Çekirdekten yetişiyoruz!

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, eşit olmayan muameledir. Bir çalışan, bir anne, bir eş olarak bu konuyu farklı alanlarda deneyimlemiş bir kadınım. Farkındalık başladığında, algılarımızın daha açık olduğunu hepimiz biliriz. İşte ben de bu konuyla farkındalık geliştireli beri, dildeki, davranıştaki, ortamlardaki farkları fark eder hale geldim. 

Geçenlerde Antalya’da bir eğitimdeydim. Katılımcılarımdan biri iş ve özel hayat dengesini nasıl sağladığımı ve çocuklar varken nasıl bir denge kurduğumu sordu. Çalışırken çok zorlandığım, her şeye yetemediğimi hissettiğim zamanları, eşimin eve geliş saatlerimin istatistiklerini tutup beni rakamlarla karşıladığı dönemleri hatırladım. Bir de bunca zaman yetenek yönetimi yapınca, yetenek ve yatkınlık nedir, güçlü alanlar, iletişim kurabilmek, dinlemek ve müzakere edebilmenin önemini de biliyorum ve eğitimlerimde anlatıyorum. Tek bir doğru olmadığından da hareketle, “Hayat müşterek ve eşiniz de sizin kadar sorumlu. Dengeyi konuşup anlaşarak birlikte bulmayı deneyin” dedim gülümseyerek. “Sizinle arada kadınlar olarak sohbet edelim” dedi katılımcım. Ben de “Sizlerle sohbet tabi ki edelim. Ama erkeklerle de bu konuyu konuşmak isterim” dediğimde erkek katılımcılardan biri, “Aman hocam, hiç konuşmasanız daha iyi. Boşanmaya sebep olursunuz valla” diye espri ile karışık araya giriverdi. 

Bu muhabbetler tanıdık mı? Evet, çok tanıdık!

Genellikle kız ve erkek çocuklarının farklı özellikler ve becerilerle doğdukları, bu nedenle de bu cinsiyet kimlikleri üzerinden farklı davranışlar öğretilmesi gerektiği düşünülüyor. Ancak biz doğarken birlikte getirdiklerimiz cinsiyetimiz ve biyolojik özelliklerimiz. Biyolojik özelliklerimiz zaman içinde değişmiyor, ama zaman içinde önce ailemiz ve sonra da toplum bize nasıl “kadın” ve nasıl “erkek” olacağımızı öğretiyor. 

Toplumsal cinsiyet, kız ve erkek çocukların belli rollerle büyütülmesidir. Örneğin erkeklere genellikle evi geçindirmek ve aileyi korumak görevleri verilirken, kadınlara evi çekip çevirmek ve çocukları büyütmek görevi verilir. Biçilen bu rollere uymak için de bizlere, kadın ve erkek olarak nasıl davranacağımız öğretilir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinden bahsedebilmek için erkek ve kadının eşit haklara, sorumluluklara ve fırsatlara sahip olması gerekir. Yani haklar, sorumluluklar ve fırsatlar cinsiyete bağlı olamaz. Bizim önce bu kalıplardan kurtulmamız, kendi gerçeklerimiz için bir “ortaklık” yapmamız önemlidir. 

Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadına şiddet konularında en önemli hususun bilinçlendirme çalışmaları olduğuna inanıyorum. Fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet çeşitlerini hayatın çeşitli kesimlerinde görüp de algılamayan yüzlerce binlerce kadınımız var. Toplumsal cinsiyet kimliklerimiz dolayısıyla yetiştirilirken öğrendiğimiz kalıplar, çoğu zaman bir kadın ya da bir erkek olarak farkında olmadan bu şiddeti yaşatmak, yaratmak ve sürdürmek konusunda bizleri izleyici konumda bırakıyor. Hatta en tehlikelisi ne oluyor derseniz, büyüttüğümüz çocuklara da “doğru veya normal sandığımız yanlışları, benzer düşünceleri” fark etmeden aşılamaya devam ediyoruz. 

Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu’nun, Kadına Yönetik Aile İçi Şiddetle İlgili İş Yeri Politikaları Geliştirme ve Uygulama Rehberi’ndeki “Yakın ilişkide şiddetin beyaz yakalı çalışanlara ve işletmeye etkisi araştırma raporu”nda çalışan her 4 kadından üçü “en az 1 kez” şiddete maruz kaldığını ifade etmiş. Yüzde 75 olan bu oran sizce de çok yüksek değil mi? 

Henüz çok az şirket “Kadına Şiddet”, “Aile içi Şiddet”, “Cinsiyet Eşitliği” gibi konularda çalışanlarının farkındalığını artırmaya yönelik eğitimler veriyor ve bu konuda bir kılavuz hazırlayarak çalışanları ile paylaşıyor. Bu kurumlarda çalışanların, toplam çalışan nüfusun dörtte biri olduğunu düşünürsek, çok sayıda insana ulaşmak için daha çok yolumuz var. Bu uygulamayı hayata geçiren kurumları tebrik ediyor, başkalarına örnek olmalarını ve STK’lar ile ortak çalışarak bu çalışmalarını yaygınlaştırmalarını diliyorum. 

Sorunları hepimiz biliyoruz. Bu konu sadece kadını değil erkeği de çok yakından ilgilendiriyor. Benzer dayatma ve yükler zaman zaman erkekleri zorlasa da, ne yazık ki hâlâ çok yüksek oranda şiddete maruz kalan taraf kadınlar. Gündelik hayatın içinde çok örnek var ama iş hayatında da hiç azımsanmayacak kadar çeşitli olduğunu itiraf etmemiz gerek. 

Mesela bir gün işe yeni alınacak aday görüşmelerinde bir yöneticimiz, aday bekâr bir kadın ve ailesinden ayrı yaşıyor diye adayı değerlendirmek istememişti. Ne alaka dediğimizde, anlamlandıramadığım cinsiyetçi bir cevap vermişti. Hamile kalırsa iş hayatına ara verecek olması ve hatta işten ayrılması ihtimali düşünülerek daha baştan elenen genç kadınlar oluyor. Bazı çevrelerce bu düşüncenin normal karşılanması toplumsal bir kalıp, bir dayatma mıdır, ne dersiniz? 

Yakın zamanda yine bir aday deneyiminden dinlediğim bir örmeği daha paylaşmak istiyorum. Bu kadın -adına Ayşe diyelim-  müdür olarak işe başlıyor. İşletmedeki tek kadın müdür. İşletme veya yönetim toplantılarına davet edilmiyor. Toplantılara davet almak için, kendisini sürekli hatırlatmak zorunda kalıyor. Yılmadan sıkılmadan hatırlatmalara devam ediyor ve toplantılara katılıyor, faydalı da oluyor. Tabi toplantılardaki sunuşlarda Ayşe’nin kendisini göstermesi, söz alıp dinlenmesi de ayrı bir çaba gerektiriyor.  Bu pozisyona başlarken, hiç kadın yöneticinin olmadığı bir ortama gireceğini biliyor olsa da, Ayşe kendisinin yönetim seviyesinde ilk kadın olmasından gurur duyarak görevi kabul ettiğini ve böyle bir ortamı aklından bile geçirmediğini ifade ediyor. Azimli, çalışkan ve ürettiği sonuçlarla kendisini kanıtlamak için uğraşıyor da uğraşıyor. Diğerlerine göre çok daha fazla çalışıyor. Her gün ayrı bir mücadele onun için. İş sorun değil ama bir de böyle bir tutumla savaşmaktan çok yorgun. Yeni yıl için yapılan yöneticiler toplantısında, tüm yönetici arkadaşları gibi Ayşe’ye de yeni yıl hediyesi veriyor şirketi.  Paketi heyecanla açan Ayşe’nin hayal kırıklığı büyük. Neden mi? Hediye, beyaz bir erkek gömleği! Ayşe, insan kaynakları müdürüne gidip, “Bana erkek gömleği gelmiş” dediğinde aldığı yanıt ise daha da kötü oluyor: “Herkese aynısını aldık ve değişim kartı koydurduk, istediğinle değiştirebilirsin.”

Seçilirse ilk kadın yönetici olacağını öğrenen sevgili Ayşe görüşmemizde bu anısını anlatırken, yıllar geçmiş olmasına rağmen yine sesi titriyordu. Ayşe’nin görev süresince gördüğü cinsiyetçi muamelenin yanı sıra, bu nezaketten yoksun karşılığı hele de bir insan kaynakları profesyonelinden duyması beni daha da üzdü. Yeni bir iş görüşmesi yaparken, Ayşe’nin yönetimin desteğini ve iş kültürünü anlamak için sorular sorması çok anlaşılır değil mi? 

Bu mücadele hiçbir zaman tek taraflı olmuyor. Bu sadece kadınların problemi değildir. Bu örneklerden ders almaz, toplumun cinsiyetlere yüklediği dayatmaları, kalıpları kırmazsak başımız büyük dertte. Çekirdek aileden başlayarak önce kendimizi geliştirmek, kendi farkındalığımızı sağlamak ve sonra çocuklarımız ve çevremize katkı yaratmak hepimizin sorumluluğu. Büyük önder Atatürk’ün dediği gibi: “Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurdur.”

O halde hep birlikte mücadeleye devam. 

Sağlıcakla kalın…

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER