yaşamının mevzuatına bu dönemde hâkim oldum, ilgim hiç kaybolmadı. Siz sormadınız ama ben kısacık yanıtlayayım, yıllar sonra Bahçeşehir Üniversitesi’nde MBA yaptım, çünkü çalışma kariyerim özel sektördeydi ve buradaki dinamikleri öğrenmek istedim. 

Özetle, ben kendimi karşılaşmalara bağlı olarak elbette feminist, insan ve hayvan hakları aktivisti olarak tanımlıyorum. İnsan hakları alanında ise akademik olarak bildiğim, eylemsel olarak da yer aldığım kadının insan haklarıdır. Hayvan hakları, ekosistem haklarıyla birlikte içselleştirdiğim bir konu ama eylemsel düzeyde sokak hayvanları için çalışıyorum.

Bugünkü toplumsal sonuçları anlamak için antropoloji, iyi bir kazı alanı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, erkek egemen dünyanın kodları nasıl oluşturulmuş? Neler buldunuz?

Benim mesleğimi icra ettiğim tek deneyimim, Asur dönemi mezar kazısıdır. Bismil-Aşağı Salat mevkiisindeki kazıda bulduğum obje, Diyarbakır Müzesi’ndedir. Kazı esnasında elbette ki gözlemlerim oldu, erkeklerin kazançlarını nasıl harcadıkları, toplumda nasıl statü kazandıkları gibi ama bu değil sorunuz, farkındayım… 

Eşitsizlik, artı ürünle birlikte var olmaya başlıyor, yerleşik hayatla birlikte ortaya çıkıyor ama konu yerleşik hayat değil, bu hayatın getirdiği olumlu kazanım ürün birikiminin kontrolünün kimde olduğuyla ilgili. Yerleşik hayatın mimarı kadınlar, zira toplayıcı olan kadın. Elbette bu toplayıcılığın verdiği bilgi birikimiyle başlayan üretim faaliyeti, tek başına eşitsizlik nedeni değil ama zaman içinde biriken bir ekonomik modele giriyor ve bu modeli yürüten erkek, zamanla modelin kurucu yöneticisi oluyor. Böylece iktidar ilişkileri şekilleniyor. 

Eşitsizlik temelinde güç ilişkisi ile doğar, tahakküm etme yani. Ve bu iktidar ilişkileri etrafında gördüğümüz egemenlik kuran ilişkiler, kendisini norm olarak gören tüm gruplarda diğerine/ötekine karşı kurulur ve bildiğiniz sömürü düzeni başlar. Cinsiyetçilik de aynı şekilde hem sömürü ilişkilerini hem de ayrımcılığı birlikte yaşatır. Sistemi farklı kurguladığınızda ve tüm paydaşlarla eşitler ilişkisi kurduğunuzda da değişir. Bu anlamda bu bir biyolojik neden değildir, politika da buradan çıkar. Değişebilir, değişti, değişecek diyerek özetleyebilirim sanırım. Cinsiyetçilik bir politikadır, politika olan bir olgu da değişebilir. Kader değildir, velev ki öyle iddia edenler var, kader de değişir. 

Toplumsal cinsiyet büyük ölçüde politik bir konu ve tabiri caizse mayınlı alan. Bu, iki ileri bir geri gidilen bir yol. Politikanın da erkek egemen bir alan olduğunu düşünürsek, mücadele sizi korkutuyor mu? Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini de bu bağlamda değerlendirebilir misiniz?

Hayır korkutmuyor, ben bu mücadeleyi kendi özgürlüğüm ve yurttaşlık haklarım içinde veriyorum. Kadınlar, bu topraklarda ve dünyada önce medeni hakları, sonra siyasal hakları için çok ağır bedelleri olan mücadeleler verdi, bugün verdiğimiz mücadele kamusal fırsatlardan eşit derecede yararlanmak için. Yasalarda eşitlik talep ediyoruz ama bu yeterli değil, sonuçlarda eşitlik istiyoruz mücadelesini bugün verdiğimiz. 

Korkunun kendisi de siyasi iktidarın ürettiği bir durum; sindirmek için, durdurmak için üretilen faşizan bir politika. Unutmayalım ki, otorite gücünü bizden alıyor, bizim ona kazandırdığımız bir güç bu. Korku dediğimiz ise ‘olacağını varsaydığınız’ durumlardan çıkıyor. Korktuğumuz ve geri çekildiğimiz anda özgürlüğün kaybı başlar, ki bu daha fena değil mi? “Kendi küçük dünyam yeterince iyi ve konforlu, bu bana yeter” anlayışı da benim kabul edebileceğim bir durum değil, mutluluk bireysel yaşamımda, kendi başıma yaşayabileceğim bir duygu değil benim için. Güne uyandığım memleketin sorunlarından azade bir hayat bence olamaz, en azından benim için olamaz. “Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorum, kendim için ve tüm canlılar için nasıl bir hayat istiyorum?” sorusuna verdiğim yanıt, benim politik duruşum, örgütlü duruşum ve eylemlerim. 

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, ne yazık ki tam da herkes için arzu ettiğimiz demokrasinin uzağında bir karar. Erkek egemen zihinlerin, kadınlarla eşit olduğunu kabul edemeyen ayrımcı akılların ve pratiklerin lehine bir karar, bu grupların çıkarına bir karar. 

İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmedik, adı İstanbul olan bu coğrafyada kaleme alınmış ve devletlerin iradesine açılmış bir sözleşmeden vazgeçmeyeceğiz. Kadının yaşam hakkını korumak, korumaya yönelik önleyici tedbirler almak için de mücadeleye devam edeceğiz. 

Bu noktada sürdürülebilirlik kavramına gelmek istiyorum. Bu kavram ne zaman hayatımıza girdi ve neden bu kadar önemli hale geldi?

Aslına bakarsanız, kavram yeni olsa da işaret ettiği konular, insanlık tarihinde olan ama bir nedenle, hırsla, talan etmenin verdiği zevkle unuttuğumuz konular. 

Doğanın bir yaşam döngüsü olduğunu biliyoruz, doğadaki tüm türlerin karşılıklı etkileşimde olduğunu biliyoruz, yenileme gücünü biliyoruz, zarar veren etmenleri biliyoruz. Bilmediklerimizi de zaman içinde öğrendik, paydaşlar arası diyaloğu biliyoruz, karar almanın herkes için adil olursa çatışmadan uzak olacağını biliyoruz, daha pek çok bildiklerimiz var, bunun gibi bilgiler yaşamın sürekliliğini tesis etmemizi sağlayacak.

Kavram ve iş dünyasının ajandası olması ise, bu bildiklerimizi unuttuğumuz pratikler sonucunda ortaya çıktı. “Kurumların sürdürülebilirliği ekonomik iyilikleriyle değil, bunu devam ettiren kapasitelerin sürdürülebilirliğiyle ilgilidir” anlayışı bu devamlılık bozulduğunda, bozulma tehditleri aldığında yeniden gündeme geldi. Bu yüzden kavram yeni ama sunduğu bilgi yaşamın bilgisi, bu yeni değil. 

Sürdürülebilirlik kavramını sadece ‘çevre’ konusuna sıkıştırmak ne kadar doğru? 

Sürdürülebilirlik dediğimizde akıllarda tek bir kapsam yok. “Ekonomik, sosyal, çevresel ve toplumsal” konuların tamamını sürdürülebilirlik kavramı altında gördüğümü belirtmeliyim. Sürdürülebilir yaşam hakları kavramını, sürdürülebilir kalkınmaya tercih ettiğimi de eklemek isterim.  

Burada konuştuğumuz gezegenin sürdürülebilirliği, tüm canlı-cansız hayatın bir aradalığının sürdürülebilirliği. Sadece su veya karbon ayak izimiz değil konumuz, adalet-iyi yönetişim-canlı hakları-çalışan hakları-paydaş diyaloğu. Dolayısıyla daha geniş alanları kapsıyor. Çevre bu alanlar içinde önemli bir alan, insanın ve kurumların en fazla iktidar kurduğu ve talan ettiği alan.

Toplumsal sürdürülebilirlik bağlamında şu an Türkiye’de dezavantajlı gruplar kimler? Bu durumun pozitife çevrilmesi için sorumluluk dağıtılmalı ama kimlere hangi görevler düşüyor sizce? 

Sorunuzun tek bir yanıtı yok, kimler kamusal fırsatlardan eşit yaralanamıyor derseniz, kadınlar, engelliler, LGBT+’lar diyebilirim, maruz kaldıkları şiddet ve alınamayan önleyici mekanizmalar nedeniyle çocukları saymadan edemem. Aynı şekilde farklı nedenlerle, en yakinen pandemide yaşatılanlar nedeniyle, yaşlıları eklemeliyim. Ve tabii ki, her kimliğin içinde yer aldığı, her geçen gün genişleyen yoksul ağı. 

Derin yoksulluk kavramı çıktı, biliyorsunuz, ne acıdır ki yoksul olmanın yanına bir de derin yoksulluk eklendi. Bu kişilerin hangi haklara erişiminden bahsedebiliriz ki? Eğitim-sağlık-barınma-kültür sanat- çalışma-dinlenme; hangi haklarını kullanabiliyorlar? 

Kamu; yasaları, önleyici tedbirleri, koruma mekanizmaları ve elbette ki ihlal ve suça karşı aldığı kararlarıyla bu görevin en büyük sahibi. Sonra da istihdam yaratma kabiliyetleri altında tüm kimlikler için eşit fırsat, insan onuruna yakışan iş, çalışma ortamı ve ücret sunup sunamadıkları açısından tüm kurumlara; bu ayrımcılığa suç ortaklılığı yapmamak, sessiz kalmamak gibi birey olarak her birimize görev düşüyor.

Önce akademi, ardından sivil toplum kuruluşları (STK) son olarak da özel sektörde çalıştınız. Toplumun farklı katmanlarını anlayacak bir süreciniz var. STK’lar sürdürülebilirliğin tam ortasında mı duruyor?

Önemli bir paydaş, tam ortası diyemeyiz o zaman ana sorumlu olurlar. Oysa ki rolleri politikaları oluşturmak, savunmak, lobi yapmak, iyi uygulamaları geliştirmek, tüm ilgili paydaşlarla bir arada çalışmak. Bu anlamda kıymetli bir entelektüel bilgiyi, çok çok değerli olan “Nasıl yapılabilir?” metodolojisini, yine bence çok değerli “Nasıl ölçülür, nasıl düzenleyici aksiyon alınır?” bilgisini üretiyorlar.

WPP global bir iletişim holdingi. Siz de WPP Türkiye’de İnsan, Kültür ve Sürdürülebilirlik Liderisiniz. İletişim ve bağ kurmak, ikna etmek, süreçlere dahil etmek sizin işiniz. Toplumsal, çevresel ve ekonomik sürdürülebilirlik noktasında, şirketlerin fikrini değiştirdiğiniz birkaç örnek paylaşabilir misiniz? 

WPP’de sürdürülebilirliğin yanında insan ve kültürden de sorumluyum belirttiğiniz gibi. Bu da aslında çalışma yaşamının temel özneleri çalışanlar için insan onuruna yakışan iş ve iş ortamlarının tesisi olarak özetlenebilir. WPP Türkiye operasyonlarımızda ortalama çalışan sayımız 1500. GroupM ve bu çatının altında Mindshare, Mediacom,Wavemaker, mSıx&Partners, directComm, AMVG ajanslarımız var, VMLYR Group, AKQA Group, Hogart, Hill+Knowlton Strategies, Burson Cohn & Wolfe, Landor, CBA WPP Türkiye çatısı altında yer alan ajanslarımız. Bizler müşterilerimizin iletişim faaliyetlerinin çözüm ortağıyız, bu anlamda çok geniş bir yelpazede ve farklı disiplinlerde uzmanlıklar var içimizde. 

Sürdürülebilirlik çalışmalarımız kapsamında iki ana eksene odaklandık. Bu odaklandığımız alanlardaki politika ve eylemlerimizi her yıl sürdürülebilirlik raporumuzda yayınlıyoruz. Çeşitlilik ve kapsayıcılık ile NET ZERO olarak tanımlayabilirim. WPP küresel olarak da belli taahhütleri veren bir şirket, biz de bu taahhütlerin kendi operasyonlarımızda karşılanması için kendi eylem planlarımızı yapıyoruz ve uyguluyoruz. Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne ve Unstereotype Alliance’a üyeyiz. Her ikisinde de bizi ülke başkanımız Demet İkiler temsil ediyor. 

Örneklere gelince… Bildiğiniz gibi pandeminin ilk zamanları herkes için çok zordu, özellikle sivil toplum kuruluşları için faaliyetlerini finanse edebilecekleri gelir kaynakları daraldıkça. Biz o yıl hızlıca AMVG ajansımızın desteğiyle ‘Save&Share’ projesini hayata geçirdik. Bu proje, gelir kaybı olmayan kişilere, “Pandemiyle birlikte sosyalleşmemiz azaldı ve bu sosyalleşmede harcadığınız kaynaklardan tasarruf ettiyseniz, tasarrufunuzu hesaplamanıza yardım ediyor ve sizin seçeceğiniz bir STK’ya bağışlamanız için aracı oluyoruz” dediğimiz bir paylaşım platformuydu. 

Bir diğer projemiz, 2019 yılında tüm tek kullanımlık plastik satın alımlarımızı durdurmamızdı. Aynı yıl Türkiye’de kurulan İş Dünyası Plastik İnisiyatifi’ne üye olduk. Bu kararımız ise, daha çevre dostu satın alım kararlarını hayata geçirmek içindi. Şimdi eğer plastik ihtiva ediyorsa satın aldığımız malzeme, geri dönüşebilir veya kompost edilebilir özellikte olanlardan tercih ediliyor. Aynı şekilde 2019 yılından bu yana ofislerimizin karbon ayak izini hesaplıyoruz ve azaltım hedefi veriyoruz. Pandemiyle zaten azaldı, zira ofislerimizi kullanma oranımız düştü. Yeni bir proje daha geliştirdik, çalışanlarımızın kendi karbon ayak izini hesaplayabileceği bir yazılımla, onların bireysel bazda ayak izi azaltım hedefleri verebilmesi. Bu da ofislerimizde kurumsal kararlarımızla çevreye olan etkimizi azaltmanın yanında çalışanlarımızın bireysel kararlarında çevre için daha iyi karar almalarına yardımcı olmayı hedefliyor. Ayrıca bu yıl Unstereotype Alliance tarafından hazırlanan ‘Reklamlarda Çeşitlilik ve Kapsayıcılık İyi Uygulamalar’ kitapçığında Ogılvy ajansımızla çıkardığımız bir işle yer aldık. İletişimin değiştirici gücünü müşterilerimizin iletişimlerine taşıdık. 

Bu yolculuğun bir sonu yok, her gün, her yıl hedeflerimizi gerçekleştirmek, daha güçlü hedeflere imza atmak için yapageldiğimiz işlerimizi gözden geçiriyoruz ve bu işleri yukarıda işaret ettiğim yaşamın sürdürülebilirliği için daha da iyi kılmak için çalışıyoruz.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER