9 yaşında kaybettiğim haysiyetim değil çocukluğumdu

Ayşe Hanım, sohbetimize hoş geldiniz. Bizi bu mekânda, Hayata Sarıl Lokantası’nda ağırladığınız için de ayrıca teşekkür ediyoruz. Dişi Business dergisinde sohbetlerimize genellikle misafirimizi tanıyarak başlıyoruz. Ve onların çocukluk, ilk gençlik yıllarını, hayata nasıl başladıklarını öğrenerek ilerliyoruz. Sizin hayatınızı, yaşadıklarınızı biliyoruz ve bir kez daha dinlemek isteriz. Ancak diğerlerinden farklı olarak şunu sormak istiyorum. Ayşe Tükrükçü geri dönüp baktığında nasıl bir çocukluk ve gençlik yaşamak isterdi? 

Bu anneyle büyümek istemezdim. Çocuklarını seven, saçını okşayan, bir sofrada ailece yemek yiyen bir ailenin içinde çocukluğumu yaşamak isterdim. Şöyle dönüp baktığımda, az önce kapıdaki iki Alman arkadaşa da söyledim, çocukluğumun ilk iki yaşını çıkartıyorum, 4 yaşından babaannemin yanındaydım, o çocukluğu isterdim. 11 yaş, çocukluğumun kaybolduğu süreçten sonraki çocukluksa eğer en güzel çocukluğum yurtta geçen çocukluk. Kıymet verilen, saçı okşanan, saçı taranan, eğitimli yurt bakıcıları tarafından sevilen bir çocuktum. Yurtta yaşadığım çocukluğu özlüyorum.

Annesiz geçirdiğiniz zamandaki çocukluk mu?

Evet, zaten ben annesiz büyüdüm. 55 yaşındayım. Şöyle tamamına baktığım zaman 10 sene annemle aynı evde yaşamadım. Annemle yaşamadıysam benim çocukluğum var mı o zaman? Yok. 

Ayşe ne olurdu eğer her şey yolunda gitmiş olsaydı ya da ne yapmak isterdi her şey yolunda gitseydi? 

Gene yardımsever olurdum, gene ihtiyaç sahiplerine bir şey yapardım, gene bir fark yaratırdım. Bu insanın vicdanıyla alakalı.

Ayşe cesaretli biriydi miydi gençlik yıllarında?

Evet, çünkü hep yalnız ve başkalarının yanında büyüdüğümüz, aile sofrasında haftanın 7 günü yemek yemediğimiz, hep o sofradaki düzeni aradığımız için hep bir düzenli yaşamaya gitmişizdir. Evde 5 kardeşsin, 2 de büyük toplam 7 kişinin arasında senin yerin yok. Abim Tuncay’ın da yeri yok. İşte bak Tuncay abimin resmi arkanda, onun da yeri yok. Onun yerinin olmamasının sebebi engeli. Diğer abim öldüğü gün yanında olan kişilerden biri Tuncay abim. O da hep bir şeyle suçlanarak büyüdü. Ama senin suçladığın çocuk zaten normal değil. Konuşamıyor, küçüklüğünde o kadar travma geçirmiş ki kendisini hiçbir şekilde ifade edemiyor. Bu çocuğu yargılayan bir aileye sahibim. Anneme baktığımda, annem de travmalı bir çocuk ama kendisini düzeltmek için ne yaptı diye sorarsan, hiçbir şey yapmadı. Ben kendimi iyileştirdim, ben kendimle o kadar gırgır geçiyorum ki… Hayat bana gol attı!.. 

Hayır, ben hayata gol atıyorum. Ama bu uzun zamanımı aldı. Şimdi herkes bir şekilde yaşıyor ya, ben şu anda nerede yaşıyorum biliyor musun? Saraylığımı yaşıyorum. Her yaşıma girdiğimde bir şehirli oluyorum, o şehrin plakasını sahipleniyorum. Ama kendi doğduğum memleketin plakasını sahiplenemiyorum, sahiplenemem. 

Ayşe’nin umutlarını konuştuk, şimdi ters düz yapalım, geçmişi konuşalım mı? Aslında tekrar tekrar size anlattırmak istemem o yaşadıklarınızı. 

Aslında dokuz yaşında ben hiçbir şeyimi kaybetmedim. Onurum, şerefim, haysiyetim değil kaybettiğim. Ne kayboldu biliyor musun? Çocukluğum! Geçenlerde Hayata Sarıl Lokantası’nın 5’inci yıl dönümünü kutladık. Buraya gelen gönüllünün bana almak istediği tek şey pamuk şekerdi. Pamuk şekeri kim yiyor? Çocuk yiyor. Birkaç arkadaşım daha gelirken bana pamuk şeker almıştı. Ne kadar bencilmişim ki getiriyorlar bana pamuk şekeri, açıyorum, açarken de yardım ediyorlar, geri alıyorum ellerinden pamuk şekeri, kopartıyorum önce ben yiyorum. Sonra başkalarına ikram ediyorum. Bu çocuk işte! Ama bu bilerek yaptığım bir şey değil, bu yaşadıklarımın bilinçaltı yansıması. 

İçinizde öç alma ya da intikam duygusu taşıyor musunuz? Yumruklamak istediğiniz bir şeyler var mı?

Ben hayatı yumrukluyorum. Öç almak… Vicdansız olsam bunu çok düşünürüm. Bir dönem de düşündüm, 1989 yılında. 13 sene sonra Türkiye’ye geldiğimde, Ali Rıza bana tecavüz ettiğinde yanımda olan kızının benim yaşadığımın aynısını yaşamasını çok istedim ama sonra dedim ki: “Dur be! Sen onlar kadar pislik olamazsın.” Benim etimi satın alan adama ben burada yemek verdim. Ben o adamı tanımadım ama o beni hatırladı. O adam benim hangi genelevinde olduğumu, et pazarında olduğum dönemlerdeki odamın içini çok iyi bilen biri. 

Evsiz olarak mı geldi?

Evsiz olarak geldi. Yemek vermeyebilirdim. 

Bu yaşadıklarınızı ne zaman anlatmaya karar verdiniz? Asıl utanması gereken siz değil de size bunları yapanlar olduğuna ne zaman karar verdiniz?

Aslında başımdan geçen tüm olayları yurttayken, tecavüzdeki travmayı yeniden yaşadığımda anlatmaya karar verdim. Spordan, yüzmeden geldim. Bakıcımız “Git duşunu al” dedi. Gittim duşumu aldım. Tecavüz edildiğim döneme ait bir travma, bugün için de hâlâ geçerli, banyo yaptıktan sonra her insan gibi havluyla saçımı, vücudumu kurulayan biri değilim. (Amcası Ali Rıza tecavüz ettikten sonra Ayşe’yi banyo yaptırıp havluyla kurutuyordu.) O travmada kaldım. Duştan sonra bakıcım “Bir yerini mi kestin?” dedi. “Yok” dedim. “Bu kan ne?” deyince, ben o anda, -bak halen o günkü gibi elim sol bacağıma gidiyor, çünkü o kanı ilk orada gördüm, Ali Rıza tecavüz ettiğinde daha çok sol bacağımda vardı kan, “Ali Rıza da yaptığında böyle oldu” deyip bayılmışım. O günden sonra aslında bunların söylenmesi gerektiğini anladım. Ama o dönem çocukluk korkusuyla, Ali Rıza’nın dediği “Aile de yapar, şu da yapar” düşüncesi zihne yerleştiriliyor. Oysa o dönem mesela çok söylemek istemişimdir. Bakıcılarımın bana yaklaşımı, sevecenliği, insan yerine konmak, konuşma, yaşama hakkı… “Senin de Ayşe olarak çocuk hakların var” denmesiyle yavaş yavaş açıldım. Tabii özgüven de çok önemli. Aslında söyleten de çok önemli. Sordukları zaman onlara anlatıyordum, sorulmadan anlatamıyordum. Yapılanın doğru-yanlış terazisini bilmiyordum. 

Benim için kırılma anlarından biri de şöyle oldu… Mersin’de evlenmek için kâğıt hazırladığımızda, hastaneye gidip filim çekildim, kan alındı. Sonra oradan çıktık Mersin’de emniyet şube müdürlüğüne gittik. Yazı şuydu: Ah-lak şu-be-si. Ben Türkçe heceleyerek okuyordum. Sonra içeriye girdik, o anda orada bir adam bana hakaret etti, elimde genelev işlem dosyası, resmi nikâh işlemleri için niye emniyete gittiğimizi bilmiyorum. O polisin bana küfür etmesi çok zoruma gitti. Ona, “Bir gün gelecek bunların hepsini ben sana söyleyeceğim” dedim. Aynı gün gittim Bahri’ye, beni genelevine satan adama, söyledim. O da ona küfür etti. İnanır mısın, yüreğime su serpildi. Ama yanlış olduğu belliydi, bunun doğrusunu gün geldi, 20 sene sonra, ben 1996’da genelevinden çıktım, 1996’dan beri açık açık herkese haykırıyorum: Ben bu yaşantıyı seçmedim, ben bunu yaşamak istemedim. Ne ben ne de Türkiye genelindeki 63 genelevindeki kadınlarımız. Sokakta tecavüze uğrayan kadınlarımız, evde şiddet görmüş, taciz, tecavüze uğramış insanlarımız var, kız erkek fark etmiyor. Orospu yaptık!.. Kim yaptı? Ben bir erkeği orospu yapabilir miyim? Ama bir erkek beni çok rahat orospu yapabilir. Adalet burada nerede? Adaletin terazisi var ya, nerede o, niye bende yok o terazi? Neden benden beş adım öndesin? Neden sen yaptığın zaman hovardalık oluyor da neden ben mini etek giydiğimde ‘orospusu’ oluyor. 

Şiddetin her türlüsünü yaşadınız. Bu yaşadıklarınıza sadece saf kötülük diyebiliyorum. Bu saf kötülüğün üstesinden nasıl geldiniz? 

Kötülük yapmayarak. Benim annem beni çok dövdü ama ben anneme el kaldırmadım. Evet, laf söylüyorum ama kimseye söyletmiyorum. Küfür edersen eğer, “Pardon, sen ne oluyorsun da küfür ediyorsun” derim ama ben ederim. Çünkü o beni yedi ay karnında taşımış. Ama yedi ay süt vermemiş. Sen çiğ süt emdin ama ben emmedim, bu da bir gerçek. Terazi orada. 

Yaşadıklarınızı anlatmaya başladığınızda toplumun size bakış açısı nasıl oldu?

‘Orospuya bak!’ Cümle buydu. Ama ben demiyorum ki “Vay! Pezevenkler.” Niye diyemiyorum, niye diyemiyorum? En basit örnek. Polis 2007’de bana “A…. koyduğumun orospusu. Geldiğin yer de belli gideceğin yer de belli” diye küfür etti. Ben de dedim ki adama, adını da verebiliyorum yani mahkememiz vardı, “Sen kapıyı bekleyen pezevenk değil misin?” Bana dava açıldı. O bana küfür etti, kankalarını, 4 polisi şahit getirdi. Onlar da bana davacı oldu. “Aha! Orospu” diyorlar. Orospuyu orospu eden sizsiniz ben değilim. 

Mutlu olduğunuz bir ya da birkaç an var mı? Hani böyle sarılıp da hayata tutunduğunuz birkaç an…

Şu anda benim çok güzel bir ailem var. Çok güzel bir kardeşliğim var, çok güzel bir ablalığım var, çok güzel bir teyzeliğim var, çok güzel bir halalığım var. Şu anda benden daha mutlu kimse olamaz. Şu andaki ailem hayata sarıldığım ailem. Çocukluğum, gençliğim, kadınlığım çalındı. Bir taraftan iyi ki de çalındı! Niye biliyor musun? Bu aileye sahip olmam için bunların hepsini yaşamam lazımmış, evet, gururla da söylüyorum. Beni benden daha çok düşünen, merak eden, beni benden daha çok ayakta tutan, düşmemem için üflemeyen… Aslında üflesen düşerim. İyi ki ben bu aileye sahip olmuşum. 

Hayata Sarıl Lokantası’nı neden kurdunuz? Bu lokantada kaç evsize yemek verdiniz? 

İki gün önce bir arkadaş geldi, 2007 döneminde de senin böyle bir fikrin vardı, dedi. Dönüp kendimi şöyle bir yoklayınca bunu Serap Ezgü’de, Esra Ceyhan’da, Gülgün Feyman’da söylediğim aklıma geldi. O dönem bile, vesikam yüzünden bana iş vermeyenlere inat hafızama kazıdım, bir gün benim tırnağım uzarsa küçük bir yerde hayatsız kadın olarak ama evsiz olarak demedim, hayatsız kadınla beraber çalışmak çok isterim dedim. 2014-2016 sokakta biz çorba dağıttık Şefkat-Der vasıtasıyla. Çorba dağıttık ama ben yanı sıra her gün işe gidip geliyordum, iznim yoktu. İş dediğim de böyle sekiz saat çalıştığım yer değil, ya temizliğe gidiyordum, ya yemeğe gidiyordum, ya birinin annesine bakıyordum. Dedim ki bu böyle olmaz, evsiz gene evsiz işsiz gene işsiz. İki sene yeter dedim. Kamuoyu oluşturduk, insanlara bir şeyler gösterdik ve öğrettik. Ondan sonra da dükkân açalım dedik. 

2017 Şubat’ında derneğimizi kurduk, nisanda burayı tuttuk. Burası 7 ayda açıldı. Bizim elimizde paramız yoktu. Bağışlarla, sponsorlarla 2 Kasım 2017’de Hayata Sarıl Lokantası’nı açtık. Şimdiye kadar benimle burada sekiz kişi çalıştı. Bir tane fire verdik, biri ben yedi kişi devam ediyoruz. 2 Kasım 2017’den 5 Kasım 2020’ye kadar Hayata Sarıl Lokantamızda 150 bin 682 tabak ücretsiz yemek verdik. Pandemiden önce içeride oturup yemek yeniyordu. Şimdi sizin oturduğunuz yerde iki şişman bir zayıf oturup yerdi, şu masada 5 kişi yerdi. Şimdi maalesef paket yapıyoruz. Çünkü evsizlerimizin yüzde 80’i aşısız. Burada devlet desteği yok, burada devletin bir ekmeği yok, belediyenin bir ekmeği yok. Tamamıyla bağışlar, sponsorlar ve gündüz gelip burada yenen yemeklerden kazanılan paralar.

Psikolojik destek de sağlıyoruz. Bütçe eğitimi, mutfak eğitimi, hijyen eğitimi… Bütçe eğitimiyle lokantanın ne alakası var dersen, evsizlerimizin özgeçmişi benim gibi sorunlu. Kendilerini toparlayamayanlar… Hep kendi şehrinden kaçıp kaybolma şehrine geliyorlar, o da burası. Ben Antep’te niye yaşamıyorum? Bana Antep’te ekmek yedirmediler diye ben buradayım, bana Antep’te toplum olarak yaşama hakkı tanımadıkları için ben buradayım. Yoksa Antep’teki, Bursa’daki kirayla burası bir değil. 

Ayşe Hanım, özel günlere tepkilisiniz. Neden? Kadınlar Günü özelinde sorarsak bu soruyu…

Kadınlar Günü mü var? Neden ben Kadınlar Günü’nde satıldım? Neden kandilde satıldım, neden bayramda ben 43 kişiye satıldım? Bir de bunun primi var yani. Benim dönemimde vergi yüzde 8’di. Örneğin 40 liralık vizitemin yüzde 8’i devlete gidiyordu. Pardon!.. İş ise neden İşçi Bulma Kurumu’nda bunlar kayıtlı değil. Seks işçisiyim (Kitabındaki vesikayı göstererek) al. Hani işçilik hakkım nerede? Neden ben oradan istifa edemiyorum? İstifa ettim, neden hâlâ bunlar kayıtlı? Ahlak şubesinin verdiği evrak bu, devletin kaydı bu. Ben orospuyum ama devlet burada nerede? 

Bağımsız milletvekilliği adaylığınız var. Milletvekili olsaydınız neler yapacaktınız? 

Sığınma evi açacaktım Meclis’in karşısında. Vallahi açacaktım, o dönemki cümlem de aynı şimdiki de aynı. Ama ben olacağım diye girmedim ki. Gene namusumla dışarıda kaldım. 

Aday olarak amacınıza ulaştınız mı? Farkındalık mı yaratmak istediniz? 

Amacıma ulaştım. Bizlerin var olduğunu insanlara anlattım. Bizlerin insan olduğunu insanlara anlattım. Bizlere iş verme mecburiyetleri olduğunu da anlattım. Örneğin, biriniz evinizi kiraya vermezsiniz, biri iş vermez, biri yaşama hakkı tanımaz, biri karısından kıskanır, biri kocasından kıskanır… Pardon da bana git orospu ol diyorsun sen ya bunların hepsini elimden aldığın zaman. Şimdi orospu ben miyim burada yoksa?.. 

Ben 1996 yılından beri sürekli televizyon, gazete, basının içerisindeyim bu yaşadıklarımı anlatmak için. Ve sorulan soru hep şu: Tecavüze mi uğradın? Evet. Ama kim tarafından diye sorulunca asla RTÜK söyletmiyor. Tecavüz, ensest… Amcayı niye söyletmiyorsun? Neden insanların gözünde hep biz kötü kadın oluyoruz? Kız erkek gene fark etmiyor, devletin çocuk hakları diye bir yasası var ama uygulanan hiçbir şey yok. Ben bunu bizzat Nimet Çubukçu’ya da söyledim, Güldal Akşit’le de konuştum, Selma Aliye Kavaf’a da bunu dile getirdim. Gördüğüm her insana, toplumun sözde benim oyumla gelen temsilcilerine söyledim. 5-6 sene önce tecavüzcüsüyle nikâh kıyma yasası çıktığında Ankara’ya gittim. Ben, erkek kız fark etmiyor, kucağıma bir çocuk aldığımda benim nefsim uyanmıyor ama erkeğin nefsi uyanıyor. Ve o mecliste yaşayan mı anlatır yapan mı anlatır? En basiti, benim tecavüzüm ortaya çıktığında benim annem beni yalanladı. Ve 13 sene sonra, 1976’da tecavüze uğradım, 1989’da Türkiye’ye 13 sene sonra geldiğimde tecavüzcümün kızı, yanımda olan kişiyle bunu konuştu. Ve bu ortaya çıktı, kabul gördü ve annem şöyle dedi: Haklıymışsın. Niye haklıydım ben, niye haklıydım?.. Tecavüze uğradığım için mi? Geçti o günler. Yok sayıldım. Geçti o günler. Onurum gitti. Geçti o günler. Gene diyorum, benim çocukluğum çalındı. Basında, televizyonda, gazetede hep RTÜK’e maruz kaldım. İnsanlara çıkıp bunu anlatırken, bir çocuğu yabancının kucağına vermesinin yanlış olduğunu anlatmak tamam, ama nedenini soran yok. Kim olursa olsun, düşmanımın da çocuğu olsa buraya, Hayata Sarıl Lokantası’na gelip benim bedenimi satan adamın çocuğu da olsa ona da aynısını söylemek isterim. Ama söyleyemiyorsun. Ama ben gene diyorum, bir erkek genelevi açılmış olsa, bunu da en çok dile getiren bendim milletvekilliği adaylığı döneminde, ben neden satılıyorum erkek niye satılmıyor? Erkek genelevi açılsın dedim. Aa! Olur mu, dediler. Ee! Kadınınki niye var? 

Kadın-erkek eşitliğine inanıyor musunuz? 

Yok. 

Bir gün bu toplum bunu başarabilecek mi sizce?

Bu toplum… Abi şimdi ister sevin ister sevmeyin, ben Atatürk’ü tanımam ama Atatürk kimlik verdiğinde benim dedeme de vermiş, dedemden babama, babamdan da bana… Ama ben kimliğimi çocuğuma veremem çünkü çocuğum yok. 1934’te verildi soyadı hakkı. Şimdi 2022’deyiz. Kadın hakları var mı? Yok. İnsan hakları var mı? Çok. Ama uygulamada gördüğüm bir şey yok. Şimdi basit bir örnek… Dün 140 kişiye yemek verdik. Bu insanların aralarında kadınlar da var. Bu insanlar daha farklı ortamda yaşamak istemez miydi? İsterdi. Yaşam hakları ellerinden alındığı için, kendisi de o yaşamını düzeltemediği için zaten evsiz. Ben geçmişimle evsiz kaldım. Ama benim bir tabak yemek alacağım yer yoktu. Ama ben şununla da hava atıyorum, ben evsizken Jumbo karides yedim. Ama sokakta bulduğum poşetin içindeydi, onu yedim. Haksa, insanlıksa herkes insan. Sende de 5-6 litre kan var bende de var, sende de iki göz varsa bende de iki göz var. Neden sen benden üstünsün? Üstünlük diye bir şey olmaması lazım, terazi aynıdır, yaşam hakkı aynıdır. Sen çalışıyorsan ben de çalışıyorum. Sen hamallık yaparsın ben hizmetçilik yaparım, sen inşaatta çalışırsın ben evi temizlerim, sen yemek yiyorsan ben bulaşığını yıkıyorum, ben yemek yapıyorsam sen bulaşık yıkamıyorsun ama. Olay bu. 

Dergimizin bu sayısı farkındalık yaratmak için 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde yayınlanacak. Şiddet ve baskı gören kadınlara mesajınız ne olurdu?

Ne dövün ne dövdürün kendinizi. Evet, ben geçmiş dönemde bunları çok yaşadım. Polisi polise şikâyet edemem, dayak yedim diye yüzümü açıp televizyonlara çıkamam çünkü çıkartmıyoruz, Türkiye’de 5 ölü olursa yayın yaparız… Ama şu söyleniyor, Türkiye’de günde 3 kadın öldürülüyor, en büyük hatamız ‘3 kadın öldürülüyor’ demekle. Çünkü çok daha fazlası öldürülüyor. Öldürenle ölenin arasındaki farka bak. Ben mezardayım sen cezaevindesin. Abi cezaevinde ben sana bakıyorum. Ben mezardayım ama, Ayşe Tükrükçü olarak konuşmuyorum kadın olarak konuşuyorum burada, kocam çalışıyor, çocuğum çalışıyor devlete vergi veriyorum ve sen cezaevinde besleniyorsun. Hayır. Ha! Öl mü? Hayır. Ama kravat takmak af dilemekse, Ayşe Paşalı’nın kocasını ben mahkemede gördüm. İndirim alıyor. Bu hak mı? Bana uyan bir yasa yok, ben hâlâ yok sayılan bir kadınım. Benim destek verdiğim dört eski genelev kadını hâlâ yok sayılıyor yasada. O zaman bu bakanlar neye bakıyor? Devletin en büyük ayıbı şu. Almanya bunu çok net açıklıyor, geçen sene için 32 bin evsizim var, diyor, Türkiye’deki evsizlerin rakamı yok. Söyledikleri cümle şu: “Bende kayıtlı evsiz yok.” Peki evsizin kaydı nerede olacak?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyoruz, şiddet gördüğümüzü dile getiriyoruz. Erkek de 365 gün erkek, kadın da 365 gün kadın. Niye hep bir güne sıkıştırılıyoruz? Kadınlara böyle özel günlerde niye karanfil veriyoruz? Şu Türkiye’den bir çık hele, karanfil kimlere veriliyor acaba? Avrupa’da karanfil cenaze çiçeği. Biz Dünya Kadınlar Günü’nde, seçimde, şiddet gününde bilmem neyde karanfillerle geziyoruz. Hani diyorlar ya “Kadın kadınlığını bilecek.” Yok abi, insan insanlığını bilecek. Kadınmış erkekmiş ayrımı yapmayalım.

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER