Aile şirketlerinin ‘güven’ problemi

“Liderin rolü harika fikirler bulmak değildir. Bir liderin rolü, harika fikirlerin gerçekleşebileceği bir ortam yaratmaktır.” Simon Sinek

Bahadır çalışma odasına girdiğinde içeriye şöyle bir göz gezdirdi. En çok burada çalışmayı seviyordu. Abisi her daim insanlarla birlikte olmaktan keyif alırken, kendisi en çok yalnızlığı severdi. Bu yüzden en çok dikkat isteyen işleri evine, çalışma odasına getirir; en zor kararları da yine burada alırdı. Sandalyesine oturup Elif’i aradı, telefon bir iki çalıştan sonra hemen açıldı.

Elif enerjik bir sesle, “Selam babacığım” diyerek açtı telefonu. Bahadır’ın iç sıkıntısı biraz azalır gibi oldu. Kızı, gözlerini dünyaya açtığı ilk günden beri hep hayatını güzelleştirmişti. “Nasılsın kızım?” dedi.  Soru soruş şeklinden Elif, babasının kaygısını anlayıverdi.  “Hayırdır, sesin iyi gelmiyor babacığım. Ne oldu? Anlat, dinliyorum” dedi. Babası bir süre sessiz kaldıktan sonra cevapladı:

– “Bülent, Engin’le bugün Burak konusunu konuşacaktı. Burak’la da genel müdürlük pozisyonu için el sıkışacaklardı. Ben de bu işe gayet olumlu bakıyorum ve olsun istiyordum. Lakin Engin’e daha önceden söylese iyi olurdu.”

– “Baba sen neden kendini bu kadar üzüyorsun ki bu konuda? Tamam, hepimiz birlikte çalışıyoruz ama bu iş artık biraz baba-oğul meselesine dönüştü. Kendileri çözmeleri lazım, bizim yapabileceğimiz bir şey yok ki.”

– “Öyle de Elif, anlamadı bir türlü şu çocuğun kıvrandığını. Engin de bana anlatıyor, babasına anlatmıyor. Arada kaldım kızım, aylardır bu konu zihnimi kurcalayıp duruyor. Söyledim amcana, Bülent dedim, böyle böyle istiyor bu çocuk. Al karşına konuş, ‘Henüz hazır değilsin’ de, ‘Biraz sabret’ de. Yok, o da Nuh diyor Peygamber demiyor. ‘Engin’in bir isteği varsa önce gelsin benimle konuşsun’ diyor. İkisi de inat… Neyse bugün artık dananın kuyruğu kopmuştur herhalde.”

– “Baba, bence sen bu konuyu kafanda kurmayı bırak artık. Amcamla Engin’in meselesi çok dallanıp budaklandı artık. İş ilişkileri ile baba-oğul ilişkileri birbirine girdi. İkisi de o kadar içeride ki, dışarıdan bakamıyorlar. Dışarıdan bir gözün bu pozisyona gelmesine sevindim ben. Burak Atalay’la ilgili çok güzel şeyler duydum sektörden, Engin’in de ondan öğreneceği çok şey vardır eminim. Sen şimdi hafta sonunun keyfini çıkar.  Ben yarın şirkete gideceğim, bir ortamı koklarım. Sen bir güzel dinlen, pazartesi günü yeni dönemde neler yapacağımızı oturur konuşuruz.”

Elif, babasını rahatlatmıştı ama aslında kendisi de düşünceliydi. Son birkaç aydır aile şirketleriyle ilgili yaptığı araştırmalara iyiden iyiye kendini kaptırmıştı. Okuduğu kaynakların içinde çok çarpıcı bilgiler vardı. Şaşırdığı konuların başında, Türkiye’de sisteme kayıtlı tüm şirketlerin yüzde 95’inin aile şirketi olduğu bilgisi* geliyordu. Brezilya’da bu oran, en büyük 200 şirket içinde yüzde 51.5’ti. Türkiye’de bu oranın özellikle yüksek olmasını bilmek, içinde ufak bir ümit ve ‘yalnız olmama hissi’ doğurdu. Sadece eş, dost, tanıdık değil; aslında etrafındaki şirketlerin büyük çoğunluğu, onlar gibi bir aile şirketiydi demek ki. Dünyadaki en büyük şirketlerin kurumsallaşmış ve profesyonelleşmiş aile şirketleri olduğunu düşündüğünde, bu bilgi o kadar da şaşırtıcı gelmemeye başladı. 

Elif’in bu ümitlerini yıkan ise bir diğer makalede okudukları oldu. Yapılan bir araştırmaya göre, aile şirketlerinin yüzde 96’sı üçüncü kuşakta son buluyordu. Dedesi sayılır mıydı? Yok canım, sayılmazdı. Sonuçta şirketi amcası ve babası kurdu, kendisi ikinci kuşak oluyordu. Rahatlamasını, suçluluk duygusu izledi. “Demek benden sonrası tufan diyorsun Elif Hanım” diye geçirdi içinden. Aslında amacı bu değildi, amacının bu olmadığını çok iyi biliyordu. Babasının ve amcasının büyük emeklerle bugünlere getirdiği şirketin sadece kendi kuşağında faaliyetine devam etmesi değildi beklentisi; çocuklarına, torunlarına, sonraki kuşaklara istihdam sağlayacak, ülkesine değer katacak bir şirketti hayali. 

Bunun yapılabilmesinde en önemli hususun kurumsallaşma ve sürdürülebilirlik olduğunu biliyordu; sürdürülebilirliğin sağlanmasındaki en önemli nokta ise devir süreciydi. Bunu düşünürken omuzlarının gerginleştiğini hissetti. Devir demek, şirketin bundan sonraki liderini seçmek demekti. Engin’in kendini bu pozisyonda gördüğünü biliyordu, Burak Atalay’ın gelişinin Engin’de yaratabileceği en büyük tahribatın bu beklentiden, bu bakış açısından kaynaklandığının da farkındaydı. Engin’in düşünmediği, kendisinden başka aile fertlerinin de şirkette çalışıyor olmasıydı. Demek ki üçüncü kuşakta yıkım bu yüzden gerçekleşiyordu; çocuklar, kuzenler, kuzen çocukları devreye girince bölünme hızlanıyordu. Aile şirketlerinin neredeyse yüzde 80’inin ailevi çatışma yüzünden çöküş devrine girdiğine şaşırmamak gerekirdi.

Elif, kendi aile şirketlerinde yolunda gitmeyen şeylerin yalnızca geçmişte kalan uygulamalarla devam etmelerinden kaynaklanmadığını biliyordu. Gelişim ve değişimin yanı sıra, temelde, birbiri içine geçmiş ilişkilerde yatan problemler büyümelerinin önünde duruyordu. Engin’le amcası Bülent Yılmaz’ın arasındaki sürtüşme, Burak Atalay’ın gelişinden sonra iyice çığırından çıkacaktı. Babasıyla ikisi bu konuda uzun uzun konuşmuş, ancak bir yere varamamışlardı.

Burak Atalay’ın aileden olmamasının, aile ilişkileri ile şirket yönetimi arasında çatışma yaratan bazı durumları engelleyerek duyguları dizginleyeceğini ve özellikle aile fertlerini etkileyen kararların daha mantıklı şekilde alınmasına yardımcı olacağını düşünüyordu Elif. Bununla birlikte, o zaman da güven meselesi ortaya çıkıyordu. Hiç tanımadıkları birine nasıl güvenebilirlerdi? Sonra çevrelerinde bulunan benzer yapıdaki aile şirketlerinin de bunu yaptığını düşündü. En güçlü rakiplerinden en yakın dostlarına kadar, sektörde tanıdığı aile şirketlerinin kritik yönetim kademelerinde ailenin dışından, deneyimli profesyoneller görev alıyorlardı. Yine de kendilerine gelince, özellikle babasının ve amcasının aileyi ilgilendiren konularda duyguları mantıklarının önüne geçiyor, her yeni gelen kişiye güvenmekte biraz daha zorlanıyorlardı. Muhasebe müdürleri Aykut Batman da hem babasının hem de abisinin aklını çeliyordu. Aykut’un eski alışkanlıklarına bağlılığı, neredeyse bağımlılık durumuna gelmişti. En küçük değişikliklere dahi şüpheyle yaklaşıyor, Elif’in atmak istediği her yeni adıma karşı onlarca karşı tezi savunuyordu. Özellikle güven konusu, Aykut Batman’ın Bülent’i en kolay ikna edebildiği meseleydi. Yeni bir pozisyona hiç tanımadıkları birini getirecek olmak, hepsi için korkutucu bir deneyimdi.

Elif de onlardan çok farklı değildi, ancak bu gidişatı değiştirmekte kararlıydı. Yılların tecrübesiyle bu noktaya getirdikleri şirketlerinin, yönetimsel sıkıntılar nedeniyle sektörden silinip gitmesine seyirci kalmayacaktı. Babası ve amcası bu şirketi hiç yoktan var etmişler, ancak geçmiş yöntemleri bir türlü bir kenara bırakamamışlardı. İşin içine çocuklar girince, işler biraz daha karmaşıklaşmıştı.

Ailenin her yeni ferdi, şirketin kapısından ilk adımını attığı anda coşkuyla karşılanmıştı. Ancak gelinen noktada hepsinin kendi sorunları vardı. Engin genel müdür olmak istiyor, Zeynep saygı görmeyi arzuluyor, kendisi ise şirketin girdiği gerileme devrinden bir an önce çıkıp, eski gücüne kavuşması için kafa patlatıyor, gece gündüz araştırmalar yapıyordu. Bir de Can vardı. Amcasının en küçük oğlu şirkete geleceği tarihi sürekli erteliyor, isteksizliğini babasına anlatacak cesareti bir türlü toplayamıyordu. Hepsinin tek ortak noktası Elif idi; dertlerini dinliyor, sırlarını tutuyor ve bir yandan da bu ilişkiler yumağından tıkır tıkır işleyen bir sistemi nasıl yaratacağını kara kara düşünüyordu. Son zamanlarda tüm odağı, aile şirketleri hakkında uzmanlaşmış kişilerin videolarını izlemek, makalelerini okumak, uygulamalarını öğrenmek ve tüm bunları Yılmaz Otomotiv’e nasıl uyarlayacağına dair bir fikir üretmekti….

Aile şirketlerinde önceliğin aile üyelerine veriliyor olması, aile genişledikçe daha fazla işgücü ve beyin olarak organizasyona dahil edilmesini genel bir eğilim ve teamül olarak düşünebiliriz. Bunun arkasında yatan en kritik faktörün psikolojik olduğunu düşünüyorum: Güvende hissetmek… 

Aile üyelerinin çalışanlardan daha güvenilir olduğu düşüncesiyle eş, çocuk, akraba ve yakın tanıdıkların şirkette görevlendirilmesi güvende hissetmek için izlenen en temel yöntem. Kimi zaman istekli kimi zaman isteksiz, kimi zaman sürdürülebilirliği sağlamak ve bir sonraki nesillere şirketi hazırlamak için, kimi zaman acil ihtiyaç nedeniyle, kimi zaman aile üyesi işsiz kalmasın diye, kimi zaman da hazır elimizde bu işi bilen biri var deyip etinden sütünden yararlanmak motivasyonuyla yapılan çeşitli seviyelerdeki istihdamların organizasyona getirdiği maddi ve manevi maliyetleri düşünmek gerekir. Dolayısıyla, profesyonellerin hem yönetim kurullarında hem de şirket yönetiminde rol alması dengeleyici bir unsurdur. Buradaki kritik soruları şöyle düşünebiliriz:

  • Profesyonel bir yöneticiye neden ihtiyaç duyuyorsunuz?
  • Bu yöneticinin yetki ve sorumlulukları konusunda ne kadar netsiniz?
  • Hangi becerilere ve yeteneklere ihtiyacınız var? 
  • Kariyer gelişimi için bir yol önerecek misiniz?
  • Bu yöneticiye güvenmeye ne kadar hazırsınız?
  • İşin sahibi ya da aile üyesi olarak nelerden vazgeçmeye hazırsınız?

 

*TAİDER, Aile Şirketleri Sürdürülebilirlik Araştırması_2021

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER