Cinsiyet Eşitliğinde Dünya İkiyüzlü

 

Ufuk Tarhan, Türkiye’de insanlar fütürizmi falcılık gibi algıladığı zamanlarda çalışmalarına başladı. Zamanla bu algıları değiştirmekle kalmadı, hayatın her alanı için fütürist bakış açısının ne kadar önemli olduğunu da gösterdi. 

Şimdi ‘geleceği tasarlamakla’ geçirdiği 25 yılı geride bırakırken, hiçbir şeye dair pişmanlığı yok. Savaşlara, pandemiye, küresel ısınmaya rağmen geleceğe yönelik umudu ise tam. Çünkü gençlerin, yeni nesillerin, ‘insanlığın, doğanın, çevrenin iyiliğine odaklanarak’ buna uygun duyarlı, akıllı, yapay zekâ destekli sistemleri kuracağına inanıyor. Ona göre, şu anda “Hümanist, Ekolojist, Dataist dinamiklerden beslenen Sürdürülebilir Kapitalizm’e göre çalışan Dijital Dünya Vatandaşlığı’nın esas olacağı çağa” geçiş yapmaya çalışıyoruz. Peki, bu çağda bizi neler mi bekliyor? İşte Ufuk Tarhan’la gerçekleştirdiğimiz dünden bugüne ve daha da önemlisi yarına uzanan sohbetimiz. 

35-36 yaşında Fütürizm’le ilgilenmeye başlayıp Türkiye’nin ilk fütüristi oldunuz, dünyanın ise en etkili 100 kadın fütüristi arasındasınız. 57 yaşındayken Bahçeşehir Üniversitesi’nde İnovasyon ve Girişimcilik alanında yüksek lisans yaptınız. Çoğu insanın ‘elindekini kabullenme’ evresini yaşadığı dönemde, sınırlarınızı zorladınız. Size bunu yapma, hayatınızı değiştirme cesareti veren neydi?

Hayatımı değiştirme cesareti veren, fütürist bakış açısıyla geleceğe dair artan farkındalığımdı. Bugün artık hayatlarımızın ayrılmaz parçası haline gelen ve her türlü teknolojik gelişmenin temelinde yatan bilişim teknolojilerinin, bilgisayarın, internetin, mobilin ve sosyal medyanın gelişimine, ilk çıkışından bu yana şahit oldum. Kariyer hayatım ve kişiliğim, bu teknolojiler için çalışırken gelişti. İlaveten Fütürizm diye bir şey olduğunu erken yaşlarda fark edip önemini kavradım. Bu iki alan benim kendimi, dünyayı, çevremi, işimi ve geleceği algılamamda dolayısıyla yaşamımda daima büyük fark yarattı. Hayatımı zamanın ruhuna uygun olarak bu iki belirleyiciye göre düzenlemeye çalıştım. Sürekli versiyon yükseltmem gerektiğinin bilinciyle yaşadım. O yüzden yaptıklarım bana cesaret gibi değil de zaten olması gerekenleri yapıyormuşum gibi geliyor. Cesaret aslında korkmamak değil de ‘korksan da ilerlemek’ ya, ben de sanırım geleceği daha net görebildiğim için korksam da yapmam gerekenleri yapmak üzere gayet kararlı ve azimli ilerliyorum.

O zamanlar Fütürizm pek duyulmamıştı, teknolojiyle ilgili öngörüler bile ütopik bulunuyordu. Böyle bir dönemde erkek ağırlıklı bir sektörde kadın olarak yol almak zor muydu? 

Aslında Fütürizm’de değil, tüm alanlarda erkek egemen bir ortam vardı, hâlâ da öyle. Fütürizm’deki zorluk sadece erkeklerin, kadınların değil, ‘herkes’ diyebileceğimiz kadar büyük bir çoğunluğun yani neredeyse hiç kimsenin bilmemesiydi. Bırakın bilmeyi, resmen kimsenin duymadığı bir alandı. Hem de gayet eğitimli, kelli felli, inanmayacaksınız ama bilim ve teknolojinin göbeğinde çok değerli işler yapmakta olan profillerde bile durum aynıydı. 

2000’lerde, 2003’te ilk kez dillendirmeye başladığımda, ne zaman “Fütürizm, fütürist, gelecek planlanabilir, gelecek tasarımı vb.” desem, “Turizm mi, falcılık gibi bir şey mi? Ne dedin sen? Turist mi? Küreye mi bakıyorsun? Söylediklerin çıkıyor mu, tutuyor mu?” gibi tepkiler alıyordum. 

Güzelce anlattığımda ise yine aynı kişilerden, bu sefer gayet olumlu ve şu tip geri bildirimler geliyordu: “Çok mantıklı aslında”, “Sahiden ya! Hiç öyle düşünmemiştim”, “Bayağı kafamı karıştırdın ama düşüneceğim, ilginç!”, “Aa! Ben de her zaman öyle düşünüyorum ancak bu düşünce şeklimin Fütürist bakış açısı olduğunu bilmiyordum. Bundan sonra daha fazla eğileceğim. Lütfen gelip bizim yönetim kuruluna da anlatır mısın? Bizim ekiple bir çalışma yapar mısın?..” Kuşkusuz şu tip yanıtlar da alıyordum: “Güzel söylüyorsun da bak Jetgiller’deki şeyler bile hâlâ olmadı. İnanmıyorum valla ben bunlara. Fantezi geliyor. Hele bizim ülkemizde hiç oluru gideri yok. Boş işler bunlar boş, bence sen de bırak!”

Kısacası, cinsiyetten bağımsız bir şekilde, yepyeni bir konuyu yaymaya çalışmak çok ama çok zordu. En büyük zorluk ‘bütçe’ koparabilmekti. Şimdi daha fazla biliniyor, o yüzden daha rahatım artık. 

Sizin de dediğiniz gibi, ne yazık ki hâlâ kadınlar teknoloji alanında yeteri kadar söz sahibi olamıyor. Siz, dijital dünyada kadınların yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadınların bilim ve teknolojideki varlıkları ve etkinlikleri parlak değil, aksine kötü ve çok yavaş ilerliyor. Sadece Türkiye’de değil dünyada da teknoloji sektöründe kadın oranı çok düşük. Çünkü hemen hemen tüm ülkelerde kadınlara bilim ve teknolojiyle ilgili meslekler, bunca farkındalık çalışması yapılmasına rağmen hâlâ pek yakıştırılmıyor. Bu da tabii ki eğitim, bölüm ve alan tercihlerine ve iş gücüne yansıyor. Bir şekilde bu alanlarda eğitim alan ya da çalışan kadınlar olsa da sonuç maalesef yine de tatminkâr değil. Tabloyu değiştirmiyor. Ne yazık ki bu alanlarda çalışan kadınların işi bırakma oranı, erkeklerin iki katı oluyor. 

Aslında yapılan araştırmalara göre, küçük kız çocukları, STEM (Fen, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) alanında erkek çocuklarla eşit ya da onlardan daha yüksek performans sergiliyor. Yetenek açısından kadın erkek arasında herhangi bir eşitsizlik gözlemlenmiyor. Fakat maalesef kadınlar kendilerine biçilen sosyal rollerden ve toplumsal paradigmalardan dolayı erkek egemen eğitim ve kariyer hayatında daima zorluklar yaşıyor. Deyim yerinde ise küçüklüklerinden itibaren kadınlar adeta iş hayatında olmasın diye caydırılıyor. Bırakın özendirilmeyi, bu alanlara girmesinler diye önlerine resmen ailelerden başlamak üzere çeşit çeşit bariyerler diziliyor.

Özetle durum belli. Yıl olmuş 2022; kadınlar özellikle bilim ve teknolojide, her kademede ve alanda erkeklerden hâlâ çok geride. İyileştirilmesi için yapılması gerekenler gayet net şekilde saptanmış durumda. Her yıl binlerce araştırma yapılıp yol haritaları yayınlanıyor. Tüm ülkelerde ve devasa şirketlerde, kurumlarda ‘cinsiyet eşitliği, kapsayıcılık’ en üst hedeflerden biri olarak resmen yazılı, çizili vaziyette. Ama sonuç berbat! Neden? Çünkü aynen küresel ısınma konusunda olduğu gibi, cinsiyet eşitliğinde de dünya büyük bir ikiyüzlülük içinde. ‘Mış gibi’ yaparak samimiyetsiz, duyarsız bir sorumsuzlukla insanlık ve gezegen için hayati seviyede kritik olan bu konuda, sahada top gezdirip duruyor. O yüzden sizin ekibinizdeki gibi bu konuya kendini adamış erkekleri ve kadınları gönülden kutluyor, teşekkür ediyorum. 

Bilgisayar ve internet hayatımıza girdiğinden beri hayat çok hızlı değişiyor. Eskiden yarım asırda yaşanan yenilikleri bir yılda yaşar olduk. Böylesi hızla akan bir dünyada, geleceği planlamak gerçekten mümkün mü? Ya da geleceği planlamak eskiye göre daha mı zorlaşıyor?

Tabii mümkün. Hatta eskisinden çok daha kolay plan yapabilir durumdayız. Çünkü planlama için bilgi ön koşuldur ve artık bilgi hem de fazlasıyla, her yerdedir. Yalnız, hızlanan dinamikler nedeniyle artık çok daha kısa vadeler için daha esnek, son derece çevik, revize edilebilir, dayanıklılık kapasitesi yüksek ve zamanın ruhuna uygun akışkanlıkta planlar yapmamız gerekiyor.

Bir de şuna dikkat çekmek isterim; plan tek başına bir işe yaramaz ve yapılamaz. Plan olması için vizyon sahibi, vizyoner olmak gerekir. Plan; vizyon ve misyondan sonra gelir, strateji, aksiyon ve revizyonlarla bir sonuca götürür. O yüzden planlamaya da bu şekilde bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmak gerekir. Şu anda kim diyebilir ki, “Gelecekte nelerin olacağını hiç bilemiyorum. O yüzden eğitimimi, kariyerimi, işimi planlayamıyorum?” Gelecekte ne olacağını, olabileceğini artık hepimiz  bayağı net görebiliyoruz. Sıkıntı o bilgileri kullanma beceri ve niyetimizde. Planlamada değil. 

Pandemi hepimiz için sürpriz oldu. İş hayatımızdan özel yaşamlarımıza, teknolojiden eğitime, sosyalleşmemize kadar her şeyimizi etkiledi, dönüştürdü. Bundan sonraki hayatın virüsler çağı olacağı da söyleniyor. Siz bu hayatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğrudur. Virüsler, genetik müdahaleler, gıda-tedarik sorunları, elektrik-internet kesintileri, kaynak savaşları vb. ile epey dalgalı, can-mal-yer-yurt korkusu çekerek, göçlerle yaşayacağımız türbülans içinde geçecek 10-15 yıllık bir evrim sürecine girdik. Dünya düzeni baştan aşağı dönüşüyor. Şu anda Hümanist, Ekolojist, Dataist dinamiklerden beslenen Sürdürülebilir Kapitalizm’e göre çalışan Dijital Dünya Vatandaşlığı’nın esas olacağı çağa geçiş yapmaya çalışıyoruz. Finansal alt ve üst yapılar olmak üzere tüm yaşamsal formlarımızı, paylaşım sistemlerimizi silbaştan dizayn etmemiz, ulusdevlet egemenliğini ve buna dayanan sömürgen, eşitsiz, adil olmayan sistemi alaşağı etmemiz gerekiyor. Hedef, sonsuz enerji kaynağı bulmak. Temiz enerji kullanmak. Tüm bunlar da haliyle birtakım sıkıntılarla olacak. Umarım çok hırpalanmayız.

Pandemi size, gelecek ve teknoloji anlamında neler gösterdi, neler söylüyor? 

İnsanlık daha önceki çağ geçişlerinde olduğu gibi değil. Bilim, teknoloji, iletişim alanındaki gelişmeler sayesinde artık insanoğlu daha akıllı ve daha yetenekli. Farkındalığı çok arttı ve artık geleceği çok daha belirgin detaylarla resmedebiliyor. Geleceğin nasıl olması gerektiğine dair oldukça net çıkarımlar ve listeler oluşturabiliyor. Pandemiden sonra daha da hızlanarak devrimsel bir dönüşüm sürecine girdik. 2050-60’lara kadar yol haritamız belli.

Şu alanlarda tam anlamıyla bir buluş patlaması yaşayacağız: Enerji, genetik, nano, uzay, Web 3.0 ve internet, kuantum bilgisayarlar, topraksız/dikey tarım, laboratuvar etleri ve gıdaları, yapay zekâ ve robotlar, otonom araçlar/cihazlar, 3D baskı teknolojileri, Web 3.0-metaverse, AR/VR/XR/hologram teknolojileri, teleportasyon, dijital ikizler, dijital ölümsüzlük, blockchain, kripto paralar, erkeziyetsiz sistemler. 

Bundan sonraki yıllarda bu alanlardaki buluşları rasyonel, kullanılabilir hale getirip yaygınlaştırmaya odaklanacağız. 

Sizce iş dünyasının bu sene öncelikleri neler olmalı?

En önemli üçünü sıralamam gerekirse, birinci olarak özellikle 17 Maddelik Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ve Yeşil Mutabakat’a, Paris Anlaşması’na uyum sağlamak, karbon ayak izini ölçmek/azaltmak; ikincisi blockchain, kripto para ve merkeziyetsiz finansa geçiş sürecine hazırlık yapmak; son olarak da yüzde 100 dijitalleşmek, yapay zekâ ve robotları maksimumda işine dahil etmek diye özetleyebilirim. 

Sizin de söylediğiniz gibi, son zamanların en çok konuşulan teknoloji konularından biri metaverse. Peki, bu kavram iş dünyasını nasıl etkileyecek? Bu anlamda, firmalar geleceği yakalamak için neler yapmalı?

Tabii ki bu alanlar iş dünyasının öncelikli konuları arasında, hatta en üstlerde olmalı.

Ancak hızlı, ucuz, yüksek kapasitede internet+elektrik sorunu çözülmeden, daha da önemlisi blockchain ve kripto para altyapısı, düzenlemeleri, kanunları, kuralları vb. oluşmadan gerçek anlamda iş ve sürdürülebilirlik sonuçları yaratması beklenmemeli. 

Bunlar oluncaya kadar öğrenme, geliştirme çalışmaları yapılmalı. Daha çok pazarlama, iletişim, eğitim ve sağlık gibi konularda uygulamalar geliştirilmeli. Bir anlamda 3 boyutlu tam dijitalleşmeye geçmek için köprüler inşa edilmeli. Yeni web Metaverse ve Web 3.0 olacak. Nasıl hiçbir iş web’in dışında kalamadı ise bunların da dışında kalamayacak. Umarım stratejistler, yatırım kararlarını verenler hızlıca farkına varır, kaynak dağılımını buna göre yaparlar. 

Bir yanda hızla gelişen teknoloji, yakalanması gereken yenilikler, gelişen hayatlar olsa da öte yanda küresel ısınma, pandemi gibi hastalıkların yaşamı durdurması gibi olumsuzluklar söz konusu. Dünyaya hükmettiğimizi sansak da aslında karşısında çok aciziz. Sizce insanlığı bekleyen en büyük tehlike nedir?

Evet, insanoğlu sonsuz enerji kaynağını keşfedip tam olarak yaradılış amacını buluncaya kadar doğa karşısında aciz bir tür olarak kalmaya, daha doğrusu sonunda yok olmaya mahkûm görünüyor. Bana göre yakın gelecekte insanlığı bekleyen en büyük tehlike yapay zekânın bugünküne benzer güç, savaş, hükmetmek, sömürmek odaklı kötü insanlar tarafından şekillendirilmesi olacaktır. O yüzden insanlığın yeni bir uygarlık/medeniyet tarifi oluşturmasını çok önemsiyor ve önceliklendiriyorum. Gençlerin bunu başarabileceğine inanıyorum. Yeni nesiller, “insanlığın, doğanın, çevrenin iyiliğine odaklanarak” buna uygun duyarlı, akıllı, yapay zekâ destekli sistemleri kuracaklardır diye düşünüyorum. Aksini ise düşünmek dahi istemiyorum. 

Şubatta kaleme aldığınız bir yazınızda, “Güç savaşları hızlanacak!” başlığı altında şöyle demiştiniz: “Tabii ki küresel ısınma, doğal afetler, biyolojik silahlar, Amerika-Çin-Rusya-Avrupa arasındaki güç savaşları, yeni oyun kurguları, yeni göç dalgaları gibi konular dünyanın ekonomik, politik, sosyolojik ateşini hiç düşürmeyecek.” Tam da Rusya ve Ukrayna arasında savaşın yaşandığı şu dönemde gidişatı nasıl görüyorsunuz? 

Olması gerektiği gibi. Bütün göstergeler dünya finans, hukuk, eğitim, üretme-tüketme, her alandaki yaşama sistemlerinin tepeden tırnağa, her boyutta, baştan aşağı değişmesi gerektiğine ve dönüşümün başladığına işaret ediyor. Bu derece büyük, köklü dönüşümler her alanda karmaşa, eski ile yeni sistemler arasında savaşlar yaşanmadan mümkün olamıyor.

Şu anda savaşların yapılış tarzı, araçları, yöntemleri değişse de dünyada aslında büyük bir ‘eski-yeni’ mücadelesi, topyekûn bir savaş var. Bizler sanki sadece 1-2 ülke arasında gibi algılıyoruz. Aslında öyle değil. COVID-19 başlar başlamaz verdiğim bir analiz röportajında şu cümleyi kurmuştum: “G20 fotoğraflarındaki çoğu petrol, silah, uyuşturucu, ilaç sömürgenliği ile beslenen, kendilerinden illallah denmiş lider bozuntuları tabutlarına Corona marka çivi çakıyor gibiler.” Bunun hâlâ ve hep arkasındayım. Birkaç yıla kalmaz naftalin kokulu tüm liderler çeker giderler. Gitmek zorundalar. Çünkü gençlik, yeni nesil onları istemiyor. Onlardan bir önceki nesil de lider bozuntularından ve kurdukları düzenlerden, yalanlarından, ahlaksızlıklarından fena halde bıktı. 

“Dünyamız 2022’de henüz nekahet devresinin başında, zaman zaman hâlâ ateşlenen, başı dönen ve dikkatle ilerlemesi gereken iyileşme çabasındaki hastalara benzeyecek. Ağır bir hastalığın artçı etkilerinden sıyrılmaya çalışacak” diyorsunuz. Dünya, bu “ağır hastalıktan” kurtulmak için ne yapmalı?

Aklını başına, yüreğini eline almalı. Farkındalığını yükseltmeli. Saygılı, iyi ve çalışkan olmalı. Özüne dönmeli. Çok ciddiyim… Böylesine temel bir paradigma sıçraması yapamazsak, hiçbir şeyi düzeltmemiz mümkün değil. Hümanist, Ekolojist, Dataist olmayı başarmamız gerekiyor. 

Gelelim, son çıkan kitabınıza. Eskiden “Bugünün işini yarına bırakma” denirdi, siz bu lafı bir adım daha ileriye taşıyarak, “Yarının İşini Yarına Bırakma” diyorsunuz, çünkü?..

Yarınların neye benzeyeceğini artık neredeyse çok temiz bir tablo gibi görebiliyoruz. 2050-2060’lara kadar neler olabileceğini, neler yapabileceğimizi ve neler yapmamız gerektiğini bir çırpıda sayıp döküyor, anlatabiliyoruz. Fakat hâlâ daha ötesine dair kafamız karışık. Flu alanlar pek çok. Ben o bölüme, 2100’e kadar olan geleceğe dair kafa açmayı hedefledim. Hepimizi 2100’e kadar kotarmamız gereken ‘Tip-1 Uygarlık Seviyesi’ni  düşünmeye itecek bir tartışma, bir vizyon başlatmak istedim. 

Kitabınızda 2050’lerden sonra, 2100’lere çocuklarımızı, gençlerimizi nasıl hazırlayabileceğimizi, özellikle de her şeyi belirleyecek olan eğitim devrimini nasıl gerçekleştireceğimizi anlatıyorsunuz. Tabii ki derin bir konu bu ancak okurlarımız için kitabınıza dair biraz ipucu istesek? Yarın’larda bizi neler bekliyor? 

Hepimizi, her alanda ‘merkeziyetsizlik’ ve ‘oksimoron, eklektik, stoik, alturist’ yaklaşımlarla şekillenen, insan ve insansıların bir arada yaşadığı yepyeni bir tür insanlık ve dünya düzeni bekliyor. Eğer iyi, duyarlı insanlar olursak çok daha özgür ve eşit olacağız. Ancak bir taraftan da eskisinden de sıkı gözetlenecek, tüm datası blockchain üzerinde takip edilebilen dijital dünya vatandaşları olarak sosyal puan uygulamalarıyla değerlendirileceğiz. Eğer insana, doğaya, çevreye zarar veriyorsak, etik dışı davranışlar sergiliyorsak, her şeyimiz kontrol edilip kısıtlanacak. Herkes hak ettiği, çalıştığı, istediği kadarına erişecek. Teoride şimdi de böyle gibi ama uygulamada hiç öyle değil. Çoğunlukla ciddi bir ahlaki çöküntü, adalet sistemine güvensizlik hâkim. İşini bilen, yolunu bulan avantajlı olur gibi haklı bir ön kabul yaygın çünkü tüm sistemi insanların sübjektif yargıları ve zafiyetleri şekillendiriyor. Yeni medeniyet kurgusunda hak-hukuk puanlarla şekillenecek. 

‘Yarının kadını’ denildiğinde aklınıza gelen nedir? Nasıl bir kadın profili bekliyor bizi gelecekte?

Yaşamın tüm boyutlarında, özellikle bilim, teknoloji, sanat, iş dünyası, siyaset ve eğitimde erkeklerle eşit, cinsiyetiyle değil ‘insani’ özellikleriyle var olan bireyler geliyor. Bunun başarılacağına inanıyorum. 

Peki ya kadın-erkek eşitliği adına neler olacak sizce?

Bugün yakındığımız hiçbir şey gelecekte olmayacak. Kadınlar şiddet görmeyecek. Kariyer hayatlarında cam tavanları kırarak yükselmek zorunda kalmayacaklar. Eğitim için anlayışlı, medeni ailelerde ya da bölgelerde doğmaları gerekmeyecek. Bebekliklerinden itibaren erkeklerle eşit haklara sahip olacaklar. Aslında bunlar dezavantajlı tüm gruplar için geçerli olacak. Bunları gerçekleştirmeliyiz, aksi takdirde insanoğlunun sürdürülebilir ve daha iyi bir gelecek inşa etmesi imkânsız. Bir grubun diğer grupları ezerek barışçıl, medeni düzenekler kurması olası değil. 

Geleceği tasarlamakla geçirdiğiniz 25 yılı geride bıraktınız. Dönüp bakınca neler görüyorsunuz? Ne kadar hedeflerinizi tutturmuş, geleceğinizi öngörebilmişsiniz?

Oldukça yüksek, hatta hem kendi adıma hem de genel insanlık adına; hayallerimin de ötesine geçmişim, geçmişiz. Yolculuk devam ederken yeni bölümler eklemişim, eklenmiş. Çok da iyi olmuş. Kendime bayağı iyi bir gelecek vizyonu çizmişim. Geldiğim noktadan ve devam etmekte olduğum gelecek yolculuğundan da çok memnunum.

Bir kitabınıza da verdiğiniz ‘Gelecekteki Sen’ isminden yola çıkarak tersten bir soru sormak isterim; bugünkü Ufuk Tarhan, geçmişteki Ufuk’a gidebilse, ne derdi? 

“Tercihen malzeme ya da genetik mühendisliği oku ve Ar-Ge yap Ufuk” derdim. Çok netim bu konuda. Başka söyleyeceğim bir şey ya da bir telkinim olmazdı genç Ufuk’a. O yine kendi kafasının dikine giderdi çünkü. 

Hep olumlu konuşmalarınızla, enerjinizle biliyoruz sizi. Ancak hayat hiçbirimiz için sürekli öyle akmıyor. Ufuk Tarhan, engellerle karşılaştığında, yorulduğunda, düştüğünde nasıl kalkar, neler onu geri döndürür? 

Sebep-sonuç ilişkisi kurma, analiz yeteneğim yüksek. Ve bunu ileri-geri, sağa-sola, yukarı-aşağı çok boyutlu manevralarla yapabiliyorum. Hiç söylenme, mızırdanma, suçlama huyum yoktur. Konuları daima, “Bu niye böyle oldu ve aşmak için ne yapabilirim?” diye sorgular, sorunun üzerinden kalıcı çarelerle atlamak üzere yapıcı yaklaşırım. Fazla mülkiyet duygum gelişmemiştir ve en önemlisi de duygularımı kontrol edebilirim. Oldukça soğukkanlıyımdır. Adaptasyon gücüm yüksek ve hızlıdır. Pek paniğe kapılmam. “Her şeyin bir çaresi vardır. Buralara gelinceye kadar ohoo! Neler aştım, bunu da aşarım” diye düşünürüm. Kendimi salıp koyvermem. 

Son olarak, yeni kitaplar çıkarırken “T-İnsan” kitabınız da hiç eskimiyor. Yakın zamanda 40’ıncı baskıyı da yaptınız. Sizce bunun sırrı ne? 

Çünkü evrensel bir model. Her çağda, her dönemde uygulanması gereken evrensel değerleri, yetkinlikleri ve sorunlara yanıtları içeriyor. Bir de ben sürekli güncelliyorum. 41’inci baskıda da güncelleme olacak. Onu zamansız bir kitap olarak yazdım ama daha da önemlisi T-İnsan bir kitap olmanın ötesinde, her dönemde olması gereken ‘kişisel versiyon yükseltme, dönüşüm modeli’. Mesela, ‘inovatif olmak’ nasıl eskiyemezse, ‘T-İnsan olmak’ da her çağda uygulanabilecek ve eskiyemeyecek temel bir dönüşüm modeli. 

“Bir şeyin her şeyini, her şeyin de bir şeyini bilebilmek ve katkı verebilmek” olarak özetlediğiniz T-İnsan’ların Türkiye’de çoğalması için neler yapılması gerekiyor? 

Okullarda ve şirketlerde inovasyon dersi gibi anlatılmalı, öğretilmeli, yayılmalı. Son derece önemli hayati bir konu olduğunu düşünüyorum. İnşallah ben hayattayken anlar insanlık bunu. Sadece Türkler değil tüm dünya… T-İnsan dediğimizde, aslında bu derecede önemli bir konudan bahsediyoruz.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER