Başarının karşılığı inşaların hayatında yarattığınız farktır

Merhaba Kamuran Hanım. Dergimizin davetini kabul ettiğiniz için size teşekkür ederek başlamak istiyorum. Dünyanın en büyük hızlı tüketim şirketlerinden biri olan Unilever’de 1999 yılında işe başladınız… Ev Bakım Kategorisi Başkan Yardımcılığı, Ev ve Kişisel Bakım Kategorileri Başkan Yardımcılığı, Yönetim Kurulu Üyeliği… Türkiye, Rusya, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Kafkasya sorumlulukları.  21 yıl 6 ay sonra Unilever’den ayrıldınız. Sohbetimize bugünden başlayalım istiyorum. Şimdi yeni başlangıçlara yelken açıyorsunuz. Aldığınız ayrılma kararı, içerisinde büyük riskler barındırıyor. Ne oldu da böyle bir karar verdiniz?

Merhabalar, öncelikle çok teşekkürler beni davet ettiğiniz için. Derginizi keyifle takip ediyorum, başarılı çalışmalarınız ve öncülüğünüz için sizi tebrik ediyorum. Unilever uzun soluklu bir yolculuk oldu benim için, her gününden keyif aldığım, sürekli geliştiğimi hissettiğim, dünya vizyonu kazandığım, dünyanın her yerinden dostlar, arkadaşlar edindiğim bir yolculuk oldu. Krizler, yükselişler, yeni coğrafyalar, yeni markalar, pazar açma, pazar geliştirme, inovasyon, iletişim, genel müdürlük, kategori liderliği, ekip liderliği, yönetim kurulu üyeliği derken aslında 21 yıla çok tecrübe sığdırmışım. Hem iş anlamında hem de toplumsal anlamda fark yaratacak, amaç odaklı, sürdürülebilir dünya için birçok adım atma şansım oldu bu 21 yıllık süre içerisinde. Bu da doğal olarak çok tatmin edici oluyor. Peki her şey bu kadar güzel giderken neden ayrıldım? 

Ben her zaman hayallerinin, ideallerinin peşinden giden bir insan oldum. Kariyer ve kişisel tüm kararlarımda önce kalbim sonra mantığımla hareket ederim. Son birkaç yıldır edindiğim tecrübeyi farklı bir şekilde değerlendirmek, yeni iş kolları yaratmak, Türkiye’den yeni markalar, değerler yaratmak, insana, kişiye, topluma fark yaratacak adımlar atma dürtüsü, kariyer basamaklarında belirgin bir rotada ilerlemekten daha baskın gelmeye başladı. Riskli mi, diye sormuşsunuz? Kurumsal dünyadan girişimci dünyasına geçiş büyük bir değişiklik tabii ki. Bilinen ve belirgin bir rotadan tamamen bilinmeze doğru yolculuk. Ama açıkçası bu riski göze almazsanız hayallerinizi peşinde koşmak mümkün değil. Bundan 2 yıl önce TEDxTehran’da bir konuşmam vardı. Konferansın teması ‘Being Fearless-Korkusuz Olmak’tı. Konuşmamda, “Mesele korkusuz olmak ya da olmamak değil. Asıl mesele korkmanıza rağmen harekete geçmek. Cesaret bu demek” diye anlatmıştım. Sanırım benim hareketim de bu. 

Tabii ki riskli bir adım attım, ülkede ve dünyada ciddi bir ekonomik kriz var, enflasyon ve hatta resesyon konuşuluyor. Dünya pandemiden çıkmaya çalışırken yeni virüsler, yeni hastalıklar konuşuluyor, açlık krizleri, gıda kaynaklarının yetersizliği, dünyanın bütün kaynaklarının yetersizliği ve var olanların kirlendiği, kullanılamaz hale geldiği konuşuluyor. Böyle bir ortamda iş kurmak, start-up kurmak elbette riskli. Ama akıllıca planlandığında her kriz kendi fırsatını yaratır aslında. Dünyanın ciddi bir değişime, sürdürülebilir bir dünya için ciddi, cesur adımlar atılmasına ihtiyacı var. Hepimizin ortak akıl ve tecrübesini kullanması, teknolojiyi de kullanarak yeniliklere imza atması gerekiyor. Benim de çıkış noktam bu aslında. Sevgili Ufuk Tarhan yeni kitabında “Yarının işini yarına bırakma” diyor. Şahane bir söz bence. Ben de 48 yaşında, yarının işini yarına bırakmak istemediğim için bu adımı atmaya karar verdim. 

Dünya değişiyor ve artık start-up ruhu hâkim. Siz de kendiniz için bir değişim kararı aldınız. Unilever’den ayrıldıktan sonra hangi alanlarda çalışıyorsunuz?

Ben ve hayal ortaklarım Well-being (Bütünsel Sağlık-Esenlik) ve Sustainability (Sürdürülebilirlik) üzerine bir teknoloji şirketi kuruyoruz. Şirket mottomuz şöyle: ‘Daha İyi Bir Ben Daha İyi Bir Dünya’.  Bütünsel olarak daha iyi bir yaşam sürmek isteyen ve bunu yaparken sürdürülebilir bir gelecek bilincinde olan insanları bir teknoloji platformunda bir araya getirmek ortak hayalimiz. Maalesef Türkçe karşılığını tam olarak oturtamadığımız Well-being pazarı dünyada 4.4 trilyon dolar büyüklüğüne ulaştı. Well-being denince aklımıza sadece sağlık değil insanların fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarının tümü gelmeli. Dünyada insanların yüzde 42’si Well-being’lerini önemsediklerini, yaşamlarını buna adapte etmek istediklerini belirtiyorlar. Bunu yaparlarken de sadece kendileri için değil aynı zamanda dünya için de doğru adımlar attıklarından emin olmak istiyorlar. Yani “Benim için iyi dünya için iyi, dünya için iyi benim içim iyi” bakış açısı giderek yaygınlaşmaya başladı. Toplumun bu konudaki bilinç seviyesi özellikle pandeminin etkisiyle artmaya başladı. İnsanlar hem kendileri hem de dünya için daha farklı ve faydalı adımlar atmaları gerektiğini fark ettiler. Daha doğal ürünler, kimyasallardan uzak daha az toksik madde içeren ürünler, sürdürülebilir tarım ürünleri, bitkisel bazlı vegan/vejetaryen gibi beslenme disiplinleri, geri dönüştürülebilen ya da dönüştürülmüş ürünler, fonksiyonel tıp, bağışıklık sistemi güçlendirmesi gibi konular hemen hemen herkesin gündemine gelmeye başladı. Daha bilinçli, daha farklı bir toplum oluşmaya başladık ki bence pandeminin belki de tek katkısı bu oldu. 

Birleşmiş Milletler (BM) sürdürebilirlik hedeflerine baktığınızda Well-being & Sağlık (SDG3) ve Sorumlu Üretim ve Tüketim (SDG12) tam da bu konuya dikkat çekiyor. Yani 2016 yılından itibaren dünya liderleri ve büyük şirketlerin gündeminde olan bir konu. Bu alanda birçok çalışma var ve olmaya devam edecek. Ancak dediğim gibi, pandemi bu konunun toplumlar nezdinde benimsenmesini ve özümsenmesini artırdı. Ben buradan geri dönüş olacağını düşünmüyorum, büyüklü küçüklü birçok şirket bu alanda fark yaratmak ve insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışacak. 2030 çok yakın, hedefler çok büyük daha da önemlisi aksiyon alınmazsa risk çok büyük. İşte biz de 3 kadın girişimci olarak bu alanda fark yaratmak için adım attık. 

Platformumuzun ismi BonaLive.com. Well-being ve sürdürülebilir yaşama bütünsel bir yaklaşımımız olacak. Beslenmeden aktif yaşama, uykudan vitamin ve takviyelere, cildimizden ailemize kadar tüm konularda yardıma ihtiyacımız var aslında iyi olabilmek için. Üstelik bu da yeterli değil, daha iyi bir ben istiyorsan dünya için de daha duyarlı seçimler yapmak gerekiyor ve biz de burada tüm alternatifleri müşterilerimizle buluşturmak istiyoruz. Özetle ‘Daha İyi Bir Ben Daha iyi Bir Dünya’ için gereken tüm ürünlere, bilgiye ve hatta servise tek bir noktadan ulaşabileceğiniz bir pazar yeri platformu olarak başlıyoruz. Platformumuzun zaman içerisinde bir Well-being ve sürdürülebilir bir yaşam isteyenlerin ‘Community Platform’u yani topluluk-aidiyet hissiyatı yaratan bir alan olmasını hayal ediyoruz.

Uzun soluklu ve kapsamlı planlarımız var. Hayalimiz bu alanda Türkiye’den dünyaya açılan ve fark yaratan bir şirket olmak. Bunun için sabırlı, kararlı ve istikrarlı adımlar atmak gerekiyor, bunun da farkındayız. 5 yıllık hedeflerimizde çok farklı açılımlarımız da olacak, özellikle gelişen teknolojiyle beraber, düşüncesi bile bizi heyecanlandıran planlar.

Sizi çok heyecanlı gördüm. Bu konuyu seçmenizde özel bir nedeniniz olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?

Evet, aslında var. Aklımdaki birçok fikrin içinden bunu seçtim. Burada yoğunlaşmamın kişisel bir anlamı var benim için. Ben 37 yaşındayken ablamın yaşadığı üçüncü evre yumurtalık kanseri ailemizde şok etkisi yarattı ve maalesef ablamı, 5 yıl süren yoğun mücadeleye rağmen, kaybettik. Modern tıbbın tüm imkânları kullanılmasına rağmen geç teşhis edilmiş hastalık karşısında çaresiz kaldık. Genetik kökenli olduğundan şüphelenildiği için ailedeki tüm kadınların benzer bir riski taşıdığı kabul ediliyor. Ben mühendis ve araştırmacı kökenli olduğum için, böyle zor bir durumda en iyi bildiğim işi yaptım: Sürekli okudum, araştırdım, farklı görüşleri inceledim, hem modern tıp hem de geleneksel tıp, fitoterapi, biyoenerji, nefes terapisi, fonksiyonel tıp, bağışıklık sistemi, önleyici tıp, duygusal dünyamızın beden sağlığımızla ilişkisi gibi çok ama çok farklı açılardan konu hakkında bilgi sahibi oldum. Öğrendiklerim beni şaşırttı ama aynı zamanda da üzdü. Çok defa, “Keşke” dediğimi biliyorum. “Keşke bunları daha önce bilseydim, keşke farklı alışkınlıklarımız olsaydı” dediğim zamanlar çok fazla. Ve 40’lı yaşlarımda daha farkında, daha bilinçli olarak kendime verebileceğim en büyük armağanın Well-being ekseninde beslenme, spora, zihin beden sağlığıma ve ruhsal gereksinimlerime dikkat etmek, daha dikkatli daha bilinçli, doğayla bütüncül, sürdürülebilir bir yaşam sürmek olduğunu fark ettim. Ama itiraf etmem lazım, bu söylediğimi yapmak çok kolay değil. Bilgiye, uzmana, ürüne en doğru ve en hızlı kanaldan ulaşmak zannedilenden çok daha zor, mesaisi yüksek bir alan. İşte bizim yola çıkışımız aslında buradan doğuyor. Acaba bilgiye, ürüne, uzmana ulaşmanın daha kolay olduğu, insanların Well-being ve sürdürülebilir yaşamla ilgili ihtiyaçlarını kolayca bulabileceği ‘One Stop Shop’ bir platform yaratsak ve ‘keşke dememek için onlara yardımcı olsak, nasıl olur?’ düşüncesiyle yola çıktım. Fikri bugünkü ortaklarıma açtığımda hepsinde benzer bir heyecan oluştu. 3 kadın ortak olarak iş hayatımızdaki profesyonel tecrübemizi kullanarak böyle bir iş yaratmak, insanlara bu vesileyle dokunmak, İngilizce’de ‘Care-Venance’ denen yani ‘Care’ ve ‘Convenience’ kavramlarını birleştiren bir teknoloji platformu yaratma fikri bizi harekete geçirdi. Heyecanım tam da buradan geliyor. Dediğim gibi, bu bir yolculuk, başlangıç noktamız hayallerimizin yüzde 1’i bile değil henüz. Sabırlı, kararlı, istikrarlı ilerleyerek hayalleri gerçekleştirmek en büyük arzumuz. 

Siz, Adler Enstitüsü’nden koçluk eğitimi aldınız. Bu eğitimin kariyer yaşamınızda size nasıl bir etkisi oldu? Girişimcilerin, koçluk eğitimi almasının onlara nasıl faydası olur?

Evet, koçluk eğitiminin benim için önemi çok fazladır ve kendime verdiğim en önemli fırsatlardan biri olarak görürüm bunu. Koç olmaya değil de, koç gibi lider, anne, kardeş, eş, arkadaş olmaya gitmiştim, tam da istediğim gibi oldu. Ben her zaman izleyici, takip eden, araştıran birisi olmuşumdur ama hayat bazen dinlemeyi, durmayı, düşünmeyi unutturuyor insana. Koçluk eğitimi bana bunu hatırlattı, hâlâ telaşa kapıldığım zamanlarda o günlerden gelen  öğretilerimi düşünüp, yaşam odağımda neyin olduğunu hatırlamaya çalışırım. Her insan önce kendini dinlemeli, kendi içindeki kendisine bakmayı bilmeli, aynaya baktığında gördüğü kişiyle barışık olmalı, ona olan sevgisini açıklıkla söyleyebilmeli, kendi zayıf yanlarını kabul etmeli ve bunlara pozitif bakış açısıyla yaklaşabilmeli, iç sesini anlamalı, onunla dengeli konuşabilmeli, neyin kendisini rahatsız ettiğini düşünebilmeli, bunu bulabilmeli ve çözmek için atması gereken adımları atabilmeli. Koçluk eğitiminde hocamız bize “Soğanın kabuklarını soyun, cücüğüne ulaşmaya çalışın, yani konunun mazeretlerine değil, özüne odaklanın” demişti. Ben de her zaman soğanın merkezine ulaşmaya çalışırım, ortadaki en değerli bilgiye varabilirsem, artık çözüm çok kolaydır bana göre, istersem çözerim, istemezsem de bırakırım. Koçluk eğitiminin bana bıraktığı izler bunlar, bence sadece girişimcileri değil, herkesin mutlaka hayatlarının bir döneminde uğraması gereken bir durak. Bu öğretiler bana kariyerimde öyle kritik anlarda yardımcı olmuştur ki, tek tek anlatamam ama, yöneticilik yapmayı bırakıp, lider olmaya çalışmam bunun en güzel sonucudur. Her zaman ekibimin lider olarak yetişmesine odaklandım, işleri çözdük ama esas konu onları yetiştirmekti, çünkü biz bugündük, onlar ise gelecekti. Gelecekteki problemlere onları hazırlamak gerekiyordu. Bunun için de içerdeki egoyu kontrol etmeyi, olaylara sadece kendi açımdan değil, empati yaparak, dinleyerek ama derin dinleyerek, her konuda soğanın cücüğüne ulaşmaya çalışarak eğilmeye çalıştım. Böyle olunca işlerin çokluğu ve zorluğu problem olmuyor, çünkü tek başıma hiçbir şey çözmedim, koca bir lider ekibi çalışıyordu.

Girişimcilik özelinde koçluk önerir miyim?  Kendisiyle görüşmeye hazır olan herkese öneririm, zamanı gelince herkesin bu yoldan geçmesini isterim. Ama mümkün olan en iyi sonucu alabilmek için doğru zamanı bulmak çok önemli bana göre, biraz yaşadıktan, başarı ve başarısızlıklarla karşılaştıktan, tecrübe kazandıktan, aynada gördüğü insana bakarken gurur duymayı öğrendikten sonra kesinlikle tavsiye derim. Bu molaya ihtiyacı var insanın, insan olduğunu hatırlamak, karşıdaki kişinin de insan olduğunu kabul etmek, olayların aslında nötr olduğunu, bizim onları algılama yeteneğimize göre tepki verdiğimizi öğrenmek, kendi geleceğinde kontrolü eline alması için meraklı olan, iç yolculuğuna çıkma cesareti olan herkese tavsiye ederim. Bugün de ben bu öğretilerimi kullanarak ekibimi kurmaya, olayları değerlendirmeye, yine soğanın cücüğüne ulaşmaya çalışıyorum, zor problemler mücadele etmeye alışık olduğum ve yaşadığım her olayda ‘ne, nasıl, neden’ sorularının ardından “Peki bu durumda ne yapmalıyım?” sorusuyla devam etmeye çalıştığım için attığım adımlar konusunda güven hissederim, etrafımdaki herkese de bunu aktarmaya çalışırım. Kısaca, koçluk eğitimimi tüm iş hayatım boyunca kullandım, bugün de mutlulukla kullanıyorum, Adler Türkiye’deki tüm koç hocalarımı ve arkadaşlarımı, saygı ve sevgiyle anıyorum, benim yetişmemde önemli dönüm noktalarından biridir.

Hayatımıza giren yeni kavramlardan biri de sürdürülebilirlik. Biraz önce yeni işinizde de sürdürülebilirlikten bahsettiniz. Nisan ayında EnerjiSA Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi oldunuz. Enerji ve sürdürülebilirlik çok konuşulan bir konu. Sürdürülebilir bir çevre için üretirken neler yapılmalı?

Sürdürülebilirlik denildiğinde akla ilk çevre geliyor belki ama aslında ekonomik, ekolojik ve toplumsal boyutları olan bütünsel bir kavram sürdürülebilirlik. Özünde devamlığın sağlanması, daimi kılmak demek. İnsan nüfusunun hızla arttığı bir dünyada kaynaklar giderek tükeniyor. Bir de kaynakların fütursuzca israf edilmesi, problemi daha da büyük hale getiriyor. Eğer yaşamımızı bu dünyada devam ettirmek istiyorsak, habitatımızı korumak, kaynakları verimli kullanmak, sorunlara yenilikçi çözümler getirmek artık bir zaruriyet. Bilinçli üretim, bilinçli tüketim şart. Yatırımları, teknolojik gelişmeleri buraya kanalize etmeliyiz, yoksa gelecekten daha doğrusu iyi bir gelecekten bahsetmek imkânsız. Devletler, iş dünyası bunun farkında ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde ciddi bir program var. Sürdürülebilir Enerji de bu programın ciddi bir halkası. Ulaşılır ve temiz enerji konusu, sadece enerji şirketlerinin değil tüm sanayi şirketlerinin, devletlerin, belediyelerin gündeminde. EnerjiSA sektörün lider şirketlerinden biri olarak burada ciddi adımlar atıyor, atmaya da devam edecek. Büyüme programının ana odağına ‘sürdürülebilirlik’ oturtulmuş durumda. EnerjiSA Bağımsız Yönetim Kurulu üyeliği bu anlamda benim için hem çok anlamlı bir o kadar da heyecanlı.

Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ de var. Cinsiyet eşitliği için şirketlerin üzerine düşen görevler neler sizce?

Bu konu çok konuşuluyor, çok tartışılıyor ama maalesef bir arpa boyu yol gidilebildi. Üstelik neredeyse bütün gelişmeler pandemiyle birlikte geriye gitti, çok üzücü bir durum. Aslında yapılması gereken çok basit: İş gücündeki kadın-erkek oranını eşitlemek, yönetim kademesindeki kadın-erkek oranını eşitlemek ve de aynı işi yapan kadın-erkek arasındaki gelir adaletsizliğini ortadan kaldırmak. Böyle söyleyince çok da zor görünmüyor ama tüm şirketler bu konuda kararlı adım atmadıkça, kendilerine ölçülebilir net hedefler koymadıkça burada gelişim maalesef olmuyor. Kurumsal şirketler bir nebze ilerleme gerçekleştirdi ama KOBİ’lerde ve de yeni gözlemleme fırsatı bulduğum girişim dünyası henüz konunun çok uzağında duruyor. Burada şirketlerin kısıtlı kaynağı olduğu düşünülürse devlet teşvikleri, yatırımcı teşvikleri çok kritik bana kalırsa. Kadın istihdamı, kadın girişimci sayısının artması ancak bu teşvikler ile mümkün olacaktır. 

Unilever’e dönecek olursak… Bu noktada ‘Kirlenmek güzeldir’ sloganına gelmek istiyorum. Çocuklara açtığınız bu özgürlük alanının hikâyesini anlatır mısınız? 

Omo Ürün Müdürü olup Kirlenmek Güzeldir kampanyasını çıkartan ekip içinde olmak galiba kariyerimin en değerli dönemiydi. 2002 yılında ülke ciddi bir ekonomik kriz içerisindeydi. Gecelik devalüasyon rakamları yüzde 150 oranlarına gelmiş, insanların alım gücü ciddi düşmüş, sevdikleri markaları satın almaları zorlaşmıştı. Ve marka tercihinde fiyatın en önemli kriter olduğu bir dönemden bahsediyorum. Omo o dönemde, bugün olduğu gibi en çok sevilen marka. Ama ekonomik krizin boyutları o kadar derin ki çok sevmelerine, kalitesine güvenmelerine rağmen farklı çözümlere giden bir kitle vardı. Markayla olan duygusal bağ zayıflamaya başlamıştı ve yapmamız gereken işlerin başında bu bağı tekrardan kuvvetlendirmek geliyordu. Pazarlamamın altın kuralı olan ‘farklılaşmak’ gerekliydi ama bütün deterjanların marka iletişimlerine baktığınızda hepsi aynı lekelerden, aynı gömlekten, aynı beyazlıktan bahsediyordu ki tüketicimiz o dönemde bu mesajların hepsine kulağını tıkamıştı. Global ekiple yaptığımız o toplantıyı hiç unutmam. Farklı fikirleri değerlendirdiğimiz toplantıda, bu fikir ilk geldiğinde odada önce büyük bir huzursuzluk ama daha sonra merak ve de ‘Aslında olabilir’ diyen bir ekip vardı. Farklı ama bir o kadar yenilikçi, insanlarla duygusal bağ kuran ama duygularını sömürmeyen bir fikirdi. Ne lekeden ne beyazlıktan bahsediyordu, ‘Kirlenmek Güzeldir’ diyerek esas olanın kirlenirken edinilen tecrübe ve deneyimlerin olduğundan bahsediliyordu. Temizlik kategorisinde daha önce hiç böyle bir şey denenmemiş, çılgın bir fikirdi. Şirkette ilk başlarda herkesin itiraz ettiği bir fikir oldu, krizin ortasında böyle bir hareket çok riskli olacaktı. Ama bazen risk almak lazım. Biz marka ekibi olarak tüketicilerle konuştuğumuzda, fikri cesur ve farklı bulmuşlardı ve hatta çok sevmişlerdi. Biz de onlardan aldığımız cesaretle yola çıktık. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen bugün halen geçerliliğini koruyan, markayla bütünleşen, markanın kimliği olan bir iletişim oldu ‘Kirlenmek Güzeldir’ sözü. Ekipler değişti, ajanslar değişti, tüketiciler değişti hatta bugün Omo kullanan kişiler o zamanlar Kirlenmek Güzeldir sayesinde özgürce koşup oynayan çocuklar. Ben bu fikri sadece Türkiye’de değil Fas, Cezayir, Nijerya, Kenya, Güney Afrika gibi bir çok farklı ülkede hayata geçirme şansına sahip oldum. Her ülkede benzer bir tepki, benzer bir sevgiyle karşılaştık. O sebeple ‘Omo Kirlenmek Güzeldir’, benim kariyerimde çok özel bir yere sahip ve hep de öyle kalacak.

Unilever’de birçok uluslararası görevlerde bulundunuz. Sorumluluk bölgelerinizle ilgili temaslarınızda, hayatını değiştirdiğiniz insanlardan bazı örnekler verebilir misiniz? 

Unilever’deki en büyük şansımın çeşitli dönemlerde Afrika’dan Rusya’ya, İIran’dan Fas’a farklı coğrafyalarda çalışılmış olmak olduğunu düşünürüm. Birçok kültürü tanımak, ülke tarihlerini, dilini, yemeklerini, aile yaşamlarını, iş hayatını, ekonomilerini anlamak bana dünya vizyonu kattı diyebilirim. Ekibimde farklı milletlerden kişilerin olması yöneticilik yeteneklerimi geliştirdi. Çeşitliliğin önemini daha iyi bir ortamda anlayamazdım herhalde. Ev ve Kişisel Bakım Başkan Yardımcısı olduğum dönemde Güney Afrika, Nijerya, Dubai, Moskova, Türkiye gibi tam 8 farklı ülkede ekiplerim vardı. İnanılmaz bir zenginlik, inanılmaz bir mozaik ve renk bence. Hepsinin bende ayrı yeri var, bana kattıkları var. Ama en çok da bu ülkelerde yaptığım tüketici ev ziyaretlerinden zevk aldığımı itiraf etmem lazım. Bir gün Afrika’da, sanırım Kenya’da bir tüketici ziyaretindeydim, temizlik ürünleri üzerine konuşacaktık. Ama iki kadın, iki anne ve konu ‘Kirlenmek Güzeldir’ olunca iki saat boyunca annelik, yaşam, çocukların yetiştirilmesi üzerine sohbet etmiştik. Omo’dan öğrendikleriyle daha iyi bir anne olduğunu söylemişti. Yaptığım işin etkisini o gün damarlarımda hissetmiştim ve hâlâ unutamam. İş hayatında başarının karşılığı bu bence, insanların hayatlarında yarattığınız fark, etki. Bunu para ile ölçemezsiniz. 80 yaşıma geldiğimde iş sonuçlarımı kesinlikle hatırlamaycağım ama Kenya’daki o anne ile yaptığımız sohbeti bir gülümsemeyle hatırlayacağıma eminim.  

Hikâyenin en başına dönecek olursak…  İnsanlar sadece sonuçlardan ibaret değil ya da başarılarından ve başarısızlıklarından. Yola çıkarken ve yolda yaşadıklarının önemi yadsınamaz. Erken yaşta önce babanızı sonra annenizi kaybettiniz. O dönemlerden ve o zor koşullardan bahsedebilir misiniz? Nasıl izleri var sizde?

Küçük yaşlarda hem anne hem de babanızı kaybetmek çok kolay kabul edilecek bir durum değil. Ama ben galiba o koşullar içinde nispeten şanslıydım. Teyzem bizleri-beni ve kardeşlerimi- kendi korumasına alarak aslında o dönem için çok zor bir karar veriyor. 30’lu yaşlarında bekâr bir kadının 3 çocuğu tek başına büyütmesi, tüm sorumluluğu alması inanılmaz cesur, bir o kadar da şefkatli bir davranış. Biz bir aile olduk, anne, baba ve çocuktan oluşan klasik aile tanımına uymuyorduk belki ama bir ailede olması gereken her şey bizde de vardı; sevgi, güven, bağlılık, hangi koşulda olursan ol birbirine destek olmak, özetle koşulsuz sevgi ve güven ortamında büyüdüm ben. Erken yaşta sorumluluk alarak büyüdük biz, evdeki tüm işler hepimizin ortak sorumluğundaydı, demokratik bir aileydik, fikirlerimize hep önem verildi, önemli kararlar beraber alınırdı, eğitimin tartışmasız en önemli konu olduğu bir aileydik. Ve galiba böyle zor bir durumu yönetebilmiş olmak hepimizi daha güçlü daha dayanıklı yaptı, ben bugün bile ölüm haricinde herhangi başka bir problemin mutlaka çözümü olduğunu düşünürüm.

Teyzeniz size hem anne hem baba olmuş. Onun sizin hayatınıza etkileri neler? Rol modellerinizden biri o. Diğer rol modelinizi de paylaşır mısınız?

Teyzem inanılmaz bir kadındı gerçekten, sadece benim değil etrafındaki herkes için rol model oldu galiba. Zamanının, içinde bulunduğu toplumun önünde, açık fikirli, cesur, üretken, aktivist bir tavrı vardı. Onu unutmak çok zor gerçekten. Diğer rol modellerime gelince, ben galiba bu konuda çok iştahlı bir insanım ve rol model kelimesi yerine ‘ilham’ kelimesini daha çok seviyorum. O kadar çok kişiden ilham alıyorum ki listem çok uzun ve özel bir örnek vermek çok zor. Çalıştığım insanlardan, tarihi figürlerden, yazarlardan, yönetmenlerden, artistlerden, müziklerden, şiirlerden, nefis bir yemekten, çocuklardan, gençlerden, hayvanlardan, doğadan… Ama sanırım en büyük iki ilham kaynağım Mevlana ve Yoda, sözleriyle ruhumun en derinlerini besledikleri için.

İki çocuğunuz var. Onlara nasıl bir dünya bırakmayı hayal ediyorsunuz?

Sohbetimize ‘Daha İyi Ben Daha İyi Dünya’ diyerek başladık. O zaman öyle de bitirelim. Dünyanın içerisinde bulunduğu krizin insan neslinin bencilliğinin, yıkıcılığının sonucu olduğunu düşünüyorum. Belki çok ütopik bir hayal olacak ama bencilliğin üretkenliğe, üretkenliğin paylaşmaya, paylaşmanın yaşamın dengesine katkı sağladığı bir dünya hayal ediyorum. Daha iyi ben olabildiğimiz ve bunu yaparken daha iyi bir dünya yarattığımızı hayal ediyorum.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER