Ve yazan, ‘erkekler ne der’ diye düşünmeden yazan kadın

“Kadının varlığına katlanamayan zihniyet; elbette onun yazmasına, okumasına, düşünmesine de karşıdır.”
Böyle diyordu Kendine Ait Bir Oda kitabında Virginia Woolf. Ve bu sözü yıllardır, milyonlarca kadının kafasına, kalbine kazındı. Hâlâ da kazınıyor. Çünkü tüm kadınlar biliyor ki, var olmanın yolu ‘kendine ait’ bir oda/zaman/meslek/tutkudan geçiyor. 

20’nci yüzyılın en önemli yazarlarından, modernizm akımının edebiyattaki öncü isimlerinden, daha da ötesi feministlerinden olan Virginia Woolf, 25 Şubat 1882 tarihinde Londra’da gözlerini dünyaya açtı. Babası Sir Leslie Stephen, Victoria Devri’nin tanınmış yazarlarındandı. Ölümle 13 yaşındayken, annesi Julia Duckworth’ın ağır bir grip yüzünden vefat etmesiyle tanıştı. Bu, onu derinden etkiledi. İlk sinir krizlerini, sanrılarını o zaman yaşadı. Bu krizlerde, yıllar sonra itiraf edebildiği, üvey abisinin tacizine uğramasının da payı vardı. 

Woolf, o yıllarda kadınların ikinci plana itilmesi nedeniyle okula hiç gidemedi ama babasının da yardımıyla kendini geliştirdi. Daha küçük yaşlarda, yazar olmaya karar vermişti. Saatlerini, babasının kütüphanesinde bir kitaptan diğerine yolculuklara çıkarak geçirdi. Henüz 13 yaşındayken, 1895’te bir gazetede kısa hikâyeleri yayınlandı. 1904’te babasının ölümünden sonra toparlanabilmek için yeni bir sayfa açmaya karar verdi, kardeşleriyle Bloomsbury’ye taşındı. Bu hayatındaki dönüm noktalarından biriydi, zira John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant gibi birçok ünlü edebiyatçıyı, sanatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan ‘Bloomsbury Grubu’yla tanıştı. “Yaşamın, görüntülerin altındaki derinlerine inebildiğim bir dönemdi” diyerek anlattı bu dönemi. 1912’de bu grupta yer alan Leonard Woolf’la evlendi. 

Bir profesyonel olarak 1905’lerde yazmaya başlayan Virginia Woolf’un ilk kitabı Dışa Yolculuk, 1915’te yayınlandı. Ardından diğerleri geldi; Gece ve Gündüz, Mrs Dalloway, Deniz Feneri, Orlando: Bir Yaşamöyküsü, Dalgalar, Virginia Woolf’un Günlükleri… Ve tabii ki Kendine Ait Bir Oda! 1929’da yayınlanan kitap, feminist hareketin klasiklerinden oldu. Woolf kitapta, erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları, “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” sorusunu yanıtladı. Hem de sadece laflarla değil, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkararak, kadın algısının tarihsel olarak ataerkil dünyada nasıl baskı altında tutulduğunu gösterdi. Kitapta kadınlara, “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..” diye seslenmesi boşa değil. 

Virginia Woolf, İngiliz edebiyatının klasikleri arasında yerini alan eserleriyle, edebiyatta kadının yerini sağlamlaştırdı. Kitaplarında, nesnel gerçekliğin ve tarihselliğin insan bilincindeki yansımalarını karakterlere döktü. Üstelik bunu samimi ve muzır bir dille yaptı. Kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamlarında, mücadelelerinde, umutlarında, acılarında dillendirdi. Belki de o acılardı, hüzünlerdi onu ağırlaştıran. 28 Mart 1941 tarihinde ceplerine taş doldurup evinin yakınındaki Ouse Nehri’ne atlayarak intihar etti. Virginia Woolf, 18 Mart 1941’de kaleme aldığı mektupta eşine şunları yazdı:
“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim…”

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER