130 yıl sonra gümüşü ipekle yeniden buluşturdu

Gümüşün ipekle birleştirildiği simkeşlik, 130 yıl önce yok olmuş bir sanattı. Taa ki Sultan Acar yıllarını verip bu sanata tekrar hayat verene kadar. Acar, Türkiye’nin son simkeşi olmakla kalmayıp, onu başka kadınlara da öğretiyor.  

Önce tanışarak başlayalım mı; kimdir Sultan Acar? Hayat yolculuğunda hangi duraklardan geçip ne işler yapmış, neleri biriktirmiştir? Nasıl yaşar, neyi dert edinir?

1965 Ankara doğumluyum. Uludağ Üniversitesi Turizm İşletmecilik Otelcilik mezunuyum. Ankara’daki Fransız otel zincirinde Food and Bavarege şefi olarak çalıştım, Ankara Divan’da müdür yardımcılığı, Ankara Beymen Cafe’de işletmecilik yaptım. Evlendim, bir oğlum oldu. Bunların arasında çocukluğumdan beri hobim olan takı tasarlamak ve üretmek işini hiç bırakmadım.

Tasarımlarımda kültürel mirasımızdan kalan formları ultra modern çizgilerle birleştirdim. Kolleksiyonlarım, 1996’dan beri Atina’da MAC fuarında, Almanya’da Frankfurt Messe Ambiente’de sergilendi. 1999’da Osmanlı köstek saat zincirini modernize ederek tasarladığım kolyenin olduğu koleksiyon, Alman gümüş takı firmalarının dikkatini çekti ve bir Alman firmasıyla uzun yıllar çalıştım.

Öyküleri, geçmişi, hikâyesi olan koleksiyonları tasarlamakta çok başarılı olmama rağmen uzun yıllar hep ikinci işim olarak kaldı. Yunanistan’ın adalarında müşterilerim oldu, ünlü İngiliz firması EDWARDS da müşterim ve tasarladığım kol düğmelerini uzun yıllar sattılar. İsrailli bir firmaya tasarladığım küpeyi Lady Diana satın aldı. Ama bunlar benim için olağanüstü şeyler değildi, hiç iddialı değildim, doğal geliyordu, sadece duyunca mutlu oluyordum. Şimdi fark ediyorum ne güzel dokunuşlar yaptığımı.

2001 yılında Pekin’e gittim, üç yıl kaldım ve uluslararası bir turizm firmasının Pekin Bölge Müdürlüğü’nü yaptım. Çin plastik sanatları çok ilgimi çekti. Chıne Art’la tasarım çalışmaları yaptım. Çin o zaman dünyaya yeni açılıyordu ve modern tasarımlar çok ilgilerini çekiyordu.

Döndüğümde Mardin’e gittim. Süryani kültürü ve sanatları ilgi alanım içindeydi. Ustalarla tanışmak ve telkâri sanatıyla ilgilenmek istedim. Belki de hayat yolculuğumun en önemli dönemeçlerinden birisidir Mardin’e gitmek. Sekiz yıl kaldım ve hayalini kurmadığım çalışmalar yaptım. 

Bu hikâyede, yolunuz simkeşlikle nasıl kesişti? İlk ne zaman, nerede duydunuz simkeşliği?

Yolumun simkeşlikle kesişmesi tamamen kaderseldi. Simkeşliği bilerek bu yola çıkmadım. O, yolun sonunda gelen bir ödüldü. Süryani kültürünü ve takı sanatlarını görmek ve bir koleksiyon hazırlamak  için gittiğim Mardin’de, sekiz yıl kaldım. Bir Ermeni taş ustasının elinden çıkan, yarısı yıkılıp yarısı kalmış bir taş konakta yaşadım. Niçin oradaydım? Niçin o kadar kaldım ve kopamadım? Bunlar cevabı olmayan sorulardı. Yöre halkının işine yarayacak, ufkunu açıp gelir sağlayacak Avrupa Birliği projeleri yazdım, en çok da gümüş sanatı üzerine… Kabul gördü, uyguladım, koordinatörlüklerini yaptım. Bu projeler sayesinde onlar, insanlık tarihi başladığından beri var olan kadim kültürlerinin farklı boyutlarını tanıtma imkânı bulurken, ben de bambaşka bir yaşantının büyüsüne karıştım.

Bilen bilir, ‘telkâri’ Mezopotamya sanatlarının baş tacıdır. Telle yapılan bir sanattır. Gümüşü haddelerden geçirir inceltirsiniz, sonra onu bükerek ‘meftül’ haline getirirsiniz. Arapça ‘sarmak, sarılmak, dolanmak’ demektir. O meftülleri toz kaynak yardımıyla kaynatır, dünyanın en zahmetli, en güzel takılarını ve objelerini yaratırsınız.

Atölyede kullandığımız ve benim meftunu olduğum incecik gümüş telleri seyrederken, “Acaba bunları kaynak yapmadan, ipekle de bükerek ve elle örerek takılar yapsak nasıl olur?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. İşte benim için, ’Simkeşlik’ yolculuğu böyle başladı. 2004’te gümüş tellerden bir şeyler yaratma hayalim, bu yolculuğumun ilk adımı oldu. 15 yıla yayılan, uzun ve meşakkatli bir süreç yaşandı; vazgeçmek için çok sebebim oldu ama bırakmak aklıma bile gelmedi. Bu konuda hep kafa yorduğum şey, “Bu haliyle yetersiz, daha iyisi olmalı” düşüncesiydi. İnsanı bir fikre götüren ve 15 yılını hiç yüksünmeden ona adamasını sağlayan duygu ne olabilirdi? İnanın, bilmiyorum. Nihayet, saçınızın teli inceliğinde altın ve gümüş tellerle, çoğu zaman da ipek katarak yaptığım takıların satışa sunulmasıyla yolculuğumun ödülü geldi.

Takılarımı inceleyen bir sanat tarihçisi, “Biliyor musunuz?” dedi, “Siz bu takıları kılaptanlarla örmüşsünüz. Bu, artık yaşamayan, Osmanlı Hanedanlığı’na ait, eski bir dokuma, örme ve süsleme sanatıdır. Kaftanlar ve pek çok diğer sultan ve şehzade kıyafeti bu kılaptanlarla dokunur ve süslenirdi. Siz de aynı malzemeyi, örerek kullanmışsınız. Farkında değilsiniz belki ama siz bir simkeşsiniz, yaşayan son Simkeş!”

Hiç süslü, egosu yüksek laflar kullanamayacağım; çok içten ve çok dürüstçe söylemem gerekirse, yaptığım sanatın adını, kültürel değerini, ne kadar önemli bir sanat olduğunu öğrenmem böyle oldu… Bu, sırlardan biriydi. Bilerek yapmadım, yaptıktan sonra bildim… Bilmeden, neredeyse sadece içgüdüyle, 130 yıl önce yok olmuş, 700 yıllık bir Hanedanlık sanatını yeniden yapmaya başlamıştım. Görünür olduğunda bilinir de oldu. 

Sonrasında simkeşlikle ilgili araştırmalar yaptığımda gördüm ki hiç bilmeden tamamen içgüdüyle Osmanlı Saray Sırmakeşhanesi’nin yaptığı bütün metotları bu sanatta ben de uygulamışım. Bunu çok samimiyetle söylüyorum, daha önce bilseydim 15 yılımı “Nasıl daha iyi yaparım?” diye harcamazdım. Yolculuğun sonunda hayretler içinde “Aaa! Benim gibi yapmışlar” sözlerini hep söyledim. İnanması güç ama bir DNA kodlaması galiba…

Nasıl bir tarihi var, kısaca sizden dinleyebilir miyiz?

Simkeşlikle ilgili bilgiler çok sınırlı ve derin bir araştırma konusu. Avrupalıların, Osmanlı metal tel örücülüğü diye bahsettiği ‘simkeşlik’, tarihin tozlu sayfalarında kalmaya devam ediyor. Bugüne kadar tek rastladığım kapsamlı araştırma, Himmet Taşkömür’ün ‘Osmanlı İmparatorluğunda Simkeşlik ve Tel Çekme (XV-XIX yy) isimli yüksek lisans tezi. Kısaca tarihine değinmek gerekirse; Osmanlı tekstil sanayinin yan kuruluşu olarak tanımlayabileceğimiz, altın ve gümüşten dokumacılıkta kullanılacak incelikte tel çekme sanatı denebilir. Altının tel olarak kullanımı ilk defa M.Ö. 3500 yıllarında Mısır’da gerçekleştirilmiş. Mezopotamya’da ise arkeolojik kazılardan elde edilen eserler, filigran tekniğinin M.Ö. 3000 yıllarından itibaren kullanıldığını gösterir.

Osmanlılar’da bu sanatın hangi tarihe kadar uzandığı tespit edilememekle birlikte Fatih Sultan Mehmet döneminde varlığına dair belgeler mevcut. İstanbul’da, Bursa’da ve Selanik’te simkeşhane bulunduğu bilinmekte. İstanbul Simkeşhanesi’ne ait en eski belge XVI’ncı yüzyılın son çeyreğine ait. 

Gümüş veya altın tel ile ipek ipliğin ilk buluşması, Osmanlı devri saray kumaşlarının dokunmasında olmuş. Gümüş ve altın tel kılaptan, tel ve sim olarak üç farklı şekilde kullanılırdı. Sim, genel anlamıyla gümüş madeni ve gümüş para demek. Aynı zamanda gümüş tele ve bununla yapılan sırma işine de verilen ad. Gümüş parlaklığında olan işlemelerde kullanılan iplik vb. şeylere de sim denir. Bu durumda ‘simkeş’, haddeden gümüş ve altın tel çeken, sim işleyen zanaatkârdır, yani simkeşlik sanatında mutlaka altın, gümüş veya bunların alaşımlı telleri ve ipek iplik vardır. Osmanlı bu madeni ipliğe ‘kılaptan’ demiş. Dokumada, işlemede ve bugüne kadar çok azı kalmış takı tekniklerinde uygulanan simkeşliği, diğer tel işlerinden bu özellik ayırır. 

Dokumada kullanılan altın ve gümüş tel önceleri devlet simkeşhanelerinde çekilir, kumaşlar darphanede damgalanarak hazineye kaydedildikten sonra sadece hanedan mensuplarının kullanılmasına izin verilirdi. Dönemin modasına uygun kumaşların tümü saray nakkaşhanesinde tasarlandığından, yani bir anlamda tek elden çıktığından, kumaşların desen ve kompozisyonlarında Osmanlı’ya ait bir üslup bütünlüğü oluşmuş. Kısaca hanedanlığın kıyafetleri Saray Sırmakeşhanelerinde pek çok çeşitte dokuma teknikleriyle altın, gümüş ve ipek tellerle dokunur ve dünyanın en kıymetli incileri, zümrütleri elmasları, mercanları ile süslenirdi. 

Simkeşlikle ilgili sizi en çok şaşırtan bilgi ne oldu?

Osmanlı Hanedanlığı’nın kumaş değil, mücevher giymesi oldu.

Neden unutulmaya yüz tuttu sizce simkeşlik?

1900’lü yılların başında, çökmekte olan bir imparatorluğun zorlukları ve yıkılan bir hanedanlığın kaygıları, hanedan mensuplarının sürgüne gönderilmesi, Saray Sırmakeşhanesi’nin kapatılması… Yeni kurulan Cumhuriyet’in kalkınma ve sanayii çalışmalarında her kuruşa, altına ve gümüşe ihtiyacı vardı. Dolayısıyla simkeşlik sanatı da ne yazık ki kısa sürede tarihin tozlu sayfalarına gömüldü. Simkeşlik geçmişe karışıp 130 yıldır bir sır haline geldi. 

Sizi simkeşlikle tanıştıktan sonra yıllarınızı ona adayacak kadar peşine düşüren ne oldu?

Eğer bir sanat dalıyla ilgileniyorsanız, başka türlü bakıyor, başka türlü görüyor, başka türlü hissediyorsunuz. Modern takılar yaparak dünya pazarında yavaş yavaş yer edinip para kazanmaya başlamışken 700 yıl öncesine gidip tarihin içinden bu sanatı çıkarma ve yaşatma gayreti nasıl oldu, inanın bilmiyorum. Üstelik zaman, para, uykusuz geceler ve insanüstü bir emek. Bu işe neden ve nasıl bu kadar istek duydum, neden vazgeçmedim, bu sanat için özellikle mi seçilmiştim, ‘sır’ verilmişti de ‘tamamlandığı’ zaman mı öğrenecektim? Bilmiyorum… Bildiğim, bu yaşadığımın, ipek, gümüş ve altından bir telin ucuna bağlanıp gidivermekle başlayan ama 700 yıl öncesine giden mucizelerle dolu büyülü bir yolculuk olduğu. Sırlar kenti kadim Mardin’de kulağıma fısıldanan bir yolculuk… Ve yolculuk hâlâ devam ediyor.

Simkeşliğin yaşatılması neden önemli? 

Üç kıtaya nam salmış, muhteşem bir imparatorluğun sahip olduğu halk kültürlerinin ve sanatının zenginliği hiç şüphesiz tartışılmaz. Bütün dünyada Osmanlı kumaşları ve kaftanları en değerli hediye kabul edilmiş. Sultanların, şehzadelerin, padişahların giydiği kıyafetlerin ihtişamı Avrupalı tarihçilerin anılarında yer almış. Bu kadar kıymetli sanatın öncelikle kültürel miras olarak tanıtılması ve anlaşılması gerekiyor.

Aynı zamanda mücevher tasarlama geçmişim de olduğu için dünya mücevher pazarının ne istediğini çok iyi biliyorum. Bir zamanlar İstanbul, mücevher sektöründe tasarımları ve azınlık olan ustalarıyla liderdi. Artık model üretemez, İtalyan ve Hindistan’ın makinelerle ürettiğini satar duruma geldi. El emeği ve el işçiliği yerini makinelere bırakarak, hep aynı modelleri tekrarlayarak bir kısır döngüye girdi.

Kültürel mirasımız olan ve arkasında çok sağlam bir öyküsü bulunan simkeşliği, günümüz mücevher anlayışına inove etmek istedim. ‘Giyilebilir mücevher sektörü’nde olmayı amaçladım. İddia ediyorum ki; hiç kimse hem bu kadar hafif hem tamamen el işçiliği hem de çok zarif giyilebilir mücevherler üretemiyor. Kendimi hemen burada konumlandırdım. Pazarın büyüklüğü, cazibesi, ürünün haffliği ve tamamen el işçiliği olması, bu topraklara, bize, Osmanlı Hanedanlığı’na ait olması çok büyük avantajlardı. Her şeyde olduğu gibi mücevher sektörü de sağlam öyküleri sever. Her şeyden önce amacım simkeşlik sanatını bu sektörde bir marka haline getirmek. Sevgili montörüm Kurtuluş Bektaşovski ile başlayan markalaşma yolculuğum, bu sektörün duayeni Ekrem Sağel ile birleşti. Birlikte çalışmaya başladık. Simkeşin yolculuğuna eşlik ettikleri için kendilerine çok teşekkür ediyorum.

Simkeşlik sanatını günümüzde nasıl yapıyorsunuz, üretim aşamalarınız nasıl?

Üretimimiz tamamıyla el işçiliği ve uniqe olduğu için zamanı ve ne kadar üretebileceğimizi biz belirliyoruz. İki şekilde çalışırız; koleksiyonumuzu kendimiz hazırlayıp fuarlarda müşterilerimize sunarız ya da müşterimizin önerdiği modelleri ve ürünleri tasarımcılarının dahil olduğu çalışmalarla tasarlar ve üretiriz.

Eğitimlerimiz öncelikle deneme atölye eğitimlerimizle başlar. Nasıl bir sanat yaptığımızı, kültürel değerini detaylı anlatıyoruz ve bakırdan hazırlanmış kılaptanlarla başlıyoruz. Ahilik sistemindeki bütün aşamaları içimizde uyguluyoruz. Kılaptancı, çırak, usta, tasarımcı, dokumacı simkeş, simkeşbaşı mertebeleri bizde de geçerli. Dürüstlük, güven, dayanışma, saygı, sevgi, yardımlaşma çalışma prensiplerimiz. En zorlandıkları zamanı; altın, gümüş, kılaptanları ellerine ilk aldıklarında yaşıyoruz. Korkuyorlar, başaramamaktan korkuyorlar ama eğitimlerimizde bu safhayı çok hızlı geçiyoruz, hemen alışıyorlar. Ürettikçe, kıymetli taşlarla süsledikçe ve tasarımlar çıktıktan sonra duydukları özgüveni ve sevinci size anlatmam mümkün değil.

Simkeşliğin yeni kuşaklara aktarılması için neler yapılmalı?

Bu sanatla ilgili arşivler taranmalı, Osmanlı çevirileri yapılarak kayıt altına alınmalı. Kültür Bakanlığı’nca Somut Olmayan Kültürel Miras kapsamında değerlendirilmeli. 

Mardin’de uzun zaman yaşadınız ve gümüş sanatı üzerine yöre halkına yarar sağlayan Avrupa Birliği projeleri yazıp uyguladınız. Sizce yaptıklarınız nasıl farklar yarattı?

Başladığım günden beri tasarım yaparken takılarımın, mutlaka bir öyküsü, geçmişi olsun isterim. Kolleksiyon hazırlayacaksam, bu hiçbir zaman masa başında olmaz, ilgili yerlere gider orada yaşar ve uzun saatler konuyu araştırırım. Tasarımlar ondan sonra çıkar. ‘Tılsımlı Takılar’ koleksiyonum beni Mezopotamya’ya, Mardin’e, Süryaniler’e götürdü. 

Gittiğimde, bölgedeki terör olayları yeni yeni bitme noktasına gelmişti. Süryaniler gönülsüz göçle Avrupa’ya, Amerika’ya, dünyanın pek çok yerine dağılmış; sanatları, ustalarını kaybetmişti. Mardin’de telkâri sanatı bitme noktasındaydı. Koleksiyonumu çalışacağım ne bir usta ne de doğru düzgün bir atölye vardı. Geri dönmek istediğimde dönemin valisi Temel Koçaklar bu sorunu çözmek için benden yardım istedi. “Beraber çalışalım, siz projeler yazın, kazanırsa ben yerelde destekleyeyim, bu sanat burada ölmesin” dedi. Mardin’de bir konak kiralayarak yerleşmeye karar verdim ve çalışmaya başladık. İlk projemi 2005 yılında kazandık ve 100 kişilik bir gümüş atölyesi kurduk gençleri gümüş ustası yapmak için. Daha sonra UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı), AB ve Dicle Kalkınma Ajansı’ndan pek çok projeler kazandık. Çoğunluğu gümüş sanatının geliştirilmesi ve yaşatılması içindi. Hedef grubum her zaman gençler, kadınlar, engelliler ve azınlıklar oldu. Onları meslek sahibi yapmayı, yereldeki fırsatlarla, yerel iş gücünü birleştirmeyi hedefledim. Çok başarılı olduk. Yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri, valiler ve halkla işbirliği içindeydik. Toplumsal Kalkınma Modeli’ne iyi bir örnektir bu çalışmalar. Mardin Müzesin’de ilk defa takı defilesi düzenledik. Sonuçta bugün Mardin, bu kadar tanınıyor ve biliniyorsa âcizane benim de katkım olduğunu düşünüyorum. Sanırım Mardin iline en fazla proje kazandıran, fon getiren, uygulayan, yöneten ve çarpan etkisini en fazla hissettiren kişi oldum. Ama yine de takdir Mardin halkınındır. 

Farklı şehirlerde kadınlara yönelik atölyeler de düzenlediniz. Nasıl dönüşler aldınız, bu atölyelere katılan kadınlar için yeni yollar açıldı mı?

Aslında bu atölyelerde en büyük etki, beni ‘rol modeli’ olarak görmeleri oldu. Geri dönüşlerde bunu çok fazla hissettim. En uzun atölye çalışmalarımı Mardin’de yaptım. Sonrasında Hatay/Samandağ, Bursa/Misi köyü/Trilye, Ankara/Beypazarı, İzmit/Merkez vb. pek çok şehirde kadınlarla bir araya geldik. En önemle üzerinde durduğum, kendi şehirlerindeki sanat fırsatlarını görmelerini sağlamam oldu. Geleneksel sanatlarını modernize etmelerini, öne çıkarmalarını, aslında eşsiz bir hazinenin üzerinde oturduklarını anlattım. Bu onlar için beyin fırtınası gibiydi. Onlara fırsatları uzakta değil, kendi değerlerinde aramalarını ifade etmek çok etki yarattı.

Örneğin Beypazarı Nallıhan iğne oyalarıyla meşhurdur ve çok güzel ipek iğne oyaları yaparlar. Bunlardan küpe, kolye vb. yapıyorlardı. Satışları düşük ve ucuz işçilikle çalışıyorlardı. Çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyordu ve aynı çeşide yöneldikleri için rekabet alanları sınırlıydı. Oradaki atölye çalışmasında iğne oyalarından kadınlar için ‘kol düğmeleri ‘tasarladık. Bir turizm firmasından, dünyanın her yerindeki müşterilerine gönderilmek için hiç zorlanmadan toplu sipariş aldık. Farklı düşünmenin, nish çalışmanın ve inovasyonun önemini galiba en iyi bu örnek açıklar. Kadınlarımız, çok girişimci ve çalışkanlar, tek yapmanız gereken bilgi ve deneyiminizle onlara dokunmak. Gerisini onlar başarıyorlar.

Bu çalışmalarda sizi en çok motive eden nedir? Bunca işinizin arasında neden bunlara da devam ediyorsunuz?

Tabii ki, ‘kadın istihdamı’. Doğu ve Güneydoğu’da sahada onlarla birlikte çalışmalar yapmak, birlikte başarmak, aramızda çok güzel bağlar oluşturdu. İşin duygusal kısmını bir yana bırakırsak, sosyolojik, ekonomik ve psikolojik toplumsal sorunları en ağır yaşayanlar, kadınlarımızdır. Göçle gelen sorunları, ‘namus cinayetlerini’, yoksulluğu, eğitimsizliği ve toplumsal baskıyı burada uzun uzun anlatmak istemiyorum ama inanılmaz bir duygudaşlık geliştirdiğimi söyleyebilirim. Tek başıma bu sorunları tabii ki çözemem ama onları anlayabilir ve yüklerini elimden geldiğince hafifletebilirim. Çalışmalarıma öncelikli kadınları dahil edebilir ve birlikte kazanabiliriz. Kadın istihdamını bütün çalışmalarımda odak noktası yapmak benim olmazsa olmazım.

Simkeşlik sanatında kadın simkeşler yetiştirmek fikri de böyle doğdu. Okuma yazma bilmeyen, Türkçe dahi konuşamayan, üretimden uzaklaştırılmış, ekonomiden kopmuş ve özellikle de çalışmaya başlama yaşını geçmiş kadınlarımızla çalışmak istedim. Büyük kentlerde bile mutsuzluk ve sosyal adaletsizlik kadınlar için değişmez. Kentsel yoksulluğun en ağır yaşandığı getto kadınları da hedef grubum içinde. Benim için tek bir kıstas var: Çalışmak, üretmek istiyorlar mı? Ötesindeki bütün zorlukları beraber aşabiliriz. 

Şimdi neler yapıyorsunuz?

Çok güzel bir Süryani atasözü vardır: “İşinin ya meftunu (aşığı) ya da muhtacı olacaksın.” Âşık olduğum bir işi yapıyorum. O yüzden sabır, tevekkül ve sevgi ile çalışıyorum. İç sesimi dinlemeyi çoktan öğrendim. Dinginim.

Simkeşlikle ilgili araştırmalarım devam ediyor. Markalaşmak, önceliğim. Onunla ilgili çalışıyoruz. Belgesel ve kitap hazırlamak, kültürel miras listesinde simkeşlik sanatını görmek, gelecekteki hedeflerimin arasında. 

Kısaca Simkeşin yolculuğu devam ediyor.

Röportaj: Esra Açıkgöz

Manşet

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

SON HABERLER