Cinsiyet Eşitliği Mücadelesinin Korkusuz Kadını

Gülser Corat, kurduğu Kanada merkezli küresel kalkınma danışmanlığı şirketiyle 30’dan fazla ülkede kalkınma projelerine liderlik etti. Afrika’dan Asya’ya imkânsızlık içindeki onlarca kadının hayatına dokundu. Kendi anlatımıyla, her sabah kocaman kayayı tepeye çıkarıp her akşam yeniden aşağıya yuvarlanmasını izleyen Sisifos gibi bir işti kalkınma danışmanlığı. Ancak o hiç yılmadı. Hatta o kayayı daha güçlü itebilmek umuduyla, sonraki 16 yılını UNESCO’nun Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Direktörü olarak geçirdi. Bunu başardı da; onun sayesinde cinsiyet eşitliği UNESCO’nun (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) iki küresel önceliğinden biri olarak kabul edildi. Kurum içinde eğitimler başlattı. Yüzde 9 olan üst düzey yönetici kadın oranı 2017’de yüzde 51’e ulaştı. Peki, ona bunca yıldır tanık olduğu yoksunluklara, haksızlıklara, imkânsızlıklara rağmen devam etme gücü veren ne mi? Corat’ın yanıtı net: “Çünkü, iki arada çabalarınızı kullanıp hayatını değiştirmiş kadınlarla karşılaştığınızda, onların gözlerindeki sevinç ve şükran her şeyi unutturuyor.” 

Biz de Corat ile iş dünyasında kadın olmaktan UNESCO’daki çalışmalarına, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden yapay zekâ ve cinsiyet ayrımcılığına derin bir sohbet ettik. 

Gülser Hanım, hem daha iyi tanımak hem de genç okurlarımıza yol gösterici olması açısından sizi biraz eskiye götüreceğim. Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Belçika College d’Europe’ta üç yıllık eğitim ve araştırma görevlisi süreciniz oldu. Sonra Ottawa’da Carleton Üniversitesi’nde hem doktoranızı yapıp hem de Ekonomik Gelişme ve Kalkınma konulu seminer dersi vermeye başladınız. Bu vasıtayla International Research Development Centre (IDRC) ve Canadian International Development Agency (CIDA) isminizi duyarak, size danışmanlık teklifinde bulundu. Böylece iş dünyasındaki 20 yıllık çalışma hayatınız başladı. Hayatının daha başındaki bir genç olarak böylesi büyük bir işe girişirken kaygılarınız oldu mu? Nasıl başa çıktınız? 

Özellikle IDRC için ilk Afrika deneyimim olan Ruanda’ya gitmem gerektiğinde biraz tedirgin ve kaygılıydım. Bilinmeyene doğru bir adım; acaba benden beklenilenleri gerçekleştirebilecek, başarılı olabilecek miydim? İsmimi telaffuz etmekte zorlanan ve geçmişim hakkında pek az şey bilen insanlar, bana bir imkân vermişlerdi. Ben kaygıdan hiç yakınmam, yüksek performansın olmazsa olmazıdır benim gözümde. Korku insanı paralize eder, frenler; kaygı dikkatinizi toplar, odaklamanıza yardım eder, hata yapmanızı engeller ve sizi başarıya iter. 

O deneyimden sonra da kaygı hiç beni bırakmadı. Kamboçya’da Kızıl Kmerler beni ve ekibimi kaçırmakla tehdit ettiği, Endonezya’da Suharto devrilirken yanan binaların arasından sabaha karşı bir diğer kadın meslektaşımla havaalanına kaçmayı başardığımız, Bengladeş’te yolumuzu kesen yüzlerce kızgın protestocuyla bana geçiş izni vermeleri için iki saat müzakere ettiğim zamanlarda da kaygı hep benimleydi. Ama korkuya hiç izin vermedim. 

Kurduğunuz Kanada merkezli küresel kalkınma danışmanlığı şirketiyle 30’dan fazla ülkede kalkınma projelerine liderlik ettiniz. Bu sürecin size öğrettiği en önemli şey ne oldu?

Yakın zamanda buna benzer bir soru sordular. Sisifos efsanesini hatırlattım onlara. Her sabah kocaman kayasını tepeye çıkarıp her akşam yeniden eteklere doğru yuvarlandığını görmek gibi bir şey kalkınma danışmanlığı. Ömrünüzden aylar, bazen yıllar veriyorsunuz insanların yaşamını birazcık daha iyiye götürmek için. İki yıl sonra bakıyorsunuz, yaptıklarınızın çoğu terk edilmiş, yerel politikacılar fonları başka projelere veya ceplerine yönlendirmiş, halk yine fakir ve perişan. Ama bırakıp gitmek yerine her projeden bir ders çıkarıp, bir dahaki sefere biraz daha sürdürülebilir olması için neler yapabilirim diye baktım hep. Çünkü yaptıklarım tamamen yok olmamış, insanların yaşamında olumlu bir iz bırakmıştı. Hiçbir şey olmasa, “Bu da mümkünmüş” düşüncesi oluşmuştu kafalarında. Amerikalıların, “Yapmaya değer her şey, iyi yapmaya değer” diye bir deyimleri vardır. Ben buna “sonucu ne olursa olsun” cümlesini ekledim meslek hayatımda.

Yurtdışında da olsa iş hayatında bir kadın olmanın zorluklarını yaşamışsınızdır.

Kadın olmak her yerde ve her zaman zor. En başta gelen, otomatik azımsanmak. Yani sizin söylediğinizin, sadece kadın olduğunuz için kuşkuyla karşılanması ama aynı noktayı bir erkek meslektaşınız dile getirdiği zaman bunun coşkuyla alkışlanması. Bütün kadınlar yaşamıştır bunu. Özellikle kadın perspektifinden söz ederseniz, söylediklerinizi göz ardı etmek için gösterdikleri çabanın yarısını bunları uygulamaya harcasalar dünyanın çehresi değişirdi. Bangladeş’te, yağmur mevsiminde taşan nehirlerden kaynaklanan selleri engellemek için Batılı ve tabii erkek mühendisler bir set inşa etme projesi yapmışlar. Ben ilk iş köylü kadınlarla konuştum. “Biz set veya duvar istemiyoruz çünkü selle beraber tarlalarımıza alüvyon ve sığ suda yakalanması kolay balıklar da geliyor, sadece evlerimizin fazla hasar görmemesini sağlayacak bir çözüm istiyoruz” dediler. Tarım onların sorumluluğu, ne dediklerini biliyorlar. Mühendisler dudak büküp “Bizden iyi mi bilecek bu cahil kadınlar?” havasına girdi. Sonunda proje fonunu veren Dünya Bankası’nı devreye sokarak gerekli düzeltmeleri yaptırabildim.

2004-2020 yılları arasında UNESCO Cinsiyet Eşitliği Direktörü olarak görev yaptınız. Başlama hikâyenizi sizden dinleyebilir miyiz?

Sisifos efsanesine değindim ya, 20 yıl Afrika, Asya ve Latin Amerika’da insanların ve özellikle kadınların hayatını bir nebze düzeltmek için uğraştıktan sonra, aynı çabayı daha farklı ve küresel bir platform üzerinden göstersem belki kayalar daha yavaş aşağıya iner düşüncesi oluştu. O sırada UNESCO’nun benim vasıflarımda birisini aradığını duydum. Sonradan, BM’de kariyer ortasında işe girmenin imkânsıza yakın olduğunu öğrendim. Ama ister cahil cesareti deyin ister Nasreddin Hoca’nın göl kenarındaki iyimser mayacısı, başvurdum ve iki bin kişi arasından beni seçtiler.

İlk aylar, hatta yıllar çok zor geçti. Müdürüm, Türklerden pek hoşlanmayan bir Alman’dı ve zamanının çoğunu yaptığım işlere engel olmakla geçiriyordu. Biraz ‘gastarbeiter’ (misafir işçi) sendromuydu sanırım. Kuruluş kültürünü ve siyasal güç dengelerini öğrenene kadar epey zorlandım. Ondan sonra değişik ülkelerin temsilcilikleri ve elçileriyle ittifaklar oluşturup kendime bloke edilmesi zor bir koridor açtım. Zaten Cinsiyet Eşitliği’nin UNESCO’nun iki küresel önceliğinden birisi olarak kabul edilmesi, benim üye ülkelerin elçilerini ikna etmemle gerçekleşti. Üç yıllık uğraşım 2007’de başarıyla sonuçlandı ve UNESCO Genel Konferansı toplumsal cinsiyet eşitliğini iki küresel önceliğinden biri olarak onayladı. 

Bir röportajınızda, “Bu göreve başvurmaktaki amacım cinsiyet eşitliğini, BM kurumları üzerinden evrensel bir öncelik haline getirmek ve bu kuruluşların tüm etkinliklerini tasarlarken ve uygularken cinsiyet eşitliğini her aşamada göz önüne almalarını sağlamaktı” diyordunuz. Sizce bunu ne kadar başarabildiniz? 16 yılda ne kadar yol alındı? 

İçindeyken, biraz yapmak istediklerimin belli kısmını gerçekleştirebildiğim, biraz da kadınlar başarılarını refleks olarak azımsadıkları için tahıl temelli bir ölçekle cevap verirdim. Ama sonradan bakınca ve özellikle başkaları bana iki nokta arasındaki mesafeyi gösterince çok önemli bir yol kat ettiğimizi biliyorum şimdi. UNESCO’ya girdiğimde üst düzey yöneticilerinin sadece yüzde 9’u kadındı, 2017’de bu oran yüzde 51’e ulaştı. Bu tamamen benim inatçı ısrarcılığımın sonucu. UNESCO’dan başka hiçbir BM kuruluşu bunu başaramadı. 

BM’de Cinsiyet Eşitliği’ni küresel öncelik olarak kabul etmiş başka bir kurum yok. Bunun kalıcı olması için, özel bir cinsiyet eşitliği eğitim programı oluşturdum ve tüm UNESCO çalışanlarının tamamlamasını sağladım. Çoğu kursu kendim yönettim ve dünyanın 54 ülkesindeki UNESCO ofislerine bu kursu ben götürdüm. Pek çok BM kuruluşu bu programı örnek aldı ve uyguladı. Ayrıca FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) ve UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) üst düzey yöneticilerine, bu konuda seminerler verdim. Ben başladığımda kadın ve kızların eğitim önceliği okuryazarlık ve ilkokul öğrenimiydi. Ben bunu lise ve üniversiteye taşıdım ve ek olarak STEM (Fen, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) eğitiminde kızlara öncelik verilmesi için öğretmenleri eğitecek programlar geliştirdim.  Kadınların dijital becerilerden yoksun bırakılmalarının ekonomik ve toplumsal sonuçlarını aradım. Yapay zekânın cinsiyet eşitliği önyargılarını ilk benim bölümüm dile getirdi. 

UNESCO içindeki cinsiyet eşitliğini sağlamaya çalışırken sizi en çok ne zorladı?

Ayak direyen meslektaşlar. Amerikalı araştırmacı Clay Shirky’e atfedilen güzel bir söz var: “Ayrıcalıklı olmaya alıştıysanız eşitlik size baskı gibi gelir.” Bizim çabalarımızı, kadınları eşit bir konuma getirmek gibi değil, erkekleri aşağı çekmek olarak algılayan o kadar çok kişi var ki. Cinsiyet eşitliği kurslarında oflayıp puflayan UNESCO personelini görmeniz lazımdı. Yönetim, benim talebimle katılımı zorunlu kılmasa çoğunun orada olmayacağından emindim.

16 yıl çok uzun bir süre. Bu kadar uzun süre direktör olarak devam etmeyi nasıl başardınız?

Meslek hayatında kadın olmayı ben biraz Amerika’da azınlık politikacısı olmaya benzetiyorum. Bir Turmp’a bakın, yaptığı ve söylediği sakıncalı hiçbir şey sorun olmadı. Bir de Obama’ya bakın, her hareketi büyüteç altındaydı. Profesyonel hayatta kadın olmak bunun gibi. Çetin Altan’ın ilk romanının ismini hatırlayın, Büyük Gözaltı. Her kararımı, etkinliğimi ve uygulamamı çok dikkatle hazırladım, hata yapmamaya çok dikkat ettim, işe ilk ben gittim, en son ben çıktım. Çifte standartları bildiğim için erkek meslektaşlarımdan çok daha etkin ve bilgili olmaya çalıştım.

İkincisi, UNESCO’da yaptıklarım, BM sisteminde çok ses getirdi. UNESCO’dan ayrıldığımda bu konuda tüm BM’de duayen sayılıyordum ve UN Women bile benim bölümümle işbirliği yapmak istiyordu. Bu UNESCO’ya önemli bir prestij getirdi. Yani olumsuz hanesini sıfırlayıp, olumlu hanesini yukarıda tutarsanız uzun bir meslek hayatı olabiliyor. Ama bu sadece kadınlara uygulanan bir standart. Benim durumumda bir de Türklük var tabii ilave çaba gerektiren.

Yaptığınız en iyi şey ne oldu, içinize en çok sinen çalışmanız neydi?

Genellikle geçmişten çok geleceğe bakan bir yapım olduğu için en son çalışmalarım en çok içime sinenler olur. Yeni teknolojiler, yapay zekâ ve cinsiyet eşitliği önyargısı UNESCO’daki son projemdi ve sonraki kariyerim için de bir başlangıç noktası oldu. Bu, benim için çok özel bir projeydi. Dünyada ve hatta bir ölçüde Türkiye’de bile yankı yaptı, önemli bir tartışma başlattı. Microsoft, Google, Facebook gibi şirketler ismimi duydu bu çalışmayla ve önyargı konusunda yetersiz kaldıklarını anladılar.

Yapay zekâ ve cinsiyet eşitsizliği göz ardı edilen bir konu, bunun üzerine düşünmeye sizi ne itti?

Önemli buluşların arkasında bazen ilginç tesadüfler oluyor. Bizim projemiz, kadınların dijital becerilerinin gerilemesindeki nedenleri araştırmak ve bununla ilgili öneriler getirmekti. Dijital asistanların cevaplarını incelerken tuhaflıklara rastladık. Hangi sorular bu cevaplara yol açmış diye bakınca, genç erkeklerin cinsel taciz boyutundaki sorularını ve kadın sesli asistanların uysal cevaplarını gördük. Biraz daha derinleştirince, bu dijital ilişkinin erkeklerde genel bir kadın uysallığı beklentisi uyandırdığını saptadık. Bu bir tasarım seçimi ve bunu yapanlar da genç programcı erkekler.

Bulgularımızdan biri, sürekli Siri’yi azarlayan ve taciz eden genç erkeklerin, Siri’nin verdiği “Yapabilsem yüzüm kızarırdı” şeklindeki uysal cevapları eşleri, kız arkadaşları ve çevrelerindeki diğer kadınlardan da beklemeleri oldu. Bu tip cevaplar vermeyen kadınlara olumsuz hisler beslemeye başladıklarını gördük. Ufak çocukların bile anneleriyle Siri ile konuşmalarına benzer bir iletişim tonu tutturdukları gözlemlenmiş. Bu tabii çok önemli bir sorun.

Bir başka tesadüf bulgu da, kadın STEM mezunlarının Batı ülkelerinde azalmasına karşılık Körfez’deki Müslüman ülkelerle, bazı az gelirli ülkelerde ciddi bir artış kaydetmesiydi. Rakamları analiz ederken karşımıza çıktı.

Kadınların teknolojiyle ilgili alanlardaki varlığını nasıl görüyorsunuz?

Silicon Vadisi’ndeki programcıların sadece yüzde 27’si kadın ve bu sayı giderek azalıyor. Bu şu anlama geliyor: Kullandığımız tüm bilişim ürünleri, 20-30 yaş dilimindeki beyaz ve Asyalı erkekler tarafından tasarlanıyor. Bildiklerini ve kendi bakış açılarını doğal ve evrensel gördükleri için, ürettikleri her şeye o unsurları koyuyorlar. Size farklı pazar diliminden bir örnek vereyim. Otomobillerde küllük, çakmak, bozuk para, bardak koyacak yer, ceket asacak askı vardır, kadınların çantalarını koyabileceği bir yer hiç gördünüz mü? 

Teknoloji şirketlerindeki üst düzey yöneticiler arasında da kadın sayısı diğer sektörlerden daha az. Bu konuda toplumsal cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi için neler yapılabilir?

Silicon Vadisi’ndeki teknoloji şirketlerinin kültürüne ‘Bro kültürü’ deniliyor. İngilizce erkek kardeş anlamına gelen brother’ın kısaltılması. Ergen ve ataerkil bir kültür. Yirmili yaşlarında bir şirketin başına getirilen Travis Kalanick, Jack Dorsey, Mark Zuckerberg gibi sosyal deneyimi olmayan, kendi yaş grubundaki erkeklerden başkalarıyla iletişim huzursuzlukları yaşayan ve çok hızla çok zengin olmuş insanların getirdiği bir kültür. 

Ancak son yıllarda, bazı yatırımcılar, yönetim kurulunda en az üç kadın bulunan ve üst düzey yönetimde kadın oranı yüzde 40 ve üzerinde olan şirketlerin çok daha kârlı ve uzun ömürlü olduğunu fark ederek, bu konuda ısrarcı olmaya başladı. Diversity yani çeşitlilik, şimdi en çok duyulan sözcük bu şirketlerde.

UNESCO’dayken yönetim kurullarına kadın alınmasıyla ilgili Koç Üniversitesi ile bir eğitim programı düzenlemiştik. 2016’da Harvard Business School da benzer bir program başlattı. Bu programın ilk mezunları arasındaydım.

Gerek kendi iş hayatınızda gerek UNESCO’daki göreviniz dolayısıyla dünyada cinsiyet eşitliğinin durumunu gözlemleme şansınız oldu. Sizce dünya bu konuda ne durumda?

Pek çok konuda olduğu gibi daha kötüye gidiyor. Son yıllarda Doğu Avrupa, Rusya ve Latin Amerika’da bir ‘cinsiyet ideolojisi’ söylemi çıktı. Buna neredeyse her ülkedeki muhafazakâr parti ve kuruluşlar da katıldı. Cinsiyet eşitliği dediğiniz anda ‘işte ideoloji’ diye müdahale ediyorlar. Özellikle ABD çok geriledi bu konuda. Mesela, Florida’da geçtiğimiz günlerde eyalet parlamentosunda geçirilen ve okullarda cinsiyet kimliği üzerine konuşulmasını yasaklayan kanun bu ideolojiyle meşrulaştırıldı. Müslüman ülkelerin durumu malum, bazı ülkelerde sokağa çıkmak için bile kadınların yanlarında bir erkek olması gerekiyor. Taliban geldi ve kızların ilkokul sonrası okumasını yasakladı. Bunlara paralel olarak son iki yılda COVID-19 her yerde toplumsal cinsiyet eşitliğini olumsuz yönde etkiledi. Ama küsüp peşini bırakmak bir çözüm değil, yılmadan savaşmak lazım. 1995’te Pekin Konferansı’nda dedikleri gibi kadın hakları, insan haklarıdır. İkisinden de vazgeçilemez.

Pandemi gerçekten de kadın hakları alanında çok gerilemeye neden oldu. BM Global Compact raporları da bunu gösteriyor. Örneğin kadınlar, erkeklere göre üç kat fazla karşılıksız emek sarf ediyorken pandemi sonrası haftada 15 saat daha fazla ödenmeyen emek harcamaya başladı…

Evet, kadın istihdamının yüksek olduğu iş kollarında -turizm ve konaklama gibi- iş kaybı çok yüksek. Okullar kapanınca pek çok kadın işinden ayrılıp ücretsiz ev ve çocuk bakımına geri döndü; özellikle gelişmekte olan ülkelerde milyonlarca kız öğrenci eğitimlerini yarıda bıraktı. Eve kapanma zorunluluğu şiddet olaylarını çok artırdı. Covid istatistiklerinin toplandığı 62 ülkeden 29’u bunu cinsiyet ayırımsız yaptı. Oysa Covid, kadın ve erkekleri farklı etkileyen ve farklı sonuçlar doğuran bir hastalık. İçselleşmiş ataerkil bakışın bir başka örneği. Buna karşılık Yeni Zelanda, Almanya, Tayvan, Danimarka, İzlanda, Norveç gibi kadın liderlerin olduğu ülkeler pandemiyi çok daha iyi yönettiler.

Cinsiyet eşitliğinin önündeki en önemli engeller neler sizce?

Birkaç engel var. İlk sorun, toplumsal normlar. Pek çok toplumda ‘erkek’, ‘dişi’den daha üstün ve önemli görülüyor. Bu, sorgulanmayan hatta fark edilmeyen bir önyargı. 

İkincisi, eğitimde kadınların gerilemesi. Küresel olarak baktığınızda, kız ve erkek çocuklar arasında ilk ve ortaokul kayıt oranları epeyce yakın. Ama hem çoğu ülkede kızların mezuniyet oranı daha düşük hem de az gelirli ülkelerde iki grup arasındaki eğitim oranı çok daha geniş. Dünya Bankası’nın Kırılganlık, Çatışma ve Şiddet (FCV) endeksindeki ülkelerde kızların okulu bırakmaları, erkek çocuklardan iki buçuk misli daha fazla. Her sene, okulda veya okula gidip gelirken saldırıya uğrayan kız çocuklarının sayısı 246 milyon. Çocuk yaşta evlendirilen kızların büyük çoğunluğu okulu terk ediyor. Her gün 18 yaşından küçük 41 bin kız çocuğunun evlendirildiğini düşünürseniz bu ciddi bir sorun.

Ayrıca okullarda önyargılardan dolayı kızlara STEM eğitiminden vazgeçirici baskılar uygulanıyor. Amerika’da 1985’te bilişim mezunlarının yüzde 37’si kadın öğrencilerken bu oran 2010’lara gelindiğinde yüzde 18’e düşüyor. 

Bunun bir sonucu, kadınlarda dijital becerilerin ciddi oranda gerilemesi ve buna bağlı olarak ekonomik durumlarındaki bozulma. Bu süreç durdurulmazsa, önümüzdeki iki on yılda kadınların önemli bir bölümü ya emek pazarından çıkacak ya da çok düşük maaşlı işlere geçecek. 

Bir de siyasal bir sorun var. Bazı politikacılar, bu sözünü ettiğim cinsiyet ideolojisi söylemini bir seçilme aracı olarak kullanıyor. Son yıllarda bir kimlik politikası yaratarak pek çok politikacı seçim kazanıyor. Mesela Hindistan’da Modi, Hindu kimliğini öne çıkarıp Müslüman Hintlileri kötüleyerek seçim kazanıyor. Trump’ın dışlayan ve ötekileştiren söylemlerini hatırlıyorsunuz. Macaristan’da Viktor Orbán, Polonya’da Jarosław Kaczyński… Pek çok politikacı cinsel ve üreme sağlığı haklarına karşı çıkarak oy topluyor. Kadınları ötekileştirmek çok kolay çünkü zaten toplumlarda bu yönde bir önyargı var. 

Eğitim demişken, Türkiye’de 2012’de ilkokulda yüzde 98.9 olan kız çocuklarının okullaşma oranı, 2020-2021 döneminde yüzde 93.1’e düştü. UNESCO’da kız çocuklarının eğitime eşit ulaşımı ve STEM eğitimi alabilmeleri için kampanyalar başlattınız. Bu konuda çalışılmaya devam da ediliyor. Bu sorun neden çözülemiyor? 

Çözmek kolay değil çünkü arkasında ekonomik, sosyolojik, kültürel ve siyasal değişkenler var. STEM konusundaki en büyük faktör, bence pek çok eğitimcide olan, kız çocuklarının STEM konusunda yeteneksiz olduğu inancı ve buna paralel olarak kız çocuklarının bunu kabullenip içselleştirmesi. Biz onun için UNESCO’da TeachHer programını başlattık. Eğitimciyi, kız çocuklarına STEM özgüveni verme konusunda eğitmek önemli. Bu özgüven sorununda anne-babaların da payı var. Kızlarına her şeyin üstesinden gelebilecekleri mesajı vermek yerine, “Sen kızsın, aklın ermez” veya “Matematik öğrenip ne yapacaksın?” gibi klişe ifadelerle özgüvenlerini zedeliyorlar. 

Kızların bilim alanında rol modelleri yok. Binlerce kadın bilim insanı var yüzyıllardır değişik alanlarda çalışan. Ama bilim insanı deyince pek çok kişinin aklına Einstein geliyor. İlginçtir, Amerika’da bir araştırmada teknoloji alanında kadın ve erkek lider ismi sorulduğunda, pek çok kişi Bill Gates, Steve Jobs, Makr Zuckerberg’i hatırlamış. Ama kadınlar için ya isim verememişler ya da Siri ve Alexa’yı önermişler. Yani erkek programcıların yarattığı yapay kadın karakterleri.

21’inci yüzyılı geride bırakırken hâlâ kız çocuklarına eşit eğitim hakkından bahsetmemiz, toplumsal cinsiyet eşitliğini, hatta kadınların yaşam hakkını dillendirmek zorunda kalmamız acı verici. Uzun yıllar bu konularda çalışmış, dolayısıyla birçok eşitsizliğe ilk elden tanıklık etmiş biri olarak, umutsuzluğa kapıldığınız anlar oluyor mu? Bunları nasıl aşıyorsunuz?

Haklısınız, hem acı hem utanç verici. Umutsuzluğa kapıldığım çok oldu, hâlâ da oluyor. Ancak meslek hayatımın başından beri Sisifos sendromu ile yaşadığım için, cesaret kırılması beni uzun süre etkilemiyor. Çünkü iki arada çabalarınızı kullanıp hayatını değiştirmiş kadınlarla karşılaştığınızda, onların gözlerindeki sevinç ve şükran her şeyi unutturuyor. Senegal’de Rukiye diye 40 yaşlarında bir kadınla tanıştım. Kocası bir iş bulup Dakar’a gitmiş, telefon çok pahalı geldiğinden SMS ile haberleşebilmek için bir UNESCO kursuna gidip okuma yazma öğrenmiş. Köyündeki okur-yazar tek insan. Telefonuyla diğer kadınlara haberleşme imkânı yaratıp ufak bir gelir de sağlamış ailesine. Kabile lideri, Rukiye’nin görüşlerini almaya başlamış ve köyünün ileri gelenleri arasına girmiş. Belki denizde kum tanesi ama Rukiye’nin hayatı artık çok farklı. Rukiye gibi pek çok kadınla karşılaştım, onların varlığı, başarıları ve buldukları yeni özgüven bana yoluma devam etmek için gerekli enerjiyi veriyor.

 

Digital Future Society, sizi 2020 yılının teknolojideki 10 kadın liderinden biri seçti. Aralık 2020’de ‘Women in Tech/Teknolojide Kadın’ küresel hareketi tarafından Teknolojinin Küresel Lideri unvanını aldınız. Mart 2021’de Apolitical’ın Cinsiyet Eşitliğinde En Etkili 100 Kişi listesine dahil edildiniz. Cinsiyet eşitliği gibi zorlu bir alanda çalışıyorsunuz. Bu ödüller, unvanlar sizin için ne ifade ediyor?

Doğal olarak gurur duyuyorsunuz tabii. Biraz da şaşkınlık. Hiçbir ödül ve unvan beklemeden, gerçekten inandığım ve ilgi duyduğum konularda yaptığım çalışmaların medya ve özel sektör kuruluşları tarafından duyulup öne çıkarılması hem sevindirici hem de şaşırtıcı benim için. Unvanlar ve ödüller çok güzel ama Apple, Google ve Microsoft’u, dijital asistanlarını, genç erkeklerin ataerkil duygularını güçlendirmeyecek bir şekilde değiştirmelerine ikna edebilirsem, bu bütün ödüllerden daha değerli olacak. 

İş dünyasından başarılı kadınların cesaret ve dayanıklılık hikâyelerini anlatan ‘The Courage To Advance: Real life resilience from the world’s most successful women in business’ adlı bir kitaba konu oldunuz. Zorlu durumlarla başa çıkma gücünüzü ve cesaretinizi nereden, kimden alıyorsunuz? 

Başlangıç noktası rahmetli babamdı diyebilirim. Üç kızını da iyi eğitim almaya teşvik eden ve azmettiğiniz takdirde yapamayacağınız iş, gelemeyeceğiniz mevki yok diyen bir babaydı. Okullarda yine beni cesaretlendiren eğitimciler, kariyerimin zor dönemeçlerinde bana beklenmedik destekler veren pek çok insan var sayabileceğim. Ama enerjinin ana kaynağı, Rukiye gibi dünyanın fakir köşelerinde ayakta durma savaşı veren ve benimle tanışınca sarılarak aynı dili konuşmadan duygularını aktarabilen yüzlerce ve her renkten, yaştan kadın.

BM Kadın Birimi İcra Direktörlüğü için resmi adaylardan biriydiniz. İkinci geldiniz ve pozisyon Sima Sami Bahous’a verildi. Ancak Şubat 2022 itibarıyla BM Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı’nca toplanan SKH7 Teknik Danışma Grubu’nda (SDG7 TAG) uzman üye olarak görev aldınız. Neler yapıyorsunuz bu kapsamda?

Evet, maalesef bütün aranan vasıflara sahip olmama ve bu konuda özellikle BM çevrelerinde çok bilinmeme rağmen, BM’de bu seviyedeki pozisyonlar siyasi sebepler temelinde değerlendirildiği için görev bana verilmedi. Daha önce de söylediğim gibi, ben 30-35 yıldır para veya mevki düşünmeden eşitlik konusunda çalışıyorum. O nedenle, çalışmalarım devam ediyor ve edecek. Bahsettiğiniz SDG7 enerji odaklı. Farklı konularda uzmanları bir araya getiren Teknik Danışma Grubu’nda, ben de enerji konusunun diğer sürdürülebilirlik objektifleriyle olan bağlantıları tartışmalarına katılacağım ve bu konuda BM Genel Konseyi için hazırlanacak bilirkişi raporlarına katkıda bulunacağım. Bu Teknik Danışma Grubu çok yüksek seviyede görevli enerji yöneticilerinden oluşuyor ve Norveç Dışişleri Bakanlığı Özel İklim ve Enerji Büyükelçisi’nin başkanlığında toplanıyor. 

Seattle’da bulunan Coopersmith Law+Strategy firmasına teknoloji, eğitim, uluslararası kuruluşlar ve cinsiyet eşitliği konularında stratejik danışmanlık yapıyorsunuz. Ayrıca Women’s Leadership Academy (Çin), International Advisory Committee for Diversity Promotion, Kobe Üniversitesi (Japonya), UPenn Law School Global Women’s Leadership Project (ABD) kurullarında görev alıyorsunuz…

Coopersmith firmasının önemi, Google ve Microsoft gibi teknoloji şirketlerine danışmanlık hizmetleri vermesi. Cinsiyet önyargısı konusunu doğru kişilere götürebilmek için çok iyi konumu olan bir kuruluş. Diğer saydıklarınız da aynı şekilde bana misyonumu küresel boyutta ileri götürme imkânı veren kurumlar.

Sahip olduğunuz deneyimleri düşününce, genç kadın girişimcilere en önemli tavsiyeniz ne olurdu?

Size Boğaziçi Üniversitesi’nin dergisine verdiğim cevabı tekrarlayayım, öğrenci kelimesini girişimci ile değiştirin: Benim öğrencilere önerim, doğruyu ve iyiyi uygulamaları, doğru bildikleri değer ve prensipleri ön planda tutup kendilerine özgün, saygın ve sadık kalmaları. Bilgi, birikim, zekâ, deneyim mutlaka çok önemli ama ben kendime çalışma arkadaşları seçerken her zaman prensiplerine sadık, başkalarına saygılı ve yardımcı, her durumda kişiliğine özgün kalabilen ve en zor durumlarda bile doğruyu, dürüstlüğü elden bırakmayan kişileri tercih ettiğimi biliyorum. Öncelikleriniz bunlar olursa, ister Karma deyin, ister Evren; o enerji dalgası sizi olmanız gereken yere götürüyor. Bunlarsız, oralara gelseniz bile ya tutunamıyorsunuz ya da hep mutsuz kalıyorsunuz.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER