4 günlük çalışma haftası

‘Cesur Yeni Dünya’dan, sağlığımızı ve dünyanın kaynaklarını korumaya odaklandığımız, belki de taşıyamayacağı kadar yük yüklediğimiz ‘Dijital Dünya’ya geçiş dönemi yaşadığımız bugünlerde her sektör gibi ‘İnsan Kaynakları’ sektörü de değişime ayak uydurmak için elinden geleni yapıyor. 

‘Uzaktan çalışma’, ‘büyük istifa’, ‘dijital liderlik’ derken sırada ‘4 günlük çalışma haftası” var. Hazır mısınız? 

4 günlük çalışma haftası ve kısaltılmış haftalık çalışma saatlerinin çalışanların motivasyonunu ve verimliliğini artıracağına dair görüşler uzun zamandır tartışılıyor. Öncülüğünü İzlanda, Belçika gibi ülkelerin yaptığı bu akım, İngiltere’de 6 aylık bir projeyle deneniyor, Alman start-up şirketlerinde gündeme alınıyor ve uygulanıyor. Pek çok ülkenin daha deneme aşamasında olduğu 4 iş günü ve 3 izin gününden oluşan bu yeni düzen, verimli olabilir mi? 

Aslında kısaltılmış ve ‘konsantre’ çalışma saatlerinin hem kurumsal yapı hem de sosyal yapı için daha verimli olacağına dair pek çok argüman söz konusu. İşyerinde saatleri doldurmak için yapılan toplantıların yerini, hedef odaklı ve motive çalışma saatlerine bırakacağını, motivasyonu yüksek çalışanın daha yüksek performans göstereceğini ve zaman yönetimini kendi inisiyatifi ile gerçekleştireceği için sorumluluk üstleneceğini varsayan bu yeni çalışma düzeninin savunucuları, haftada sadece 4 gün çalışmanın toplumsal ve sosyolojik faydalarını da vurguluyorlar. 

Şöyle ki; kısalan çalışma saatleri hem toplumun üzerindeki stresi azaltacak hem ekonomiyi canlandıracak hem de işe gidiş geliş süresinde daha az benzin harcaması, daha kısa süre trafikte kalma gibi nedenlerle dünyayı ve kaynaklarımızı korumaya yarayacak. 

Peki bu senaryo gerçekçi mi? 

Bu yeni düzenin olası olumsuz etkilerine bakarsak, tabii ki ilk karşılaştığımız soru işareti kurumsal kârlılığın sürdürülebilir olmasında, özellikle rekabetçi ekonomilerde kısalan çalışma saatleri kurumsal hedefleri karşılar mı? Özellikle piyasaya yeni giren firmalar böyle bir politikayı benimseyerek büyüme stratejilerini gerçekleştirebilirler mi? Diğer taraftan, çalışanların çalışma saatlerinin kısalması ancak maaşlarının aynı kalması ekonomik açıdan gerçekçi ve sürdürülebilir mi? Bunlara ek olarak, yönetim ve hedefleri gerçekleştirmek daha kısa çalışma saatlerinde sağlıklı bir şekilde uygulanabilir mi, takım ruhu korunabilir mi? 

Tüm bu sorular, tahmin edebileceğiniz gibi uzun uzun konuşulması ve belki de gerçekçi denemeler üzerinden değerlendirilmesi gereken konular. Konuya sadece 3 gün daha geç kalkabildiği için daha mutlu olacak çalışanları varsayarak bakarsak yargılarımız yüzeysel kalabilir. 

Benim görüşüm, çağa ayak uydurmak yönünde. Yenilikleri denemenin, ‘early adaptors’ arasına katılmanın yaşadığımız çağda öneminin farkındayım. Ütopik bir dünya hayali kurmak yerine gerçekçi planlamalarla işyerinde geçirilen sürenin azaltılabileceğini ama daha verimli kullanılabileceğini ve hatta çoğu kurumdaki ‘atıl’ yapıların bu şekilde keşfedilerek kârlılığın arttırılabileceğini düşünüyorum. 

İnsan kaynakları yönetiminde; kârlılığı, sürdürülebilirliği ve hedefleri ön plana koyduğumuz denklemlerde çalışan psikolojisini, motivasyonunu, çevreyi ve doğal kaynakları koruma bilincini unutmadığımız günler dileğiyle.

 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER