Ben İşimi Yaptım Erkekler Garip Karşıladı

Şule Hanım merhaba. Sohbetimize erkek egemen bir alandan, futbolla başlamak istiyorum. Dünyada melodisi en çok bilinen organizasyonlardan biri olan Şampiyonlar Ligi’nin yönetmenliğini yaptınız. Ve bunu Türkiye’de yapan ilk kadınsınız. Erkek egemen bir alana hükmetmek nasıl bir duygu?

Aslında ben işimi yaptım ve bunda garipsenecek bir duygu hissetmedim, erkekler garip karşıladı sadece. Sporu severim, maçları takip ederim ve bir işin kadını erkeği yoktur bence. Yüzyıllardır erkek egemen olduğu için bazı insanlar öyle algılamaya devam ediyor. 

Şampiyonlar Ligi yayın yönetmenliği sırasında tepkilerle karşılaştınız mı? Kadınların bu işten anlamadıklarına ilişkin eleştiriler oldu mu?

Tabi ki karşılaştım. Üstelik sadece Türkiye’den değil UEFA’dan da ‘Emin misiniz?’ diye yazı geldi. 28 yaşında bir kadın yönetmen onlara da garip geldi. Anlayacağınız erkek evrimleşmesi Avrupa’da da aynı. Orada da tek kadın yönetmen bendim. İsviçre’deki work-shop toplantılarında ‘Ofsayt nedir biliyor musun?’ gibi sorular soran çok oldu. İlk maç yayınından sonra herkes sustu tabi. Erkek egemen dünyada kadın olmak sadece Türkiye’de değil dünyada da zor. Tabi Müslüman bir ülkeden geldiğim için ‘Kocandan izin alıp mı çalışıyorsun?’, ‘Ülkende başın kapalı burada mı açtın?’ gibi saçma sapan sorular da oldu. Mesela ilk maça hiç kadın çalışan getirmediler beni ve ekibimi görene kadar. Ekibimin çoğu kadınlardan oluştuğu için şaşırdılar. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim, Cem beyin de bu konuda çok desteği olmuştur. Her zaman arkamda durmuştur.

Şampiyonlar Ligi yayınları sırasında unutamadığınız birkaç anıyı bizimle paylaşır mısınız? 

Öyle çok var ki hangisini anlatsam. Monaco’da prensin elinden aldığım ‘En iyi yayıncı maç yönetmeni’ ödülü çok kıymetli bir anı. Sporting Clup’da salondaki tek kadın olmak ve ödül almak süperdi. Galatasaray’ın bir UEFA maçında davullarını gizlice tribüne kamera case’lerine koyarak sokmak, sonra ‘Nasıl girdi bilmiyorum’ demek çok eğlenceliydi. Ali Şen’in bir Fenerbahçe maçında, maçtan 5 dakika önce ışıkları kapattırıp sahaya limuzinle girmesi, ışıklar tekrar açılıp eski haline gelen kadar maça giremememiz büyük stresti. Yaklaşık 45 ülke sizden canlı yayın beklerken bunun olması kâbustu. İçimize Galatasaray forması giyip kale arkasına ‘oley’ çektirmek ekipçe süper anılarımdandır. Maçları çok severim, çok stresli olur, adrenalin hep yüksek. Çünkü bir pozisyonu kaçırsan, ‘Pardon tekrar alabilir miyiz?’ yok, yakaladın yakaladın… Kafa topu çok zordur mesela, birçok yönetmen o riske girmez. Havada vuruşu kameraman yakalayacak, sen de ekrana vereceksin…  Müthiş bir zamanlama ister. Çok severim. Ama benim muhteşem bir kameraman ekibim olmuştur. 10 yıl birlikte çalıştık, herkes salisesinde kim ne yapacak bilirdi. Şimdi o uyumlu ekipler oluşturulmuyor. Maçları izleyince anlıyorsun zaten herkes toplama ekip kullanıyor. Maçı, ofsaytı bilmeyen adamı ofsayt kamerasına koymamalısın. Söylerken bile heyecan duydum.

Kadın futbol organizasyonları ülke gündemimizde henüz yeterince yer almıyor. Sizce bu organizasyonlar ekranlara taşınsa ilgi görür mü?

Sanmıyorum ilgi göreceğini. Çünkü ülkede futbol izleyicisi erkek. Hatta spor izleyicisi erkek. Bizim ülkemizde kadınlar spora plates düzeyinde katılım sağlıyor. Her dalda sporun erkek izleyicisi fazla. Son yıllarda kadınlar da izliyor ama yeterli sayıda olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta izleyicisine göre spor reyting ve sponsor alıyor. İzleyicisi düşük olunca takımlarda maddi imkânsızlıklar başlıyor. Kadın voleybol takımımız müthiş başarılar aldı mesela ama hâlâ tribünler çoğunlukla erkek. Kadınlar sevindi sadece, izlemedi.

Futbolu seviyor musunuz? 

Gayet tabi. Ama maç rejisini hep daha çok sevdim. Meslek hayatımın en güzel en zevk aldığım yıllarıdır. 

Büyük organizasyonların yönetmenliğini yapmayı seviyorsunuz. 2004 Eurovision yarışması da bunlardan biri. Orada da görev aldınız. Sizce bir yönetmen olarak nasıl bir performans sergilendi? Diğer organizasyonlarla karşılaştırdığınızda sizin için zorlayıcı mıydı? 

Ben Türkiye adına prodüktörlüğünü yaptım. TRT’nin görevlendirdiği kişi yetersiz kalınca EBU’nun (Avrupa Yayın Birliği) davetiyle bu göreve geldim. Merkez İstanbul yönetmeni İsveç’tendi. Bence çok başarılı bir performans sergiledi. Biliyorsunuz 45 ülke bağlantılı yayın yapıldığı ve aynı anda katıldığı için 45 tane daha yönetmeniniz oluyor. Diğer organizasyonlarla karşılaştırdığımda hiç zorlayıcı değildi çünkü bütün ekipler yabancıydı ve yıllardır bu organizasyonda çalışıyorlardı. Sistem kurulu olunca tıkır tıkır işliyor. Ben ve ekibim de yabancı firmalarla çalışmaya çok alışkınız. Bir defa çok prensipli oluyorlar. Entegre olmak, işbirliği yapmak kolay oluyor. Bir daha keşke olsa. Keşke böyle organizasyonlardan sudan sebeplerle çıkmasak.

Altın Kelebek de yine önemli işlerinizden biri. Bu organizasyon da sürprizlere açık. ‘Biri çıkacak da organizasyona halel getirecek’ endişesi taşıdınız mı? Ustaca işin içinden çıktığınız bir kriz anını bizimle paylaşır mısınız?

Altın Kelebek Eurovision’dan daha zordu . Kemikleşmiş iş bilmez bir yapıya sahip çünkü. Türkiye’nin en eski ve en kariyerli ödülü olmasına rağmen ödül törenlerini ekrana taşımanın bir şov olduğu unutulmuş, kişisel gösteriye dönmüştü. Hâlâ da öyle. Bizim yaptığımız sene bu kemikleşmiş kötü yapıyı kırmamız Begümhan Doğan sayesinde oldu. Dönemin Kanal D Genel Müdürü Melis Civelek’ti. Melis zaten benim nasıl işler yaptığımı ve ne sonuçlar aldığımı iyi bilir. Hürriyet gazetesi yıllarca bu ödül törenini genel yayın yönetmenine teslim etmiş . Ve Hürriyet gazetesinin o dönem genel yayın yönetmeni ve yardımcısı sahneye çıkıp gelene gidene sırayla ödül verirlermiş. Ödül alanlara da ödülü alma saatini söyleyip arkadan gelip ödüllerini alıp giderlermiş. Tabii ki böyle bir şey olamaz. Siz bir ödül törenini ekrandan izletmek istiyorsanız ödül alan almayan tüm adaylar salonda baştan sona olmalılardır. Biz adayları arayınca herkes eskisi gibi zannetti önce, ödülü aldı saat vereceğim diye düşündü. Biz izah edince o gece herkes salondaydı. Örneğin Uğur Dündar, Müjdat Gezen, Levent Kırca, Ali Kırca, Mehmet Ali Birant yan yana oturdular . Ödül alan almayan herkes orada oldu, şakalaştı, birbirini alkışladı. Olması gerektiği gibi. Ben zaten özgür çalışmadığım ve tamamını üstlenmediğim işleri yapmayı sevmiyorum. Bizden sonra da buna dikkat edildi. Sonra yine eskiye döndüler sanıyorum. Erol Işık gibi isimler vardı o dönem. Şimdi yine kendileri eğleniyorlar ekran izleyicisi değil. Ödül de kariyerini yitirdi bu yüzden maalesef. Sorsanız ne zaman yapıldı, kim hangi ödülü aldı bilinmiyor. Bir tek İbrahim Tatlıses’in garip ödülü duyuldu konuşuldu sadece. Üzücü tabi ülkemiz adına. Zaten böylesi organizasyonlar yok artık, düğünden hallice çoğu.

1986 yılında TRT’de resim seçici olarak meslek hayatına başladınız. Televizyon yayıncılığının ilk çağları sayılır. O dönemlerinizi ve o dönemki yayıncılığın zorluklarını paylaşır mısınız?

Ben TRT’ye liyakatle girenlerdenim. 3 veya 4 sınavı geçip güvenlik soruşturmasını atlatırsanız memur oluyordunuz. Kurs döneminde ‘Evet ben bu işi çok sevdim’ dedim kendime, bunu başarmalıyım dedim. Hep hedefleri olan bir yapıya sahibim, biraz hırs ama temelde çok çalışmak var. Kursta çok değerli hocalarımız vardı. İzzet Öz, Bengü Sertalp, Uğur Dündar, Neslihan Üstel gibi isimler kursumuzda bize dersler verdiler. TRT teknik personeli de çok kuvvetliydi. Tek kanal yayın yapılır, sabah 6’da açılır İstiklal Marşı’yla kapatırdık. Necefli maşrapa zamanları. TRT hayatımdaki ikinci üniversitemdir. Ne öğrendiysem mesleğim adına orada öğrendim diyebilirim. O zamanlar bütün duayenler kurumda görevliydiler. Siyaset hep vardı TRT yönetim kademesinde ama yayıncı kadro efsaneydi. Yapımcılığa yönetmenliğe geçişim Hodri Meydan’da İzzet Öz ve Uğur Dündar ekibiyle çalışmaya başlamakla olmuştur. Müthiş bir ekipti. TRT’nin o yıllarda işe aldığı başarılı birçok isim oldu. Ömer Faruk Sorak, Tayfun Dinçer, Kaan Yakuphan, Rana Elik ilk aklıma gelenler.

Yapımcı, yönetmen, prodüktör, organizatör… Bunlar sizin yaptığınız işi niteleyen sözcükler. Şu an bütün bunlarla birlikte bir eğitimcisiniz. 

İstanbul Üniversitesi’yle hayatıma girdi eğitimci olmam. Sanıyorum 1992 senesiydi. Ben genç kadrolarla çalışmayı çok severim. Üniversite de bunun tam yeri. Ve birçok öğrencimi bu sayede mesleğe kazandırmış oldum. Kurduğum birçok radyo ve TV’de hep görevler aldılar. Yaşam kaynağı gençler daha ileriye gitmenizi sağlarlar. Birçok okulda ders verdim, şu anda Okan Üniversitesi’nde devam etmekteyim. Yoğun iş hayatıma rağmen eğitimciliği hiç bırakmadım. Bilgi birikiminizi birazcık da olsa aktarmak gerektiğine inanıyorum. Kültür Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Beykoz Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi gibi birçok okulda dersler, seminerler verdim.

Birçok televizyon ve radyonun kuruluşunda yer aldınız. Dışarıdan bakıldığında bu alan ve sektör erkek yoğun bir alan ve sektör. Kendinizi bu sektörde kadınların temsilcisi olarak gördünüz mü? Kadınları yaptığınız işe yönlendirmek için neler yaptınız?

İlkleri yapmayı, ilklerde yer almayı hep çok severim. Risk almak zevk verir çalışmalarıma. Daha başarılı olurum. Tabii bir kadın olarak daha başarılı olmak daha da keyifli oluyor. Ve sorunuza gelirsek, evet istemeden de olsa kadınların temsilcisi oluyorsunuz. Çünkü önce erkek egemen dünya sizi içine almıyor. Kendinize yer açmak ve onlardan daha başarılı olmak zorunda oluyorsunuz. Yönetmenlik yapmaya başladığım ilk yıllarda komut almak istemeyen birçok kameraman arkadaşım olmuştur. Sonuçta kadın yöneticiden emir almak gibi bir şey o dönemlerde incitici gelirdi birçok insana. Ama ben kendimi insan olarak hep gördüm. Kadın veya erkek değil. Efsane bir ekip olduk zamanla. Ekipte ne kadar erkek varsa daha fazlası hep kadın olmuştur. Kadınlara öncelikli davrandım mı bilmiyorum ama hep kadınlar benle yürüsünler, bu meslekte başarılı olsunlar istemişimdir. Artık birçok konuda kadınların nihayet güveni geldi. Eskiden evlenip çocuk olunca iş bırakırlardı, şimdi artık kadın  yönetmen, sesçi, ışıkçı, kameraman, yazar… Her şey var. Çok mutlu edici bir şey. Zaman zaman sosyal medyadan hatırlayamadığım insanlar mesajlar yazıyorlar ‘Sizi örnek almıştım, sizinle çalışmıştım, asistandım şimdi şu anda şu görevdeyim, nasılsınız’ diye. Çok mutlu oluyorum. 35 sene uzun bir yolculuk, insan unutuyor doğal olarak. İşinizi sevmeli, çok çalışmalı ve hırslı olmalısınız. 

Televizyon, radyo, canlı yayın organizasyonları çok stresli yayınlar. Buradaki hatalar günlerce konuşulur, işinizden bile eder. Stresinizi nasıl yönettiniz? 

Eğlenerek, dans ederek. Evet, gerçekten çok severek reji yaparım. Çekime kadar deli gibi çalışırım. Gece 03.00’te 05.00’te uyanır aklıma geleni not alırım. Ama rejiye oturduğum anda ‘3-2-1 jenerik’ dendiğinde artık oradayımdır ve ben de eğlenirim. Eğer rejide ekip eğlenmezse o iş kötüdür zaten. Müzik çekiyorsam sanatçılardan daha çok bilirim şarkıyı, eslerini, sanatçının beden dilini. Maç çekiyorsam futbolcunun uzun mu kısa mı pas kullanacağını, gol sevincinde üzüntüsünde her iki takımda oyuncu, teknik kadro ne yapar, topla hava mı atar tribüne mi koşar ezbere bilirim. Bütün maçlarını izlerim. Oyuncular, teknik kadro hakkında notlar alır öyle rejiye otururum. Kısacası organizasyon öncesi çok çalışırım. 

Türk televizyon yayıncılığını dünyayla karşılaştırırsanız, biz neresindeyiz?

Teknolojinin çok ilerlemesine rağmen maalesef biz daha gerilerdeyiz. Eskiye göre anlayışımız vizyonumuz geriledi çünkü. Yayıncılık işadamları için rant, siyasetçi için topluma imaj verme aracı olarak kullanılıyor. Esas amacından saptı. Arada çok iyi işler olması durumu kurtarmıyor. Dijital yayıncılıkta iyiyiz diye düşünüyorum çünkü özgür bir mecra. RTÜK gibi anlamsız rejim baskısı altında davranan bir sistem yok belki ondan.

Bütün işleriniz içerisinde en ayrıcalıklısı ve özeli hangisiydi?

İlk Şampiyonlar Ligi maçım, Eurovision, Star TV, Kral TV, Süper FM ilk yayın günleri.

Radyo ve televizyon arasında bir tercih yapsanız hangisini seçerdiniz yönetmek için?

Star TV veya Kral TV kariyerlerini mahvettikleri için düzeltmek isterdim. TRT’nin bu işten anlayan hiç kadın genel müdürü olmadı, olmak isterdim.

Sizin yolunuzdan gitmek isteyen kadınlara tavsiyeleriniz neler olur?

Yol çok virajlı ama risk herkes için eşit, sadece varmak iste.

Ortaya koyduğunuz başarı çok çalışmayı gerektiriyor. Peki ev-iş dengesini nasıl sağladınız?

Hem anne hem eş olması gerekiyor tabii ki iş kadınının. Ama hiçbiri tam zamanlı değil. Aslında organize olmak ve tercihlerine göre yaşamak hayatı iyi yönetmek gerek. Hangisi olmak istersen onu olursun.

Yemek yapmayı seviyor musunuz? Buna vakit bulabildiniz mi?

Hayır hiç sevmem, mecbur olmadıkça yapmam. Herkes sevdiği şeyleri yapmalı. Yapmadım mı? Çocuk doğurana kadar hiç yapmadım, 9 sene. Çocukların organik yemesi için elimden geleni yaptım sadece.

İkiz çocuk annesisiniz. ‘Çocuk da yaparım kariyer de’ ifadesinin içini dolduruyorsunuz. Bu konuda kadınlara önerileriniz neler olur?

Her kadın anne olmalı. Tabiatın büyük bir hediyesi bu. İçinizden bir insan üretmek… Büyük bir deneyim hayata dair. Bakış açınızı değiştiriyor. Daha şefkatli ve günceli yakalayan bir insan oluyorsunuz. Tabii evlat sevgisi ve öğretisi yadsınamaz. Anne olmak bence en değerli şey, her şeyi üretebilirsiniz kendi başınıza ama çocuk tabiatın harika sistemi ve kadınsanız bunu göz ardı etmek  eksik yanınız olur. Zor mu? Zor. Ama olmaz mı? Oluyor.

Röportajımızı sosyal medya sorusuyla bitirelim. İçeriğin yayınlandığı mecra, sizin 1986 yılında resim seçici olarak başladığınız günden bugüne devrim niteliğinde değişti. Klasik medya büyük ölçüde yerini artık sosyal medyaya bıraktı. Ünlüleri de dahil ettiğiniz bir sosyal medya projeniz var. Bu projenizi bizimle paylaşır mısınız?

Evet, dijital dönem. Dünyanın ikinci Rönesansı. Fazla duygusuz. Sanal gerçeklik. Ne kadar gerçekse? Belki de insan duygularından yorgun. Sonuçta dijital veya değil bir kısım seyircidir bir kısım seyredendir dijital de olsa bu değişmez. Ve seyirci ‘Siz seçin ben seyredeyim’e kodlanmıştır. Dijitalin YouTube çöplüğünde ayrışacak bir yol göstericisi henüz yok. TV anlayışının dijitalde vücut bulduğu bir sistem kurgulanmalı. Yoksa bu karmaşa, yalan tıklamalar sonsuza kadar uzar gider. Bu anlayış üzerine kurgulanan proje umarım hayat bulur. Ön hazırlıklar tamam. Ben masada bitmeyen hiçbir işi hayata geçirmem. Zaman gösterecek diyelim. Bir şey eklemek isterim sadece. Hayatta yaptığım hiçbir şeyden pişman olmamak mottomdur iyisiyle kötüsüyle. Risk almak anı yaşamak güzeldir. Ben dahil herkes hiç kimsedir.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER