Akademi için sıra beklemedi üst düzey yönetici oldu

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1997’de mezun olunca 2001’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitiminizi tamamladınız. Tıp, hep hayalini kurduğunuz bölüm müydü? Neden bu alanı seçmiştiniz?

İnsanlara yardım etmek, hem çocukluğumun hem de bugünümün en önemli misyonu. Bu nedenle doktorluk mesleği en büyük hayalim, tıp fakülteleri tek üniversite tercihim oldu. Uzmanlığımı da en genel kapsamı nedeniyle tercih ettiğim ‘İç hastalıkları’nda yaptım.

Uzmanlık eğitimi sırasında hasta baktınız. Doktor olmanızın, kariyer başarınıza nasıl etkileri oldu?

Yaptığımız iş, hasta odaklı bir yaklaşım gerektiriyor. Bu anlamda hekim olmamın elbette pek çok faydasını görüyorum. Hastalıkları, hastaları ve onların ihtiyaçlarını daha iyi anlayabiliyorum. İç hastalıkları, hekimin hastayı her yönden anlamasını gerektiren bir bölüm olduğu için ürünlere de çok kolay adapte olduğumu söyleyebilirim. Bir hekim olarak doktorlarla da aynı dili konuşabiliyorum. Bu da iletişimi güçlendiriyor. Yaşadığım bir diğer avantaj ise, eğitim aldığım ve görev yaptığım üniversiteler nedeniyle, hem Ankara hem İstanbul ekolünü yakından tanımam.

Dahiliye uzmanlığım sayesinde ilaç sektöründe çok daha verimli ve keyifli çalıştığıma inanıyorum.  Uzmanlık eğitimi sırasında geliştirme fırsatı bulduğum analitik düşünme, stresli ve duygusal durumlarla baş edebilme, etkili iletişim becerisi, zaman yönetimi ve problem çözmede bilimsel kural ve yöntemleri kullanma becerisi sergilemek gibi yetkinliklerin de bugüne kadar elde ettiğim başarılarda payı büyüktür diye düşünüyorum.

 İş hayatına Novartis’te Medikal Müdür olarak başladınız. Kariyerinize yön verirken neleri göz önünde bulundurdunuz? Doktorluktan yöneticiliğe geçiş nasıl oldu?

Uzmanlığım sonrası kariyerime aslında üniversitede akademik bir pozisyonla devam etmek istiyordum. Fakat o dönemde kadro olmadığı için ve önümde kadro bekleyen pek çok kıdemli uzman arkadaşım olması nedeniyle, ilaç sektörünü denemek istedim.

Kariyer hedefimizi belirlerken, bana göre, kendimize iki soru sormamız gerekir. Birincisi; insanlarla yakın çalışmak mı istiyorum? İkincisi; bireysel çalışmak mı beni mutlu eder? Vereceğimiz cevaba göre kariyerimizi şekillendirmek üzere adımlar atmalıyız. Örneğin insanlarla yakın çalışmayı sevmeyen kişilere yöneticilik planlamalarını önermem. Çünkü yöneticilik insanların hayatına dokunan çok önemli bir sorumluluktur. Ben de bugüne kadar birbirinden farklı karakterde, yetkinlikte, eğitimde yüzlerce kişinin yöneticiliğini yaptım. Ama kariyerimde bir dönüm noktası olan ilk büyük ekip yönetme tecrübemi Rusya’da 6 yıl görev yaptığım global bir firmada edindim.  800 kişilik organizasyonda Rus olmayan 2 kişiden biri ve bir Türk kadını olarak, sorumlu olduğum 250 kişilik ekibe başarıyla liderlik ettiğim ve yaklaşık 100 milyon dolarlık ciroyu, iki şirket birleşmesine de denk gelen bir süreçte iyi yönettiğim için ‘Dünya Başkanı Özel Ödülü’ne layık görüldüm.

2017’de Fransa’nın en büyük firmalarından Pierre Fabre İlaç AŞ’ye Genel Müdür olarak atandınız. Marka, Türkiye’de ilaç ve dermokozmetik olarak faaliyet gösteren iki şirketi ilk defa aynı yönetim çatısı altında birleştirme kararı aldı. 2020’de Pierre Fabre Türkiye Genel Müdür’ü olarak da sizi seçtiler. Nasıl gelişti bu süreç? Teklif geldiğinde ne düşündünüz?

Bir önceki şirketimde, büyük bir satın alma sonucu yeni bir ekip kurmuş, yeni bir iş modelini başarılı bir şekilde hayata geçirmiştik. Pierre Fabre Global’in de, Türkiye’deki operasyonunu genişletmek, yeni yatırımlar yapmak gibi planları olduğu için, özellikle bu alandaki tecrübelerim bana bu pozisyonu teklif etmelerinde rol oynamıştı. Bir genel müdür olarak, pek çok global ilaç firmasının aksine Türkiye’ye yatırım yapma planlarını öğrenmek benim de seçimimde en önemli etkenlerden biri oldu. Firmamı seçmemin diğer nedenleri ise inovatif onkolojiden tüketici sağlığına kadar geniş ürün yelpazesi ve kazancının anlamlı bir kısmını sosyal sorumluluk projeleriyle anlamlandıran bir vakıf firması olmasıydı.

Pierre Fabre İlaç şirketinde 3 yılda ulaştığımız başarılı sonuçlar doğrultusunda, 2020 yılı itibarıyla Dermokozmetik şirketinin sorumluluğunu da alarak tarihinde ilk kez ilaç ve dermokozmetik şirketlerinin tek kişi tarafından yönetildiği, Pierre Fabre Grup Türkiye’nin Genel Müdürü olarak atandım. Bu birliktelikle, ürün portföyümüz çok daha geniş bir yelpazeye ulaştı; iki şirketin sinerjik çalışma modelleri sayesinde bu yıl yaşanan onca zorluğa ve global krize rağmen, 2020 ve 2021’i en başarılı bitiren Pierre Fabre ülkelerinden biri olduk.

Hem ilaç hem de dermokozmetik şirketlerini yöneteceksiniz. Bu, şirketin tarihinde ilk defa oluyor. Bu anlamıyla büyük sorumlulukları da üstlenmiş oldunuz. İki büyük şirketi yönetmenin en büyük zorluğu ne?

Dediğiniz gibi, Pierre Fabre Türkiye tarihinde ilk kez bir Genel Müdür, hem ilaç hem kozmetik şirketlerini birlikte yönetiyor. Her iki şirketin ekip ve ürün sinerjisi çok yüksek. Bu sayede küresel ve ülkesel olarak yaşadığımız tüm krizlere rağmen iş sonuçlarımızda güçlü adımlarla ilerliyoruz. Tüm ürünlerimizde olduğu gibi eczacı, botanikçi kökenimiz ve ilaç firması geçmişimiz, bizi dermokozmetik alanında da farklılaştırıyor. Ürünlerimizin en doğal ortamlarda geliştirilerek tüketicilere sunulması, piyasaya verdiğimiz her ürünün geliştirilmesinde yapılan klinik araştırmalar, ürünlerimizle gelen güzelliğin başta sağlıklı bir ciltle olacağını kanıtlıyor. Dermatologlarımızın reçeteleri, kullanıcıların dijital platformlarda tecrübelerini paylaşmaları da gücümüze güç katıyor.

Bu zorluklarla, yorgunlukla nasıl başa çıkıyorsunuz? Zorlandığınızda, yorulduğunuzda sizi motive eden şey, sığınaklarınız nelerdir?

Pierre Fabre’nin vakıf statüsüyle tescillenmiş sosyal sorumluluk projeleriyle insanlığa katkısı, ‘Yeşile Saygı’ aktiviteleriyle doğaya katkısı, aile duygumuzu ve bağlılığımızı pekiştiriyor. Bir hekim olarak, insanlığa ve doğaya yapılan destekler beni çok motive ediyor ve bana huzur veriyor.

İş dışında ise her kadın gibi benim de farklı şapkalarım var. Evli ve bir kız çocuk annesiyim. Eşimin ilk eşinden de bir kızımız ve bir oğlumuz var, hatta üç de torunumuz var. Her gün mutlaka yürür, haftada bir kez tenis oynar, yazın da düzenli bir şekilde yüzerim. Evde bulunan 5 köpeğimiz ve kedimizle ilgilenmek de stresi oldukça düşüren bir şey.  Yeni lisan öğrenmeyi çok severim. Rusya’da yaşarken Rusça öğrenmiştim, son 3 yıldır da Fransızca öğreniyorum. Piyano çalmak, kızımla birlikte şarkı söylemek de tüm yorgunluğumu alan aktiviteler arasında diyebilirim.

Bir kadın olarak iş dünyasında ne gibi zorluklarla karşılaştınız, karşılaşıyorsunuz?

Erkeklerin domine ettiği iş dünyasında kadınlar olarak farklı toplumsal önyargılarla başa çıkmak durumunda kaldığımızı düşünüyorum. Bu da kadınların hem mevcut durumlarını korumak hem de yöneticilik pozisyonlarına erişmek adına daha fazla çaba göstermelerini, karşılaştıkları tüm zorluklar karşısında daha dayanıklı olmalarını gerektiriyor.

Örneğin; Pierre Fabre’nin benden önceki genel müdürü erkekti, yönetim ekibinin çoğunu ise kadınlar oluşturuyordu. O zamanki yöneticim, çoğunluğu kadın olan yöneticileri bir erkek genel müdürün daha iyi liderlik edeceği düşüncesiyle öncelikle erkek adaylarla görüşmüş.  Görüşmemizde bana, “Bu pozisyon için tek görüştüğüm kadın aday sendin. Ama seninle tanışıp tecrübelerini dinleyince, fikrim değişti ve iyi ki bu kararı vermişim” demişti.

Şirketlerde uygulanan yeni politikalarla birlikte, yönetim atamalarında kadınlara öncelik verilen dönemler oldu. Bu vesileyle de kadınların en az erkekler kadar başarılı yöneticiler olabileceği görülmüş ve önyargılar kırılmış olacak ki, günümüzde yeni yönetici adaylarında kadınların her geçen gün daha da ön plana çıktığını görüyorum.

Hem bir hekim hem de anne olarak ben, zorluklar karşısında pes etmek yerine, mücadeleyi ve bu mücadele sonunda her gün yeniden öğrenmeyi tercih ediyorum. Elbette hepimiz iş hayatında bir takım zorluklarla karşılaşıyoruz, bence önemli olan bu zorlukları fırsata dönüştürebilmek için gereken adımları atma cesaretini göstermek.

İş dünyasında, “Kadın, kadının kurdudur” gibi laflar, düşünceler özellikle diri tutulmaya çalışılsa da biz biliyoruz ki, “Kadın, kadınının yurdudur”. Bu anlamıyla iş dünyasında kadın dayanışması nasıl sağlanabilir ve de görünür kılınabilir?

Ataerkil baskı karşısında kadınların bir çeşit sezgisel dayanışmaya ya da kardeşliğe sahip olduğunu gözlemliyorum. Kadınların iş hayatında zorluklarla başa çıkmalarına yönelik kamu ve özel sektörü destekleyen ve kadınların yönetiminde olan sivil toplum kuruluşları var, bu kuruluşlar yaptıkları çalışmalarla güçlü projelere imza atıyorlar. Bir anlamda kız kardeşlik dayanışması gibi… Kadınların birbirlerine ilham, fırsat ve güç vererek iş hayatına katılımlarını artırma ve iş hayatında var olma mücadelesini destekleme amacıyla yapılan çalışmaların medyada görünürlüğünün artırılması gerekir.

Siz bu anlamda neler yapıyorsunuz?

Sanırım hem ekibim hem de etrafımdakiler için rol model oluyorum. Global toplantılara katıldığımızda Türkiye gibi bir ülkeden bu kadar başarılı ve armoni içinde çalışan kadın yöneticileri görünce hem şaşırıyorlar hem de büyük saygı duyuyorlar.

Sağlık, kadınların en yoğun olduğu beş alandan biri ancak yöneticilik anlamında bakınca oran düşük, özellikle hastane yönetimlerinde. Türkiye, yönetim kurullarında kadın temsili açısından OECD ortalamasının altında. Bu durum sizce nasıl değiştirilebilir?

Benim için iş hayatında kadın olmak özellikle de yöneticilik, fırsat eşitliği yaratıldığı noktada her anlamda pozitif dokunuşu olan bir değer. Bizim de 7 kişilik yönetim ekibimizin 4’ü kadın liderden oluşuyor.

Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, ekonomik, sosyal ve siyasal yapılarındaki farklılıklar sebebiyle birbirinden farklı. Kadın istihdamı ise bir ülkenin gelişmişlik düzeyini gösteren ölçütlerinden bir tanesi. Kadın istihdamı son yıllarda daha da önem kazandı. İş hayatında etkin bir şekilde çalışan kadının bireysel olarak kendine kattığı değer, aile ve sosyal hayatı da etkiliyor. Çalışan kadın, güçlü aile, güçlü ekonomi ve güçlü sosyal hayat anlamına gelmeye başladı. Öte yandan kadınlar için iş imkânları erkeklere göre daha sınırlı maalesef. Kadınların iş hayatında tutunması, doğum ve çocuk bakımı için iş hayatına ara verdiğinde geri dönmesi çok daha zor.

Dolayısıyla kadınlar için kaliteli istihdama erişim, ayrımcılıkla mücadele, eğitimde fırsat eşitliği, iş-aile yaşamı uyumu gibi pek çok alanda daha iyi politikalar geliştirilmesi gerekiyor. Bu anlamda, işe kadınların çalışma hayatında ve toplumdaki rolü konusundaki tutumumuzu değiştirerek başlamamız şart diye düşünüyorum.

İş dünyasındaki cinsiyet eşitsizlikleri, kadın cinayetleri, kız çocuklarının eğitime erişimindeki sıkıntılar… Kadın olmak zor. Bu anlamıyla bir kız çocuğu annesi olarak kaygılarınız neler?

Tüm anne babalar gibi benim de en büyük dileğim kızıma güvenli bir yaşam sağlamak, iyi bir eğitim almasına destek olmak. Yaşanan şiddet olaylarını dehşetle izliyorum ama ümidimi yitirmiyorum. Her şeyin başı iyi bir eğitim. Yeni nesil dijital teknoloji sayesinde oldukça bilinçli yetişiyor. O yüzden gelecekle ilgili kaygılı değil, ümitliyim.

Şirketinizin, dünyanın farklı ülkelerinde sosyal sorumluluk projeleri geliştiren bir de vakfı var. Ne gibi çalışmalar yapılıyor? Özellikle kadınlara yönelik neler var?

Mösyö Pierre Fabre’nin 1951 yılında kurduğu eczane, bugün onkoloji, kadın sağlığı, üroloji, tüketici sağlığı ve dermokozmetik alanlarında hizmet veren uluslararası bir şirket. Ürünlerimizin çoğu kadınlara yönelik. Kadınların yaygın sorunlarından olan idrar yolu enfeksiyonları, demir eksikliği, hamilelerin kullandığı demir+folik asit ve onkoloji grubunda meme kanseri ürünleriyle kadın sağlığı için çalışıyoruz. Ayrıca dermokozmetik markalarımız Avène ve Ducray’in nemlendiriciden güneş kremine, saç dökülmesini engelleyen formüllerden terlemeyi engelleyen losyonlara kadar yüzlerce ürünle kadınların güzelliğine güzellik katıyoruz.

Yani ürün portföyümüz gereği ‘kadın’ hep odak noktamızda. Bu bağlamda sosyal sorumluluk projelerimizden söz edecek olursak; Mösyö Pierre Fabre tarafından kurulan ve dünyanın dört bir yanında sağlık hizmetine erişimi olmayan insanlara ulaşmayı amaçlayan vakıf, 20 yılda gelişmekte olan ülkelerde 97 hastane ve sağlık merkezinin kuruluşuna öncülük etti. Afrika ülkelerindeki ‘Albinizm ve Orak Hücreli Anemi’ gibi hastalıklarla mücadele konularında aktif olarak çalışmalar yürüttü. Vakfın sosyal sorumluluk çalışmaları kapsamında desteklediği Dr. Denis Mukwege, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde cinsel şiddete maruz kalan 50 bini aşkın kadının tedavisine öncülük ettiği için 2018 Nobel Barış Ödülü’nün sahibi oldu. Vakıf, ‘Kadınları İyileştiren Adam’ olarak da tanınan Dr. Denis Mukwege’nin kurduğu hastanelerde mağdur kadınların tüm medikal tedavi süreçlerini karşılamaktadır. Biz de Pierre Fabre Türkiye olarak her fırsatta sosyal sorumluluk faaliyetlerinde bulunuyoruz. Vakıf aracılığıyla, kullanılan her Pierre Fabre ürünü dünyanın ihtiyacı olan bir yerinde iyiliğe dönüşüyor. Böyle bir şirkette çalışmak gerçekten mutluluk ve gurur verici.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER